Türkiye'de neden yeniden planlamayı konuşuyoruz?

TÜSİAD Başkanı Ozan Diren, Dünya gazetesinden Recep Erçin’e verdiği söyleşide, Türkiye’nin kamu öncülüğünde hazırlanacak ve uygulaması yakından izlenecek 10-15 yıllık sanayi planlarına ihtiyaç duyduğunu söyledi. Türkiye halihazırda beş yıllık kalkınma planları hazırlıyor. Peki planlar ve destekler mevcutken neden yeniden planlamayı konuşuyoruz? Türkiye’nin geçmişte fabrikalar kurarak başladığı planlama deneyiminde ne değişti ve bugün hazırlanacak bir planın üretim kararları üzerinde nasıl bir etkisi olabilir?
Türkiye'de neden yeniden planlamayı konuşuyoruz?

EXANTE

EXANTE

Finans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.

TÜSİAD Başkanı Ozan Diren, Dünya gazetesinden Recep Erçin’e verdiği söyleşide, Türkiye’nin kamu öncülüğünde hazırlanacak ve uygulaması yakından izlenecek 10-15 yıllık sanayi planlarına ihtiyaç duyduğunu söyledi. Hangi sektörlerin ve teknolojilerin destekleneğinin bölgesel tercihlerle birlikte belirlenmesini isteyen Diren, enflasyonla mücadele sürerken sanayinin dönüşümü için gereken adımların geciktiğini ifade etti.

Diren, Mart ayında verdiği bir röportajda da iş dünyasının önümüzdeki beş, on ve on beş yılda hangi sektörlerin öne çıkacağını görmeye ihtiyaç duyduğunu söylemiş, Çin ve Hindistan ile ekonomik ilişkilerin geleceği konusunda kamudan yol göstermesini istemişti. 

İstanbul Sanayi Odası (İSO) Başkan Adayı Adnan Dalgakıran da yakın zamanda verdiği bir demeçte, Türk sanayisi için uzun vadeli ve ortak akılla hazırlanmış bir sanayi stratejisi hazırlanması gerektiğini ifade etmişti. Mevcut şirketleri ayakta tutmaya yarayan teşvikler yerine teknoloji yatırımı, verimlilik, ölçek büyütme ve dönüşüm odaklı bir sistem gerektiğini söyleyen Dalgakıran, bu konuda Çin’i örnek vererek kamu alımlarının teknoloji transferini zorlamak için kullanılması ve kamu ihalelerinde yerli makinelerin tercih edilmesi gibi tedbirler önermişti. 

Türkiye halihazırda beş yıllık kalkınma planları hazırlıyor. Üstelik yürürlükteki On İkinci Kalkınma Planı’nda sanayinin teknolojik dönüşümünden sulamaya, demiryollarından mesleki eğitime kadar iş dünyasının talep ettiği pek çok başlık bulunuyor. Bunların uygulanması için yıllık programlar hazırlanıyor, bütçeden ödenek ayrılıyor ve şirketlere yatırım destekleri veriliyor.

Peki planlar ve destekler mevcutken neden yeniden planlamayı konuşuyoruz? Türkiye’nin geçmişte fabrikalar kurarak başladığı planlama deneyiminde ne değişti ve bugün hazırlanacak bir planın üretim kararları üzerinde nasıl bir etkisi olabilir?

Planlama Türkiye’de neyi değiştirdi?

Türkiye’nin ilk sanayi planları, 1930’larda sermayenin ve teknik bilginin sınırlı olduğu koşullarda hazırlanmıştı. İlk plan olan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı kapsamında İthal edilen hangi ürünlerin ülke içinde üretilebileceği belirlendi, kurulacak fabrikaların hammaddesi, yeri ve finansmanı birlikte değerlendirildi. Sümerbank ve İş Bankası üzerinden yürütülen yatırımlarla Malatya, Kayseri ve Nazilli’de tekstil, İzmit’te kağıt, Karabük’te demir-çelik, Isparta’da kükürt, Paşabahçe’de cam üretimine başlandı. Devlet, yatırımın yapılmasını beklemek yerine fabrikaların kuruluşunu bizzat üstlenerek imalat sanayisini kendisi geliştirdi. 

Bu fabrikalarda bir yandan üretim yapılırken diğer yandan sanayi kurumları için gereken işçiler ve teknik personel de yetiştirildi. Makine kullanımı, bakım ve üretim organizasyonu konusunda edinilen bilgi, ülkede yeni sanayi yatırımlarının yapılmasını kolaylaştırdı. Özel sektör de kamu yatırımlarıyla gelişen işgücünden ve altyapıdan yararlandı.

1960’ta Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulması ve 1963’te ilk beş yıllık kalkınma planının uygulanmasıyla bu yaklaşım daha da geniş kapsama taşındı. Sanayinin ne kadar büyüyeceği hesaplanırken ihtiyaç duyulacak enerji, ulaşım, ithalat ve işgücü de aynı süreç içerisinde değerlendiriliyordu. Kamu yatırımları plan kapsamında belirleniyor, özel sektör ise teşvikler, kredi ve dış ticaret politikalarıyla yönlendiriliyordu. Böylece bir sektörde öngörülen üretim artışının diğer sektörlerden ne kadar girdi gerektireceği de yatırım kararlarına dahil edildi.

  • Bu yönlendirmenin nasıl işlediği dönemin en büyük sanayi kollarından biri olan beyaz eşya sanayisinde görülebilir. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanırken Türkiye’deki buzdolabı ve çamaşır makinesi talebi ayrı ayrı hesaplanmış, hangi parçaların ithal edildiği incelenmiş ve buzdolabında 1967 yılına kadar %90 yerli imalata ulaşılması hedefi konmuştu. Devlet, özel şirketlerin ne kadar üretim yapacaklarını doğrudan belirlemek yerine, ithalat ve döviz tahsisini bu hedeflerle uyumlu hale getirmiş ve 1964’te yürürlüğe giren Montaj Sanayii Talimatı ile Arçelik ve Profilo gibi üreticilerin ithal parçaları birleştiren montaj tesisleri olarak kalması engellenmeye çalışmıştı. 1969’a gelindiğinde elektrikli buzdolaplarında öngörülen döviz tasarrufu oranı %90’a ulaştı. İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda ise motor ve kompresör gibi daha karmaşık parçaların da üretimi hedeflendi. Plan doğrultusunda üreticilerin motor ve kompresör yatırımları gümrük muafiyeti ve sübvansiyonla desteklendi. Böylece Türkiye’de ev tipi buzdolabı üretimi 1972’de 235 bin adetten 1976’da 549 bin adede çıktı. Planlı teşvik ve destekler, büyüyen iç talebin ithal ürünlerle karşılanması yerine, önce nihai ürünün ve ardından üretimde kullanılan parçaların ülke içinde imal edilmesine yönelmesini sağlamıştı.

  • Otomotiv sanayiinde de benzer bir yöntem izlendi. Birinci Kalkınma Planı döneminde araç ithalatı ve montaj için gereken döviz, firmaların yerli parça kullanımını artırmasına bağlı olarak verilirken, İkinci Plan’la birlikte binek otomobilinin yurt içinde büyük ölçekli üretimine geçilmesi ve otomotiv yan sanayisinin geliştirilmesi hedefi konuldu. Tofaş ile Oyak-Renault bu dönemde kuruldu ve 1971’de seri üretime başladı. Sonraki aşamada motor ve aktarma organlarının da yurt içinde üretilmesi için yeni yatırımlar planlandı. Türkiye’de toplam motorlu taşıt üretimi 1970’te 23 bin 523 adetken, 1976’da 6 kat artarak 146 bin 95 adet seviyesine çıktı. Bu süreçte otomotiv sanayisi, ithal parçaların Türkiye’de birleştirildiği montaj üretiminden, parçaların önemli bölümünün yerli yan sanayiden sağlandığı bir üretim yapısına geçti.

Sanayi üretimi bu süreçte hızla büyüdü. Dördüncü Kalkınma Planı’nın önceki döneme ilişkin değerlendirmesine göre, 1973-1977 arasında sanayi üretimi yıllık ortalama %9,9 büyüme kaydetti. Ancak genişleyen üretim, enerji ve ara malı ithalatını da artırıyordu. İç pazara satış yapan sanayinin döviz ihtiyacı büyürken, ihracattan kazanılan döviz bu ihtiyacı karşılamaya yetmedi. Petrol kriziyle ithalat maliyeti yükseldiğinde, kurulan fabrikaların üretime devam edebilmesi için gerekli dövizi bulmak zorlaştı.

Dolayısıyla Türkiye sanayileşirken üretimin dış finansmana bağımlılığı da sürdü. Dördüncü Plan’da enerji ve ithal hammadde teminindeki sıkıntılarla birlikte, önceki planda öngörülen tedbirlerin uygulanmaması da büyümeyi sınırlayan nedenler arasında sayıldı. Fabrikalar kurulmuştu, fakat fabrikanın düzenli ve rekabetçi biçimde üretim yapabilmesi için çözülmesi gereken sorunlar devam ediyordu.

1980 sonrasında ihracata açılma, özelleştirme ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesiyle devletin ekonomiye müdahale biçimi değişti. DPT, 2011’de Kalkınma Bakanlığı’na dönüştürüldü. Plan ve bütçe hazırlığına ilişkin görevler 2018’de Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı bünyesinde toplandı. Beş yıllık planlar hazırlanmaya devam ederken kamu, üretim kararlarını teşvikler, altyapı yatırımları, düzenlemeler ve kamu alımları üzerinden etkilemeyi sürdürdü.

On İkinci Plan’ın ne kadarı uygulandı?

Ülkemizin en son kalkınma planı olan On İkinci Kalkınma Planı hazırlanırken de sanayinin teknolojik kapasitesini artıracak yatırımlarla enerji, demiryolu ve sulama projelerinin birlikte ilerlemesi öngörülmüştü. Ancak planın uygulanması sırasında maliyetler yükseldi ve bazı yatırımların tamamlanma tarihi birkaç yıl sonrasına ertelendi. Aynı dönemde planın son yılı için belirlenen ekonomik hedefler de değiştirildi.

Örneğin 2028 yılı sonu için belirlenen enflasyon hedefi On İkinci Kalkınma Planı’nda %4,7 düzeyindeydi. 2027-2029 Orta Vadeli Programı’nda (OVP) ise aynı yıl için %13,5 enflasyon öngörüldü. Mal ihracatı hedefi 375,4 milyar dolardan 302,5 milyar dolara indirildi. Kamu yatırımlarının millî gelire oranının ise %4,3 olması beklenirken, son OVP’de bu oran %3,2 olarak belirlendi.

Öncelikle ihracat beklentisinin 72,9 milyar dolar aşağı çekilmesi, planlama açısından başlangıçta öngörülen üretim ve satış hedeflerinin de yeniden değerlendirilmesini gerektiriyor. Hangi sektörlerde daha düşük satış beklendiği, bu sektörlere verilen desteklerin sonucunu da değiştirecek. İhracat tahmini yenilenirken teşviklerin ve bu üretim için yapılacak kamu yatırımlarının da yeniden ele alınması gerekiyor.

Kamu yatırımlarına millî gelirden daha düşük pay ayrılması da tamamlanacak kamu projeleri arasında bir seçim yapılması zorunluluğuna neden oluyor. Yeni projelere kaynak ayrılırken tamamlanmaya yakın yatırımların ödeneklerinin yetersiz kalması, daha önce yapılan harcamanın üretime katkısını geciktirir. Bütçeden ne kadar para ayrıldığıyla birlikte hangi tesisin ne zaman faaliyete geçeceği de yatırımın sonucunu belirliyor.

Yüksek enflasyon bu karşılaştırmayı daha da zorlaştırıyor. Bir projeye ayrılan ödenek artırılsa bile, inşaat ve makine maliyetleri daha hızlı artarsa aynı parayla tamamlanabilecek iş sayısı azalıyor. Yatırımın bitiş tarihi ertelendiğinde ise yeni maliyetler için sonraki bütçelerden kaynak ayrılması gerekiyor. Böylece projelerin gecikmesi, ilerleyen yıllarda başka yatırımlar için kullanılabilecek ödeneği de sınırlıyor.

On İkinci Plan’ın ilk yılı olan 2024’te kamu yatırımları için 1 trilyon TL ödenek ayrılmıştı. 2026 yılı için ayrılan ödenek ise 1,9 trilyon TL oldu. Ancak yatırım programına alınan projelerin toplam maliyeti de aynı yıllar için 7,3 trilyon TL ve 14 trilyon TL düzeyindeydi. Yıllık ödeneğin projelerin toplam maliyetine oranı 2024 yılında %13,76 iken, 2026 yılında %13,72’ye geriledi. Ödenek nominal olarak artarken proje stokuna göre ayrılan kaynağın payı hemen hemen aynı kaldı. Dolayısıyla planda tamamlanması beklenen bazı yatırımların bitiş tarihlerinin birkaç yıl ötelenmesi gerekti. Örneğin Ankara-İzmir yüksek hızlı tren projesinin bitiş tarihi, 2024 Yatırım Programı’nda 2027 olarak belirlenmişken 2026 programında bu tarih 2030’a ertelendi. Aşağı Fırat ikinci merhale sulama projesinin tamamlanması da 2028 yerine 2030 yılına kaldı.

Enerji arz güvenliği için öngörülen yatırımlarda da takvim sorunu bulunuyor. On İkinci Plan’da Tuz Gölü doğalgaz depolama tesisinin kapasitesinin 2028 yılında 8,8 milyar metreküpe çıkarılması öngörülmüştü. 2026 Yıllık Programı’nda ise tesisin kapasitesinin yıl sonunda 2,5 milyar metreküpe çıkarılması öngörülüyor. Bu seviyeden plan hedefine ulaşılması için son iki yılda 6,3 milyar metreküplük ilave kapasite gerekiyor.

  • Depolamanın gecikmesi, tüketimin arttığı aylarda veya gaz akışının kesilmesi hâlinde kullanılabilecek stokun daha düşük kalmasına neden olabilir. Türkiye’nin enerji ithalatı için yaptığı anlaşmalarla depolama inşaatının ve beklenen tüketimin birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Sanayinin ihtiyaç duyduğu enerjiye erişimi de bu yatırımların öngörülen tarihte tamamlanmasına bağlı.

Türkiye açısından sorun, sanayiciden uzun vadeli yatırım beklenirken kamunun bu yatırımı mümkün kılacak işleri aynı takvimde tamamlayamaması. Şirket fabrikasını kurmak için borçlandığında geri ödeme süresi işlemeye başlıyor. Ancak kullanacağı altyapı gecikirse, borcunu ödeyeceği üretim ve satış gelirine de beklediğinden geç ulaşıyor. Kamu yatırımlarının ertelenmesi, özel sektörün sonraki yatırım kararlarını da etkiliyor. Planı hazırlayan kurumun hangi projeye öncelik verileceği ve o projeye ne kadar kaynak ayrılacağı konusunda etkili olması, şirketlerin açıklanan takvime güvenebilmesi açısından önemli.

Başka ülkelerde planlama nasıl uygulandı?

Fransa, Güney Kore ve Tayvan da sanayilerini geliştirirken özel şirketlerin kendi imkanlarıyla karşılamakta zorlandığı yatırım ihtiyaçlarıyla karşılaştı. Fransa’da savaşın ardından sanayiyi yeniden kurabilmek için tüm stratejik yatırımlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyordu. Güney Kore’de kurulacak fabrikaların finansmanı ve ithalat için gereken dövizin kazanılması, Tayvan’da ise yeni bir sanayi kurmak için teknolojiye ve yetişmiş mühendislere erişim öncelik kazandı. Bu ülkelerde kamunun üstlendiği görevler de çözülmesi gereken soruna göre belirlendi. Fransa kamu yatırımlarını sektörlerin ortak ihtiyaçlarına göre sıralarken, Güney Kore planlama kurumuna bütçe üzerinde yetki verdi. Tayvan ise şirketlerin kullanacağı teknolojiyi geliştirmek ve mühendis yetiştirmek için bir kamu araştırma kurumu oluşturdu.

Fransa’da savaş sonrası planlama, 1946 yılında kurulan Planlama Genel Komiserliği tarafından yürütüldü. Jean Monnet’nin yönettiği kurum, ilk modernizasyon planını hazırlarken, kamu görevlilerini, şirket temsilcilerini, sendikaları ve uzmanlarının da olduğu sektör komisyonları oluşturdu. Bu komisyonlar mevcut üretim kapasitesini, eksik yatırımları ve sektörlerin birbirinden ne kadar girdi alacağını hesaplayarak kömür, elektrik, çelik, çimento, ulaşım ve tarım makineleri gibi kritik sektörlerde hedefler belirledi. Çelik üretimindeki artışın elektrik ihtiyacı, elektrik üretiminin yakıt ihtiyacı ve bunların taşınması için gereken demiryolu kapasitesi aynı plan içinde değerlendirildi. Böylece ülkenin her alanda aynı anda yatırım yapamayacağı koşullarda, başka yatırımların ilerlemesini engelleyen eksiklere öncelik verildi. Kamu kaynaklarının kullanımı da bu sıraya göre düzenlendi.

Özel şirketler açısından yol gösterici olan bu hedeflerin uygulanmasında kamu işletmeleri ve kamu finansmanı da belirleyici rol üstlendi. Devlet, kamu şirketlerinin yatırımlarını ve sağladığı kredileri planın önceliklerine göre yönlendirdi. Böylece şirketlere hangi sektörlerde talebin artacağı konusunda bilgi verilirken, kamu da bu üretim için gerekli altyapının kurulmasını sağladı. Fransız sanayisi savaş sonrası yeniden inşasını bu şekilde başardı.

Güney Kore’de ise planlama kurumuna bütçe üzerinde doğrudan yetki verildi. 1961 yılında kurulan Ekonomik Planlama Kurulu, farklı bakanlıklara dağılmış plan hazırlama, bütçe hazırlama ve istatistik görevlerini tek noktada toplayan bir kurum olarak tasarlandı. Dış sermaye ve teknoloji transferine ilişkin görevler de kurula verildi. Kurul, kalkınma planlarını hazırlamakla birlikte bakanlıkların uygulamalarını koordine ediyor ve sonuçlarını değerlendiriyordu. 

Uygulama sırasında devletin kontrolündeki bankalar belirli sektörlere ve ihracatçılara hedefli krediler verdi. Şirketlerin krediye erişimi ihracat performanslarına göre belirlendi ve sanayicinin karşılaştığı sorunlar düzenli toplantılarda ele alındı. İhracattan kazanılan döviz ise yeni makine ve teknoloji alımlarının finansmanında kullanıldı. Böylece üreticiler, daha karmaşık ürünlere geçmek için gereken yatırımları yapabildi. 

  • Türkiye’nin büyüdükçe ithalat ihtiyacı artan ve iç pazara bağımlı sanayi yapısıyla karşılaştırıldığında, ihracatın bu süreçteki işlevi daha anlaşılır hale geliyor. Koreli üreticinin dış pazarda satış yapması, yeni makine ve teknoloji almak için gereken dövizin kazanılmasını da sağlıyordu. Kredi, know-how transferi ve ihracat birbirini tamamladıkça daha karmaşık ürünlere geçiş için imkan oluştu. 

Tayvan’da ise yarı iletken sanayii için önce ortak bir teknolojik birikim oluşturuldu. 1973’te kurulan Sanayi Teknolojileri Araştırma Enstitüsü (ITRI), dışarıdan know-how transferi konusuna odaklı bir kurumdu. ITRI, yurt dışından aldığı teknolojiyi kullanarak Tayvan’da uygulanabilecek üretim yöntemleri geliştirdi ve mühendis yetiştirdi. UMC ve TSMC gibi dev firmaların kuruluşunda bu teknik birikimden ve yetişen kadrolardan yararlanıldı. TSMC’ye kamu sermaye ve yetişmiş eleman sağlarken özel şirketler hem teknoloji ortağı hem de müşteri olarak sürece dahil oldu. Böylece şirket, fabrikasını kurarken üretim için gereken teknolojiye ve mühendisleri de erkenden buldu ve özel sektörden gelen siparişlerle hızlıca satışa başlayabildi.

Türkiye’de kamu siparişleriyle üretim modeli

Türkiye’de savunma sanayii, planlama ile finansmanın birlikte yürütülebildiği, buna benzer güncel örneklerden biri. Devlet sadece yatırım desteği vermek yerine uzun vadeli kamu siparişleriyle şirketlere bir talep havuzu sağladı, ürün geliştirme maliyetinin önemli bölümünü proje finansmanı üzerinden karşıladı ve ana yüklenicilere verilen işlerin yerli tedarikçilere yayılması sürecini koordine etti. 2023’te 15,1 milyar dolarlık cirosu olan sektör 20,1 milyar dolarlık yeni sipariş aldı. Şirketler böylece birkaç yıllık yatırım kararlarını önceden hazır talebe göre verebildi. Kamu siparişleriyle oluşan üretim kapasitesinin ihracata yönelmesi ise bu modelin ekonomik yapısını değiştirdi. Savunma ve havacılık ihracatı 2002’de 248 milyon dolar düzeyindeyken 2025’te 10 milyar doları aştı. Böylece başlangıçta kamu talebiyle finanse edilen mühendislik, üretim ve tedarikçi kapasitesi dış pazarlardan da gelir üreterek kendi kendini finanse etmeye ve büyümeye başladı.

Kimin için planlama?

Kamu kaynaklarının hangi üretime ayrılacağı, sektörler arasında ekonomik ve siyasi bir tercih de gerektiriyor. Daha fazla ihracat, daha ucuz enerji, gıda güvenliği ve bölgesel gelir farklarının azaltılması her yatırımda aynı ölçüde sağlanamayabilir. Bir teşvik programında ihracat kapasitesi öncelik kazanırken, sulama yatırımında su verimliliği ve küçük üreticinin geliri daha öncelikli hedeftir. Planlama yapılırken, bu tercihlerin bütçe ve kredi kararlarına nasıl yansıyacağı açıkça tarif edilmeli.

Ancak yeni yatırımlar yapılırken mevcut sanayinin ne kadarının, hangi koşullarla korunacağı da bu tercihlerin bir parçası. Geçici finansman sıkıntısı yaşayan bir üreticiyle, ürettiği parçaya talep azaldığı için başka bir alana geçmesi gereken üreticiye verilecek desteğin koşulları farklı olmalı. İlkinde siparişler yeniden artana kadar üretimin sürdürülmesi, ikincisinde ise yeni parçanın geliştirilmesi, makinelerin yenilenmesi ve çalışanların bu üretime hazırlanması gerekiyor.

  • Diren’in net ihracatçı sektörlerin korunması talebi de hangi yatırımlara öncelik verileceği açısından önemli. Plan hazırlanırken her yatırımın kuruluş maliyeti, üretime geçiş süresi ve sonraki yıllarda sağlayabileceği döviz kazancı birlikte hesaplanmalı. Desteğin devamı da üretimin başlaması ve kârlı satışa başlanması gibi izlenebilir aşamalara göre değerlendirilmeli.

Çalışanların ve yerel kurumların bu planlama sürecine katılması da üretim politikasının bir parçası. Otomasyonla işini kaybeden çalışanın yeniden eğitimi, yeni sanayi bölgelerinde konut ve ulaşım ihtiyacı, tarımsal üretimde suyun dağıtım sorunu aynı yatırımın farklı toplumsal maliyetleri. Bunların sonradan çözülmek üzere bırakılması, yatırımın sağlayacağı faydanın bir bölümünü başka kesimlerin üstlendiği maliyete dönüştürebilir.

  • Örneğin kadın istihdamının artırılması için belirlenen hedefin de bakım hizmetlerine ayrılan bütçeyle birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Yeni iş alanlarının açıldığı yerlerde kreş ve ulaşım hizmetleri yetersiz kalırsa, çalışmak isteyen kadınların bu işlere erişimi sınırlanabilir. Benzer şekilde, deprem riskini azaltacak yatırımların ertelenmesi hem insanların güvenliğini hem de sanayinin üretim sürekliliğini etkiler. 

Sanayide hangi alanların destekleneceğine karar veren kurumun, bu yatırımlara ayrılacak bütçe ve kredi üzerinde de söz sahibi olması gerekiyor. Bir sektöre yatırım desteği verilirken gerekli enerji, ulaşım ve mesleki eğitim yatırımları başka kurumların takvimlerine bırakıldığında, tesis kurulsa bile beklenen üretime ulaşılması gecikebiliyor. Bu nedenle kamu kurumlarının yatırım ve finansman kararları birlikte hazırlanmalı. Şirketlere verilen desteğin devamı ise verimliliğin nasıl değiştiğine göre değerlendirilmeli. Böylece kamu kaynakları, elde edilen sonuçlara göre başarılı yatırımların genişletilmesi veya başka üretim alanlarına yatırım ayrılması için kullanılabilir.

Sanayicilerin beş ve on yıl sonrasını görme talebinin karşılanması da bu kararların sürekliliğine bağlı. Sanayici, yatırım yapacağı alana verilen desteğin yanında, kullanacağı enerjinin nasıl sağlanacağını, yetişmiş çalışanı nereden bulacağını ve hangi pazara erişebileceğini bilmek istiyor. Türkiye bu koşulları birlikte hazırlayabildiği ölçüde şirketlerin yatırım ufkunu genişletmeye devam eder. Hazırlayamadığında ise kalkınma planında öngörülen üretim artışı, her yeni OVP’de daha düşük bir hedefe dönüşmeye devam eder.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

EXANTE

EXANTE

Finans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.

YAZARLAR

Emircan Yaman

Piyasalar ve Finans Editörü

EXANTE

Finans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

EXANTEEXANTE

HİKAYE

Haftalık takvim: Üç majör merkez bankası

Bu hafta hem yurt içi hem de yurt dışı piyasalarda yoğun bir veri takvimi izlenecek. Yurt içinde Salı günü açıklanacak merkezi yönetim bütçe dengesi ve Çarşamba günü açıklanacak Ağustos ayı Konut Fiyat Endeksi ile Perşembe günü yayımlanacak TCMB Para Politikası Kurulu toplantı özeti ön plana çıkarken, yurt dışında Çarşamba günü açıklanacak Fed faiz kararı ile Perşembe günü İngiltere Merkez Bankası ve Cuma günü Japonya Merkez Bankası tarafından açıklanacak faiz kararları takip edilecek.

14 Eyl 2026

Haftalık takvim: Üç majör merkez bankası
EXANTEEXANTE

HİKAYE

Jeopolitik haber akışı ile pozisyon almak

Jeopolitik gelişmeler piyasaların en zor fiyatladığı risklerden biridir. Savaşın ne zaman sona ereceğini, bir zirveden hangi kararın çıkacağını veya seçimlerin siyasi dengeleri ne ölçüde değiştireceğini önceden bilmek mümkün değildir. Buna rağmen jeopolitik haber akışı yatırımcı açısından tamamen öngörülemez bir alan da değil.

Eren Kuru

·

11 Eyl 2026

Jeopolitik haber akışı ile pozisyon almak
EXANTEEXANTE

HİKAYE

Eylül ayı PPK kararı: TCMB'de normalleşmenin sınırları

Türkiye’de para politikasının yakın vadeli geleceğine dair soru işaretleri, jeopolitik karmaşa ve yansımalar bir yana, makro gündemin ana maddesi olmaya devam ediyor. Dezenflasyon sürecinde izlenen yatay-aşağı görünüm, şirketlerin birikimli finansman ihtiyacı ve enerji fiyatlarındaki oynaklık, Merkez Bankası’nın hareket eğilimine aynı anda ancak farklı yönlerde etkiliyor. 10 Eylül tarihli PPK kararını da bu kapsamda ve daha geniş bir çerçevede okumak gerekiyor.

Eralp Ersoy

·

11 Eyl 2026

Eylül ayı PPK kararı: TCMB'de normalleşmenin sınırları
EXANTEEXANTE

HİKAYE

Orta Vadeli Program (OVP) ve hedeflerden sapmalar üzerine

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, 2027-2029 dönemini kapsayan Orta Vadeli Program'ı açıkladı. Bu programa iki ayrı soruyla yaklaşılabilir. Birincisi iç tutarlılıktır. Büyüme, enflasyon, işsizlik ve bütçe rakamları birbiriyle uyumlu mu? İkincisi dış geçerliliktir. Bu belgelerin geçmişte verdiği rakamlar, kaydedilenle karşılaştırıldığında ortaya nasıl bir sicil çıkıyor?

Yaman Alp Ungan

·

10 Eyl 2026

Orta Vadeli Program (OVP) ve hedeflerden sapmalar üzerine
EXANTEEXANTE

HİKAYE

750 milyarlık YTAK küçük yatırımlara açılıyor: Ucuz kredinin koşulları neler?

Ekonomi yönetimi Yatırım Taahhütlü Avans Kredisi (YTAK) programının limitini Temmuz ayında 750 milyar TL’ye yükseltti. Yakın zamanda açıklanan 2027-2029 Orta Vadeli Programı’nda (OVP) ise katma değeri yüksek, daha küçük ölçekli imalat yatırımları için yeni bir uygulama hazırlanması kararlaştırıldı. Peki finansmanın koşulları neler?

Emircan Yaman

·

10 Eyl 2026

750 milyarlık YTAK küçük yatırımlara açılıyor: Ucuz kredinin koşulları neler?