Royal Court’a uzanıp Kadıköy’de salon aramak: Fact Tiyatro ve 'Tırtıl GPT-148'

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Yaz sezonunda çoğu tiyatro ekibi sahnelere veda ederken, Fact Tiyatro oyunlarına ve eğitim çalışmalarına devam ediyor. Royal Court’a ilk oyunu ile kabul edilen Ali Haydar Çataltepe ve hem yönetmen hem oyuncu kimliğiyle öne çıkan Dilara Vural’la, “Tırtıl GPT-148”ten bağımsız tiyatronun zorluklarına, Fact Atölye’den sahnedeki gerçekçilik anlayışlarına uzanan dolu dolu bir söyleşi yaptık.
Gerçekten beslenen, gerçekliği sorgulayan ve sahiciliği ilke edinen Fact Tiyatro’nun dünyasına hoş geldiniz.
Birçok ekip sezonu kapatmışken siz hâlâ devam ediyorsunuz. Fact Tiyatro sezonu kapatmıyor mu?
Ali Haydar Çataltepe: Şu an için Fact Atölye’de ‘‘Konservatuvara Hazırlık Okulumuz’’ eğitimlerine devam ettiği ve konservatuvarların sınav süreçleri yeni başladığı için Eylül ayına kadar bir tatil planı zor görünüyor. Onların hayallerine kavuşması ve konservatuvarların tiyatro bölümlerindeki önemli ve değerli eğitmenlerine, akademisyenlerine onları emanet etmek şu an tek önceliğimiz. O arada da madem İstanbul’dayız ve salonlarımızda doluyorken oyunları oynamaya devam edelim dedik. Yazın İstanbul’da bizimle kalan seyircilerimize Temmuz sonuna kadar oyunlarımızı oynamaya devam edeceğiz. Ağustos ayını da bütünüyle atölye öğrencilerimiz için ayırdık. Bir yandan da gelecek sezonların planlamasını yapıyoruz.

Ali Haydar Çataltepe | Fotoğraf: İdil Sezgin
Ali Haydar, Royal Court’a ilk oyunuyla kabul edilen ilk yerli oyun yazarısın. Bunu biraz anlatır mısın? Nasıl gelişti?
AHÇ: İlk kabul edilen oyun yazarımız ‘‘Residency’’ programı dahilinde kalemini çok sevdiğim Berkun Oya. Bu büyük yazara bir selam göndermek gerekir. İlk kabul edilen olmak da çok isterdim ama Berkun Abi büyük başarısıyla bunu elimden aldı. Maalesef yaş olarak da yetişemedim. Bana da ilk oyunuyla kabul edilen ilk yerli oyun yazarı olmak kaldı. Onun başarısı da benim cesaretlenmemde büyük bir etken oldu.
In Cold Blood (Soğukkanlılıkla), ilk yazdığım oyun. Oyunun yazımı bir hayli zamanımı almıştı. Önce metni Türkçe yazmıştım, ardından İngilizcesini yazıp Royal Court’a göndermeyi kafama koydum. Orada olmak, oyunun orada değer görmesi en büyük hayallerimden biriydi. Çünkü dünyanın en iyi oyun yazarlarını çıkaran bu kurumda oyunumun kabul edilmesi, beğenilmesi o dönem hayallerimi süsleyen yegane şeydi. Sanırım hâlâ da öyle... İngilizcesini yazarken sevgili meslektaşım ve ekip arkadaşım Arya Akkutlu’nun çok yoğun bir desteğini aldım. Ve tabii Dilara’nın! Arya, Kanada’da konservatuvar eğitimini bitirip Türkiye’ye dönmüştü ve o sıralar destek arayışımda benim için çok kuvvetli bir dayanaktı. Oyunun İngilizce yazımını bitirdim ve Royal Court’a ilettim. Birkaç ay sonra gelen bir e-postayla oyunumun kabul edildiğini öğrendim. Sonrasında Royal Court tiyatrosunun o dönemki seçici kurulundan ve edebiyat bölümünden oyun hakkında görüşler aldım ve en son, sonsuz teşekkürlerimi sunduğum sevgili Gurnesha Bola’dan gelen geri dönüşlerle oyunun yazımını Royal Court ile birlikte tamamlamış oldum. Şimdi ise Londra’da prömiyerini yapmasını planladığımız yeni bir oyun üzerinde çalışıyorum.
İlk oyunuyla kabul edilen ilk yerli oyun yazarı olmak çok gurur verici ama son olmamasını da ümit ediyorum. Ben oyunu, İngilizcesini bitirdiğimde Türkiye’de güvendiğim belli başlı isimlere okuttum. Eksiklerim varsa daha iyi görebilmek için. Ve tabii ki, ‘‘Orası dünyanın en iyilerini kabul ediyor’’, ‘‘Senden daha iyisi mutlaka vardır’’, ‘‘Boşuna uğraşma’’ gibi motivasyon kırıcı lafları çokça işittim ve çokça modumun düştüğü an oldu. Tabii ki daha iyisi vardır, olabilir ama ben de iyi olduğumu hissediyordum. Metnime güvendim, kalemime inandım ve benimle birlikte inanan arkadaşlarımla beraber bu yolda yürüdüm.
O zamanlar sadece hayal ediyordum ve başarmak istiyordum, şimdi ise evimde Royal Court damgalı bir yazar kartım var. O yüzden genç oyun yazarı meslektaşlarıma şunu açık yüreklilikle söylemek istiyorum: Korkacak veya çekinecek hiçbir şeyiniz yok! Çünkü orada kimse sizi yargılamayacak. Hiç denemeden nerden bilebilirsiniz ki en iyiler arasında olmadığınızı? Ve şuna da emin olsunlar ki hiç görmedikleri desteği hiç tanımadıkları insanlardan görecekler.
Fact Tiyatro her sene bir oyun sahneye koymaya devam ediyor. Yazdığın Tırtıl GPT-148 ne anlatıyor?
AHÇ: Oyun günümüzün en büyük hastalıklarından, Alzheimer’dan bahsediyor. 30 yaşında genç bir yazarın Erken Başlangıçlı Ailesel (Genetik) Alzheimer hastalığına yakalanmasıyla birlikte, sevgilisiyle birlikte geçirdikleri süreci konu alıyor. Normal şartlarda, günümüzde maalesef Alzheimer hastalığının bir tedavisi ya da hastalığı durduracak herhangi bir ilaç yok. Var olan ilaçlar ise süreci geciktirmek üzerine kurulu ve ülkemizde de satışı mevcut değil. Bu noktada, yapay zeka tarafından üretilmiş ve yapay zeka aracılığıyla çalışan bir akıllı ilaç, bir nano-çip devreye sokuyoruz. Ve bu akıllı ilaç sayesinde hastalık belirli bir seviyede duruyor fakat hastalığın durduğu yer ise bir sürpriz. Beyinde hangi anıların silineceğini sürecin sonuna kadar maalesef kimse bilemiyor. Bundan sonrasını da oyuna gelerek izleyicilerimiz öğrenebilir. Seyircilerimizin oldukça beğendiği ve duygusal olarak pek çok şeyi hissederek, yaşayarak ve farklı soruları kendilerine sorarak salondan ayrıldıkları bir oyun oluyor.

Tırtıl GPT-148 | Fotoğraf: İdil Sezgin
Tırtıl GPT-148 fikri ilk olarak nasıl doğdu? Gerçek bir bilimsel araştırmadan mı yola çıktınız? Nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz?
AHÇ: Alzheimer en büyük korkum ve bunu da aşmak için bir şeyler yazmak istiyordum. Uzun süredir de üstüne düşündüğüm bir oyundu. Yeni sezon için oyun arayışındayken bu oyunu yazmaya karar verdim. Oyunla ilgili pek çok doneyi önceden toparlamıştım fakat bilimsel kısımlarla ilgili eksiklerim vardı, o bölümü uzunca bir süre çalıştım. Ardından kendi kendime 20-30 sayfalık bilimsel bir makale tarzı çalışma yaptım. Topladığım tüm bilgilerle oyunun bilimsel bölümlerini de şekillendirdim. Fakat yine de birilerine danışmak, işin uzmanından onay almak gerekiyordu. Burada da devreye Prof. Dr. Ertuğrul Kıykım girdi. Kendisine oyunu gönderdiğim de bir şeyler söylemesini bekliyordum fakat ufak birkaç düzeltme dışında her şeyin kusursuz ve yolunda kurgulandığının lafını duyduğumda ufak bir gururla birlikte şok oldum. Ardından bana “Bu tedavi yöntemi yeni mi, ben mi yakalayamadım?” dediğinde kurmaca olduğunu anlattım. Buna rağmen acaba ileride böyle bir şey olabilir mi sorusu ikimizin de aklındaydı. Oyun provalarında metin, geçirdiği ufak düzenlemelerle birlikte son hâlini almış oldu.

Fact Tiyatro'nun Sendrom oyununda Dilara Vural
Dilara, hem başrol oynamak hem yönetmek nasıl bir deneyimdi? Daha önce sahne tasarımlarını yapmıştın ama ilk kez oynarken yönetmen olarak gördük seni.
Dilara Vural: Çok keyifli bir süreçti benim için. İlk yönetmenlik deneyimimdi ama kendimi çok konforlu ve stressiz bir süreçte buldum. Kendi tiyatrom oluşu ve her zaman çalıştığım ekip arkadaşlarımla olmak bunun en büyük sebebi. Üç sezondur birlikte ürettiğimiz için artık rahatlıkla anlaşıyoruz ve birbirimizin iş yükünü hafifletiyoruz. Aynı dili konuşmak ve aynı bakış açısında buluşmamız prova sürecini çok kısa tuttu. Yoğun bir dönemi çok verimli kullandık. Oyunu sevmemiz, yazım sürecinden prova ve yönetmenlik sürecine kadar her şey birer tuğla taşı gibi yerlerine oturdu. Benim yönetmenlik sürecimde herkes çok teslim oldu. Işık tasarımından, müzik tasarımına benim hayal dünyama hemen adapte oldular. Herkes yapması gerekeni en güzel hâliyle ortaya koydu.
Oyuncu olarak benim için en rahat geçen oyun provamızdı. Çok sık sahneye çıkan biri olarak son yıllarda diğer oyunlarımızı aktif şekilde oynadığım için kondisyonum oldukça kuvvetliydi. Bu da bence bir yönetmen için şöyle bir artı sağlıyor, seyircinin nabzını tutmak ve neyin nerede gerçekleşmesi gerektiğiyle ilgili oldukça fazla gözlemim vardı. Rejiyi kurarken her zamanki Fact Tiyatro biçimiyle yaklaştım. Fakat ışık tasarımı bu sefer bana başka bir açıdan yardımcı oldu. Zaman atlamaları ve mekan değişimleri… Sevgili Eren Uğurhan’la her zamanki gibi büyük bir titizlikle çalıştık. Bunun yanında, müzik tasarımında da masalsı bir anlatım seçtik. Oyundaki hastalık ile birlikte değişen hayatlarını kızın gözünden bir anlatı ile gerçekleştirdik. Sahne geçişlerini bununla sağlıyoruz. Sevgili Can Birben’le birlikte harika parçalar çaldık ve bu monologları ben parçaların üzerine seslendirdim. Yine sahne tasarımında gerçekçi ve minimal bir düzen tuttuk. Bunu, ışık tasarımı ile destekledik. Tırtıl GPT-148 diğer oyunlarımızdan biraz farklı olarak daha yumuşak fakat çarpıcı bir hikayeyle seyirciyi başbaşa bırakıyor. Bir ilişki metni olduğu için gelen seyirciye başına böyle bir sınav gelse bununla nasıl baş ederdik sorusunu sorduruyor.
Bağımsız tiyatrolar hâlâ yalnız
Fact Tiyatro, bağımsız bir tiyatro ekibi. Türkiye’de bağımsız tiyatro yapmak zor mu? Sizi neler zorluyor bağımsız tiyatro yaparken?
DV: Bağımsız tiyatroların meselelerini her yerde konuşmaya devam ediyoruz. Maalesef hâlâ yalnızız. Daha iyiye gitmesini ümit ederken daha da zor bir hâl almaya başladı. Konservatuvarlardan yeni mezun olup tiyatro kuran genç meslektaşlarım zor durumdalar. Sahne kiraları, bilet fiyatları, tanıdıkla yürüyen sistem bizleri oldukça zorluyor. Biz birkaç sene önce bu işe başlamasaydık şimdi sıfırdan başlamayı bazen hayal bile edemiyorum. Korkunç bir maddi değişim var.
Bunun yanında tabii bu meslekle ilgili herkesin bir fikrinin olması ve oldukça kolay konuşulabiliyor oluşu da bir mesele. Eleştirmenler, sosyal medya içerik üreticileri ya da seyirci yorumları bu meslekte–özellikle bilet satışlarında–yön verici. Bu yön veriş bazen hakkaniyetli ve sağlıklı olamıyor maalesef. Herkes her şey hakkında çok kolay fikir sahibi. Bu meslek ve süreç hakkında bihaberken oldukça fazla söz hakları var. Bu bağımsız tiyatroların muzdarip olduğu bir konu. Bu yüzden herkes oldukça eleştirel. Daha önce bir provada bulunmamış, bir tasarım yapmamış, oyunculuk hakkında hiçbir bilgi birikimi ya da eğitimi olmadan, işlerimiz kolaylıkla yorumlanabiliyor. Elbette öznel bir iş yapıyoruz. Çıkan proje sevilir ya da sevilmez. Ama üslup her şeydir. Ve genç meslektaşlarım bağımsız bir tiyatro kurarak kendini var etmeye çalışırken bu bazen oldukça motivasyon kırıcı olabiliyor. Daha titiz ve dikkatli davranmalarını isterim ve bu işi yapan herkese de naçizane hepimizin biricik olduğunu hatırlatmak ve bu mesleği ne kadar severek yaptığımızı, kırılganlıklarımızın bizi oyuncu yaptığını tekrar dile getirmek isterim.
AHÇ: Bağımsız tiyatroları ve bizi en çok zorlayan şeylerin başında prova alacak dahi salon bulamamak geliyor. Salon kiraları bir hayli yüksek. Burada da aslında devreye kamuya ait sahneler giriyor. Biz de bu kamu tiyatrolarının sahnelerini, özellikle Kadıköy’de tiyatro yapan gezgin bir tiyatro ekibi olarak kullanmayı çok istiyoruz. Fakat üç yıldır aldığımız ret cevapları bizi epey yordu. Özel tiyatrolar kendi seçkilerini oluşturuyorlar, bundan dolayı eğer sizi almazsa bir şey de diyemiyorsunuz. Size destek olmaları gerektiklerini biliyorsunuz ama anlayışla karşılamak zorunda kalıyorsunuz sahneleri çünkü onlara da talep çok yoğun ve daha önceden çalıştığı ekiplerle çalışmayı tercih edebiliyorlar. Oysa kamu sahneleri, kamu tiyatroları hepimiz için olmalı. İlk oyunumuz Sipariş Listesi, meydan sahne mantığıyla oynanan bir oyun. Bu sahne bulmamızı daha da zorlaştırıyordu. Özel tiyatrolardan bu oyun için çok az destek alabildik ve umudumuz tabii ki kamu sahneleri oldu. Fakat üç senedir başvurumuzu yapmamıza rağmen Kadıköy Belediyesi'nin Alan Kadıköy sahnesinden bir gün bile yararlanamadık. Başvurularımıza ret cevabı almakla yetindik. Sonuç, bir veda oyunu bile yapamadan oyunumuzu kaldırmak zorunda kaldık. Seyircisi olmadığı için değil, bakın, sahne bulamadığı için.
Alan Kadıköy için yine başvurumuzu bu sene yaptık tabii, burası kamu tiyatrosu ve herkesin olmalı, birkaç belirli ekibin sahne aldığı, sürekli oyunlarını sahnelediği bir oyun alanı olmamalı. Başvurmaya ve sahne talebinde bulunmaya devam edeceğiz. Umarım da herkese eşit ve adaletli bir şekilde Alan Kadıköy sahnesinde oynama şansı tanındığını göreceğiz. Bunu sadece kendi tiyatromuz, adına da söylemediğimi bilmenizi isterim. Bizimle aynı düşüncede aynı sorunu yaşayan çok ama çok bağımsız tiyatro ekibi var.
Oyunlarınızı izledikçe "Fact Tiyatro tarzı" diye bir tarza tanık oldum. Burada gişeye oyunu yapmak yerine kendi düşünce yapınıza göre oyunlar sahneliyorsunuz. Genellikle de performansa dayalı işler. Siz tarzınızı nasıl açıklarsınız?
DV: Fact Tiyatro'nun misyonu, kurulduğu ilk günden itibaren gerçekçi tiyatro üzerine kurulu. Fact, "gerçek, hakikat" demek. Seyircimiz de bizim oyunlarımızın bir dili olduğunu söylüyor. Bu bizim için çok olumlu bir şey. Rejisinden, müziğine, ışığına ya da seçtiğimiz metinlere, yazdığımız oyunlara hepsinin ortak bir noktası var gibi. Evet, performans ağırlıklı oyunlar oynuyoruz. Bizim özel zevkimiz diyebiliriz. Oyunculuk yapan biri olarak Ali Haydar’la birlikte performans odaklı bir oyun izlediğimizde oldukça çarpıcı geliyor. Bir oyuncu olarak izlediğin oyuncunun performansının seni iştahlandırması ya da sana zor ve etkileyici gelmesi bizim için en önemli kıstaslardan. Karşımdaki oyuncuya inanıyor muyum, canlandırdığı karakterin ne kadar içinde ne kadar sahici, ne kadar gerçeğe yaklaşıyor? Biz bununla kafayı bozmuş durumdayız. Hayatı doğru gözlemlemek ve zekice gözlemleri sahneye taşımak… Oyunlarımızda da gerçekçi deyip geçmiyor, tüm bu hassasiyetle tüm detayları, oyunun iskeletini çıkararak ilerliyoruz. Ve bu gerçekçi performans odaklı bir oyun üslubu gibi gözüküyor. Aslında izlemeyi ve oynamayı sevdiğimiz şeyi yapıyoruz. Çünkü gerçeği, hayatı sahneye taşımak çok zor ve bu zorlaştıkça bir oyuncu için daha haz verici. Buna yaklaşmakta ilham veriyor.

Sipariş Listesi, Fact Tiyatro
Bir de Fact Atölye var tabii. Konservatuvarların tiyatro bölümlerine öğrenci hazırladığınız bir atölyeniz var. Nasıl ilgi? Gençlerin tiyatroya, sanata özellikle şöyle bir dönemde ilgi göstermesini nasıl buluyorsunuz?
DV: Fact Atölye şahane gidiyor. Çok tatlı insanlarla tanıştık. Bu kadar aile olacağımızı tahmin etmemiştik. Hepsi birbirinden yetenekli ve değerli! Biz onlara yol arkadaşlığı yapıyoruz. Sağlıklı bir psikolojiyle hayallerine kavuşmalarına yardımcı olmak için varız. Onlar bize, bizim onlara öğrettiğimiz şeylerden fazlasını öğretti diye düşünüyorum. Bana kendi sürecimi hatırlatıyorlar. Umarım her zaman böyle merakla, zevkle yaparlar bu işi. Gerçekten sanatçı olmak için kendilerini geliştirirler. Biz her zaman yanlarında olacağız, omuz omuza bu süreci atlatmaya çalışacağız.
Kırılganlıklarını ve naifliklerini kaybetmeden güçlü ve sağlıklı birer oyuncu olup bu meslekte yanlış empoze edilen her şeyden onları uzak tutmaya çalışıyoruz. Tabii kuşak farkı çok net ortaya çıkıyor. Bizim zamanımızda yol gösteren ya da yanımızda olan birileri yoktu. Hatta kazanmamıza ihtimal bile verilmiyordu. Şimdi onlar yanımızda doğrusuyla yanlışıyla çoğu şeyi gözlemleyebiliyorlar. Ama tabii biz zamanında daha çalışkandık. Galiba bize yol gösteren biri olmadığı için her şeyi tek başımıza yapmaya çalışıyorduk. Bunu şimdi şimdi anlıyorum ve iyi ki böyle olmuş diyorum. Kıymetini daha iyi anlıyorum.
Tırtıl GPT-148 seyircide ne kalsın istiyor? Bir duygu mu, bir fikir mi?
DV: Tüm oyunlarımızda olduğu gibi ilk hedefimiz bir şeyler hissettirmek elbette. Bizimle birlikte birkaç saatliğine dünyadan ayrılıp o dünyaya teslim olmalarını bekliyoruz. Bu, günümüzde çok zor. Çok büyük bir konsantrasyon sorunu var seyircide. Sahnede canlı bir şey yaşadığımızı bazen unutuyorlar. Ama biz her şeyi görüyor ve seziyoruz. Canlı canlı bu krizleri yönetmek oldukça zor. Ama bu da tiyatronun tuzu biberiymiş.
📝 Tırtıl GPT-148 oyun takvimine buradan ulaşabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Emrah Akbaş
Editör ve tiyatro yazarı.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR


