Yaşlılara yönelik dolandırıcılık salgını: Yaşlılar mı sisteme direniyor, sistem mi yaşlılara?

Yaşlıların teknolojiye ayak uyduramaması, sorumluluğu bireylere bırakılmış bir yetersizlik gibi anlatılıyor. Oysa dijital arayüzlerden bankacılık sistemlerine pek çok tasarım, yaşlıların değişen ihtiyaçlarını hesaba katmıyor. Bunun sonucunda milyonlarca kişi dijital işlemlerini yakınları üzerinden yürütmek zorunda kalırken, bu görünmez dijital vekalet rejimi dolandırıcılık riskini de büyütüyor. Peki sorun yaşlıların teknolojiye ayak uyduramaması mı, yoksa sistemin yaşlılara uyum sağlamaması mı?
Yaşlılara yönelik dolandırıcılık salgını: Yaşlılar mı sisteme direniyor, sistem mi yaşlılara?

Quando

Quando

Her salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.

Paolo Sorrentino’nun Youth (Gençlik) filminde çok sevdiğim bir sahne var. Harvey Keitel’in canlandırdığı yaşlı yönetmen, genç senaristlerle bir seyir terasındadır. Gençlerden birini çağırır ve orada sabitlenmiş dürbünden karşıdaki dağa bakmasını ister. “Evet çok yakın görünüyor,” der dürbünden bakan genç. “İşte gençken gördüğün şey budur; her şey çok yakın, gördüğün şey gelecektir” diye devam eder yönetmenimiz. Ancak orada kalmaz, dürbünü ters çevirir ve bu kez merceğe o tarafından bakmasını ister genç senaristten. Sonra da ekler: 

“İşte yaşlıyken gördüğün şey de budur; her şey çok uzak görünüyor. Geçmişin gibi.”

Henüz yaşlı sayılmam belki ama bugün 47 yaşındayken bile geçmişteki kendime, örneğin 20 yaşındaki hâlime bakınca onu çok uzakta görüyorum. O kadar uzak görüyorum ki, sanki o 20 yaşındaki çocuk ben değilmişim de benim evladımmış gibi. Bazılarımız bunu aklından geçirmiştir: İlk gençlikteki kendimizi, karşımıza alıp konuşmak, omuzlarından tutup sarsmak isteriz. 

Sılası olmayan bir gurbet gibi gelir gençlik o anda. Daha ileriye bakmaya çalıştığımda ise ister istemez yaşlılığı görüyorum ve hayatımdaki yaşlı insanların değişen koşullarla mücadelesi üzerine düşünüyorum sonra. Bu nedenle, giderek artan "yaşlılara yönelik dolandırıcılık salgını" beni daha çok etkiliyor. Bana kalırsa burada, yaşlıların yetersizliğinden öte sistemsel bir açık var. 

Tasarım kime hizmet ediyor? 

Her şeyden önce teknolojinin arayüzleri hızla değişiyor ve hepsi "kullanıcı dostu" olmak gibi bir iddiayla kullanıcısından kendisini öğrenmesini bekliyor. Ne zaman annemlere, kayınvalideme gitsem elime çözülememiş bir teknoloji problemi uzatılıyor. 

Teknolojiyi üretenlere göre bu bir güncelleme. Yeni menü ve daha iyi bir deneyim. Tasarım, önünde açık bir gelecek olan, öğrenmeye yatırım yapması akıllıca sayılacak bir insan olduğunu varsayıyor. Oysa ters çevrilmiş bir dürbünle bakan biri için bu varsayım çok anlamsız ve uzak. Hayatının son evresinde, kim bilir kaçıncı kez yeni bir menü öğrenmesi dayatılıyor ve buna kapsayıcılık deniyor. 

Tasarım sadece öğrenmeye yatkın olanlara hizmet ediyor. Yaşlılar için ayrı bir arayüz tasarımı, arayüz deneyimi yok teknolojinin. Bu durum onları açıkça “vekalet” diye özetlenecek bir rejime itiyor; çocuklara, torunlara, güvenilir komşulara doğru yani. Belki de sistem burada düğümleniyor. 

Devlet 74 yaşının üzerini ölçmüyor

Devletlerin yaşlılarla ilgili veri toplama pratiği bile bu düğüm konusunda fikir veriyor. TÜİK verilerine göre 65 yaş üzeri nüfus 9,5 milyonu aşmış durumda. Devlet bu insanları tek tek sayabilir. Ancak aynı kurumun internet kullanım verileri 74 yaşında kesiliyor. 

Bu Türkiye’ye özgü bir durum da değil. Eurostat’ın ICT anketi de standart olarak 16-74 yaş arası nüfusu kapsıyor. Zamanında çalışma çağındaki nüfusu ölçmek için tasarlanmış ve sonrasında güncellenmemiş bir ölçek bu. Nihayetinde Türkiye’de 75 yaşındaki bir insanın e-devlet veya bankacılık uygulamalarıyla ne yaptığına dair kamuya açık bir veri yok. 

Buna rağmen 65-74 yaş grubunda internet kullanım oranının %53,2’ye çıktığını söyleyen istatistikler bir gelişmişlik göstergesi olarak yayımlanıyor. Anketler “İnternet kullanıyor musunuz?” diye soruyor belki ama işlemleri kim yapıyor diye sormuyor. Burada hepimizin bildiği o vekalet rejimi var. 

Dijital vekalet rejimi ve riskleri

Yaşlı nüfusun dijital varoluşunu dışlanma tabiriyle değil dijital vekalet tabiriyle tanımlayabiliriz. Bu rejimin de üç riski var. Ölçülmediği için görünmüyor. Hukuken tanınmadığı için rızayı kurguya çeviriyor. Denetlenemediği için hem taklit edilebilir hem de otomatize edilir. 

Bu görünmezliği hafife almayalım. Bu rejimin arızası değil, varlık koşuludur. Çünkü ölçülseydi tanımlanmak, tanımlansaydı düzenlenmek zorunda kalırdı. Oysa şimdi ortaya karışık bir durum var. Milyonlarca yaşlının gündelik hukuk dışılığı bir istatistiki problem olarak ortaya çıkmıyor. Çocuklar, torunlar uğraşıyor, nadiren onlar bile yan yollara sapıyor. 

  • Kuşaklararası bir dayanışma olarak da görülebilir. Ancak bu vekaletin getirdiği mali riskler pek konuşulmuyor. 

Çoğumuz aynı döngünün içindeyiz. Annemizin-babamızın e-devlet şifresini alıyor, onların yerine işlem yapıyoruz. Yapmak zorundayız çünkü çoğumuzun ebeveyni bu teknolojileri tanımıyor. Öyle olunca da “Okudum, anladım, onaylıyorum” kutucuklarını işaretlemek bizim inisiyatifimize kalıyor. 

Hukuki perspektiften bakılınca bu bir suç aslında. Çünkü “açık rıza” kişiye sıkı sıkıya bağlı bir haktır ve başkası tarafından verilemez. Oysa literatürde “sıcak uzman” (warm expert) denilen biz çocukların ve torunların başka bir şansı yok. Algoritma, bedeni yorulan yaşlıyı değil, onun maskesini takmış biz orta yaşlıları ve gençleri görüyor.  

Ses klonlamanın risklerini biliyor muyuz? 

Klasik telefon dolandırıcılığını artık çoğumuz biliyoruz diye düşünüyorum. “Adınız terör soruşturmasına karıştı, polisim, savcıyım, hesabınız MASAK incelemesinde” gibi savlarla yapılan aramalar uzun süredir gündemde. Hem devlet kurumları hem de özel şirketler bu konuda sık sık uyarı yapıyor. 

  • Ancak şu anda yeni bir olgu daha var. McAfee’nin yedi ülkede 7 bin 54 kişiyle yaptığı araştırmaya göre üç saniyelik bir ses örneği %85 eşleşme üretmeye yetiyor; küçük bir ses dosyası setiyle bu eşleşme %95’e kadar çıkıyor. Böylece binlerce karakterlik metinler çok çok küçük bir maliyetle seslendirilebiliyor. 

Yani o vekalet rejimindeki çocuk, torun veya komşunun sesi artık organize suç örgütleri için ölçeklenebilir, ucuz bir ürün. Şuna dikkat etmek lazım, ses klonlama burada yeni bir suç icat etmiyor. Meşru bir toplumsal yapının yani dijital vekaletin taklidini ölçeklenebilir hâle getiriyor. 

Tanıdık failler ağırlıkta

Uluslararası ölçekte daha çarpıcı rakamlar var. AARP’nin (Amerika Emekliler Derneği) raporlanamayan kayıpları modelleyen metodolojisine göre, ABD’de yaşlılardan çalınan yılda tahmini 28,3 milyar doların 20,3 milyar doları, mağdurun tanıdığı kişiler tarafından alınmış. 

Yabancı siber suçlara giden pay 8 milyar dolarmış. Üstelik yabancılar tek seferlik hızlı, anlık transferlerle çalışırken, tanıdık failler banka hesaplarına doğrudan ve uzun süreli biçimde, yani sistematik olarak erişmiş. Belki biz o kadar çürümemişizdir diye teselli bulabiliriz ama bu tip aile içi vakaların genelde kayıtdışı kaldığı da malum. 

Müge Anlı’nın gündüz kuşağındaki programında pek çok örneğine de rastlanabilir. Bu durum bize vekalet rejiminin asıl riskinin dijital taklitten ziyade denetlenemez olması olduğunu hatırlatıyor. 

Yaşlanmanın biyolojik anlamı

Peki neden yaşlılar? Çoğumuzun sandığı gibi sadece saf oldukları veya dijital dünyayı anlamadıkları için mi? Hayır. Nörobilim bize meselenin biyolojik boyutu olduğunu da söylüyor. 

Yaşlanan beyinde ventromedial prefrontal korteks bölgesi köreliyor. Bu bölge şüphe duyma ve yalanı tespit etme merkezimiz. Üstüne bir de psikolojideki “pozitiflik etkisi” ekleniyor ki, yaşlı bireyler kalan kısıtlı zamanlarında olumlu uyaranlara odaklanmak istiyor. Bu da riski süzme kabiliyetini azaltıyor. 

  • Hani bazen diyoruz ya, “O kadar da eğitimli insan halbuki, nasıl inanmış bu yalana” diye, işte o kadar kolay söylememek lazım. 

Üstelik yukarıda teknik başarı oranlarını verdiğimiz gibi dolandırıcılar artık teknoloji kullanıyor. Annenizi sizin sesinizle arıyorlar. Deepfake görüntüyle aramalarının önünde de engel yok. Dolayısıyla telefondaki yaşlı bireyin kalan analitik düşünme yetisi de bu duygusal uyarılmayla çökmüş oluyor. 

Artık ailenin sadece kendi aralarında bilinen bir “Aile Parolası” olmalı. Bu parolanın söylenemediği durumlarda arama sonlandırılmalı. Bu sadece yaşlı bireylere sahip aileler için değil, tüm aileler için önemli. 

Sisteme sürtünme eklemek

Sistem yaşlıları doğrudan dışarıda bırakıp vekillere muhtaç bırakıyor demiştik. Felaket anı geldiğinde ise yani bir dolandırıcı hesabı boşalttığındaysa bu sadece mağdurun suçu oluyor. Nihayetinde sözleşmeler "kimseyle şifreni paylaşma" diyor. Nihayetinde SMS’ler, duyurular havada uçuşuyor. Olay dönüp dolaşıp “Sen de bu kadar safdil olma teyzecim, amcacım, dedeciğim” noktasına geliyor. 

Oysa kimse demiyor ki, bankanın ya da teknolojinin arayüzü yaşlı insanların anlayamayacağı kadar karmaşık diye. İngiltere bu konuda ilerici bir adım attı. 2024’te devreye soktuğu “Zorunlu Geri Ödeme” modeliyle bankaları 85 bin sterline kadar olan dolandırıcılık zararlarına karşılamaya mecbur bıraktı. Singapur, müşterinin tek tuşla tüm hesaplarını dondurabildiği Acil Kapatma Anahtarı ve 12 saatlik bekleme süreleri yani davranışsal sürtünme standartları belirledi. 

Bizde Yargıtay’ın bankalara yüklediği “objektif özen yükümlülüğü” gibi hukuki kalkanlar olsa da BTK’nın sahte aramaları engellemesi dışında ödeme sistemleri düzeyinde yaşlıları koruyacak proaktif bir sürtünme duvarı hâlâ yok. Müşteriye “riskli işlem” diye bir form imzalatıp sorumluluğu üzerinden atmak ya da siber güvenlik sigortası gibi modeller icat edip işten sıyrılmak daha kolay geliyor. 

İrlanda’nın ‘destekli karar verme rejimi’ ve eksiklerimiz

Bu konuda en yaratıcı adımlardan biri de İrlanda’dan gelmiş. İlham, Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin 12. maddesinden geliyor: Kişinin yerine karar verme rejiminden destekli karar vermeye geçilmesi. İrlanda, 2015 yılında çıkan bir yasayla bu rejimi üç kademeli olarak uygulamış. 

  • Sadece bilgi toplayıp açıklayan karar asistanı, işlemi kişiyle birlikte onaylayan eş-karar alıcı, en ağır durumlarda temsilci. 

Almanya’nın önleyici vekaletnamesi ve İngiltere’nin kalıcı vekaleti, insanların aklı yerindeyken ileriye dönük yetki tanımlamasını sağlıyor. Bizde de bu konular üzerine düşünülebilir. Örneğin, e-devlet ve bankacılıkta şifre paylaşmadan tanımlanabilen, kapsamı ve süresi sınırlı, iptal edilebilir, kayıt altına alınan ve denetlenebilen bir yetki devri. 

Sağlık Bakanlığı’nın e-nabız’da hasta yakınına süreli erişim tanıyan modülü bunun küçük ama uygulanan bir prototipi aslında. Yani ortada teknik bir güçlük de yok. Asıl güçlük, 10 milyona yakın insanı ilgilendiren bir düzenin, kimsenin hukuken var olduğunu kabul etmediği bir alanda yürümesine alışmış olmamız. 

Yanlış bir cümle: Yaşlılar teknolojiye ayak uyduramıyor

Dolandırıcılık istatistiklerine yaş kırılımı eklemek, ödeme tarafında zorunlu iade ve yüksek tutarlı ilk transferlere bekleme sürtünmesi, İrlanda örneğindeki gibi dijital destekli karar verme çerçevesi, kimsenin izlemediği kamu spotları yerine daha interaktif, yüz yüze anlatma pratikleri bulmak ve dahası… 

Dahası derken hepsinden önce bir cümleyi değiştirmek gerekiyor. Hepimizin, hatta bizzat yaşlıların ağzındaki “Yaşlılar, teknolojiye ayak uyduramıyorlar” cümlesi. Bu cümlenin doğrusu ne peki? 

  • Doğrusu şöyle: Teknoloji yaşlanan bir bedenle ve kapanan bir ufukla uyumlu çalışmayı denedi mi ki? Acaba yaşlılar mı sisteme direniyor, yoksa sistem mi yaşlıya dirençli olarak inşa ediliyor? Üzerine düşünülmesi gereken bir soru. 

Bu sorunun üzerine hiç düşünmemek, bence insanın yaşlılığı daima başkalarının başına gelen bir şey olarak düşünme yanılgısındadır. Simone de Beauvoir, La Vieillesse (Türkçede: Yaşlılık, Milliyet Yayınları, 1970, Çev: Osman Canberk-Eray Canberk) eserinde güzel anlatmıştı bu olguyu. İnsan kendi yaşlılığını hayal etmeyi reddediyor sürekli. Oysa erken ölmeyen herkesin başına geliyor. 

Bu yüzden Beauvoir aynı eserde “Yaşlılık hayatın parodisidir” demişti. Bu parodi en çok, “yaşlılığı başkalarının başına gelen bir şey” olarak düşünmemizde. Yoksa sistemi yaşlıların bu kadar aleyhine inşa etmezdik diye düşünüyorum.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Quando

Quando

Her salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.

YAZARLAR

Ümit Alan

Yazar ve iletişim uzmanı. Basın ve Yayıncılık ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 2000 yılından itibaren yazılarıyla basında yer almaya başladı. 2009 yılında düzenli medya eleştirisi yazıları yazmaya başladı. Yazılarının konsepti 2016’dan itibaren yeni medya ve dijital medya okur yazarlığına genişledi. Televizyonda "Heberler" (2010-2013) isimli hiciv programının senaryo yazarları arasında yer aldı. "Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı" (Can Yayınları, 2015) isimli bir eleştirel basın tarihi incelemesi kitabı var. Socrates Podcasts çatısı altında Can Öz ile birlikte "Yeni Medya 451"i hazırlıyor. Aposto ekibiyle birlikte ise "Ümit Alan ile Medya Tarihi" podcast serisini hazırladı. Aynı zamanda 2003 yılından bu yana iletişim sektöründe danışmanlık ve reklam yazarlığı yapıyor. Profesyonel konuşmacı olarak etkinliklere katılıyor.

Quando

Her salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

QuandoQuando
∙

HİKAYE

Kodlara işlenen önyargı: Yapay zekanın kadınlarla derdi ne?

Kadın sesiyle konuşan, kullanıcılarının ihtiyaçlarına göre şekillenen ve hayatı kolaylaştırmayı vadeden yapay zeka, gerçek kadınlar söz konusu olduğunda bambaşka bir tablo ortaya koyuyor. Dijital şiddetten işe alım süreçlerine, toplumsal cinsiyet önyargılarından ekonomik eşitsizliklere kadar pek çok alanda mevcut sorunları yeniden üretme potansiyeli taşıyan bu teknoloji, kadınlar için nasıl bir gelecek tasarlıyor?

Çiğdem Öztabak

·

13 Eki 2026

Kodlara işlenen önyargı: Yapay zekanın kadınlarla derdi ne?
QuandoQuando
∙

HİKAYE

HomeView tanıtıldı: Apple neden şimdi akıllı ev ekosistemi pazarına giriyor?

Apple, 13 Ekim Salı günü “Eve hoşgeldin” sloganıyla hayata geçirdiği lansmanda en yeni akıllı ev ekosistemi ürünlerini tanıttı. Uzun zamandır şirketin üzerinde çalıştığı söylenen akıllı ev ekranı HomeView, lansmanın yıldız ürünü oldu. Şirket, lansman kapsamında ayrıca LG ve Schneider Electric ile işbirliği içinde geliştirdiği Apple Home Collection ürünleri, HomePod mini 2 ve yeni Apple TV 4K’yı da tanıttı.

Doğa Yurduneri

·

13 Eki 2026

HomeView tanıtıldı: Apple neden şimdi akıllı ev ekosistemi pazarına giriyor?
QuandoQuando
∙

HİKAYE

İflas masasındaki dijital miras: Bir şirket öldüğünde verilerine ne olur?

Bugün şirketler, faaliyet gösterdikleri süre boyunca müşterilerinden çalışanlarına, iş ortaklarından tedarikçilerine kadar milyonlarca kişi ve kuruma ait veri topluyor. Şirket kapandığında ise bu devasa dijital arşiv bir anda ortadan kaybolmuyor. Verilerin bir bölümü yasal yükümlülükler nedeniyle saklanmaya devam ederken bazıları, başka şirketlere devredilebiliyor; hatta iflas sürecinde satışa çıkarılan varlıklar arasında yer alabiliyor.

Doğa Yurduneri

·

12 Eki 2026

İflas masasındaki dijital miras: Bir şirket öldüğünde verilerine ne olur?
QuandoQuando
∙

HİKAYE

Robotlar patron olurken: İşten çıkarma kararını algoritma verebilir mi?

Algoritmalar artık iş dağıtıyor, çalışanları puanlıyor ve hatta işten çıkarma kararlarında belirleyici oluyor; insan denetimi ise otomasyon yanlılığı ve gig ekonomisinin hukuki boşlukları nedeniyle her zaman gerçek bir güvence sağlamıyor. Kaliforniya, “Robot Patrona Hayır” yasası ile işten çıkarma ve disiplin kararlarının yalnızca yapay zekaya bırakılmasını yasaklayan ilk ABD eyaleti oldu belki ama asıl sorunun kapitalizmin ulaştığı noktayla ilgili olduğunu hatırlamak gerekiyor.

Ümit Alan

·

09 Eki 2026

Robotlar patron olurken: İşten çıkarma kararını algoritma verebilir mi?
QuandoQuando
∙

HİKAYE

Yapay zeka dağınık odaya girdiğinde: Şirketler ajanlara ne kadar hazır?

Şirketler yapay zekayı toplantı notu çıkaran araçlardan operasyon yürüten ajanlara dönüştürmek istiyor; ancak bir yandan da güvenilmez veri, eksik bağlam ve belirsiz sorumluluklar kurumların yıllardır kapalı odalarda tuttuğu dağınıklığı da su yüzüne çıkarıyor. Üstelik ajanların gerçekten işe yaradığı bir düzende asıl mesele, onlara hangi işleri devredeceğimiz kadar açılan zamanı insanın muhakemesine, öğrenmesine ve daha nitelikli üretime ayırıp ayıramayacağımız da.

Cem Arıdağ

·

09 Eki 2026

Yapay zeka dağınık odaya girdiğinde: Şirketler ajanlara ne kadar hazır?