

Depremden etkilenen tüm canlar için: Dört Ayaklı Şehir 6 Şubat’ta gerçekleşen Kahramanmaraş merkezli depremlerden sonra hayvan arama kurtarma için bölgeye ulaşan Dört Ayaklı Şehir , ağır hasarlı ve yıkılmak üzere olan binalardaki hayvanların kurtarılmaları için halen çalışmaya devam ediyor. Nedir? Araştırma odaklı bir hayvan hakları topluluğu olan Dört Ayaklı Şehir, 2013’ten bu yana yatay örgütlenmelerin oluşturduğu ağlarla işleyen bir kolektif. Dört Ayaklı Şehir neler yaptı? 26 kedi, 154 köpek, 3 kuşun enkaz ve ağır hasarlı binalardan kurtarılmasını sağladı ve kurtarılan hayvanların tamamını kendi veteriner hekimleri ve sağlık ekibi aracılığıyla tedavi altına aldı. Tedavisi tamamlanan 8 kedi, 16 köpek ve 3 kuşu kalıcı yuvalarına yerleştirdi. Bölgede hizmet veren veteriner ve sağlık ekiplerine her biri 1000 parçadan oluşan iki büyük paket halinde tıbbi malzeme ve ilk yardım malzemesi oluşturdu. Mobil sağlık ekipleri için temin ettiği 12 adet jeneratörün dört farklı ile ulaştırılmasını sağlayarak doğrudan veteriner hekimlere teslim etti. Afet bölgesindeki hayvan kurtarma gönüllüleri tarafından kullanılmak üzere 2000 adet kedi taşıma ve 500 adet köpek taşıma kutusu ulaştırdı. Afetten etkilenen hayvanların yakın illere ve İstanbul’a taşınması için araçlar temin ederek bugüne kadar Hatay Barınağı’ndan 150 köpeğin İstanbul’a ulaştırılmasını sağladı. 12 yasaklı ırk kabul edilen köpek, veteriner hekimleri aracılığıyla klinik ortama alındı. 3 ton kuru kedi mamasını, 2 ton kuru köpek mamasını, 3000 adet konserve kedi-köpek mamasını, 250 kg büyükbaş hayvan yemini ve 50 kg kanarya ve muhabbet kuşu yemini deprem bölgesine ulaştırdı. Dört Ayaklı Şehir ’i sosyal medyadan takip edebilir, kurulum aşaması tamamlanmak üzere olan Dört Ayaklı Şehir Derneği ’ne üye olabilir, maddi destekte bulunmak için Dört Ayaklı Şehir ’in kardeş organizasyonu olan Hayvanlara Adalet Derneği'ne bağışta bulunabilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Beklemek, umut ve muğlaklık arasındaki geniş spektrumda konumlanan, zamanın normal akışının sekteye uğradığı ve en öznel şekilde hissedildiği bir durumu ifade ediyor. Eylem ve eylemsizlik arasında salınan bekleme, anlatı açısından da kadim bir geçmişe sahip. Dante’nin meşhur İlahi Komedya’sında Araf’ta hesabının kesilmesini bekleyenlere büyük bir yer ayrılmıştır örneğin. Godot’u Beklerken’de de bizzat beklemenin kendisinin merkezde olduğu bir anlatıyla karşılaşıyoruz. Kitap alegorik atıflarla birlikte çeşitli şekillerde yorumlansa da temelde beklemenin evrenselliği diyebileceğimiz bir konumdan sesleniyor.
Bekleme konsept olarak modern zamanlarda da önemli bir etki alanına sahip. Trafik ışıklarından bürokratik süreçlere, mesai mantığından her türlü sıraya kadar belirli bir nizamın boşluklarında beklemek vardır. Muazzam bir hıza şahit olduğumuz günümüzde beklemenin tahammül sınırlarını zorlayan bir yapısı vardır. Geç kapitalizmin insanı, programlanmış ve zamanlara bölünmüş dünyasında sürekli bir yere yetişmek zorundadır ve beklediği durumlar kendisi için araf gibi görünür. Dolayısıyla hayatın içindeki eylem kadar bir çeşit eylemsizliğin de kapsandığı bir durumdan bahsediyoruz.
Beklemenin edebi ve psikolojik yapısının ötesine işaret eden politik bir karşılığı da var. Daha çok bekletilmek diye ifade edebileceğimiz bu durumda, iktidarın beklemeyi kendi mekanizması içinde güç ilişkilerinin bir parçası olarak kullandığı durumlara şahit oluyoruz. Nilgün Toker, beklemenin eylemsizliğe çağıran ve zorlayan niteliğinin iktidarın kendi gücü üzerinde cisimleştirebileceği bir alan yarattığını söylüyor. Yani iktidar başkalarının iradesizleştikleri bir alan üzerinde kendi iradesini güçlendiriyor. Bu noktadan hareketle beklemenin kendi iradesiyle gerçekleştirememe ve bir iradesizleşme hâli olduğunu aktarıyor. Bir çeşit istek sahibi olup o isteği gerçekleştirecek iradeye sahip olmama durumu.
Zerrin Özlem Biner ve Özge Biner’in derlediği Beklerken kitabında da iktidarın bekletme kudretini nasıl kendi iradesini nesneleştirmek için kullandığını çeşitli başlıklarda görüyoruz. Mülteciler bekleme - bekletme pratikleriyle neredeyse en fazla karşılaşan özneler olarak beliriyor. Yurtlarından olmuş mülteciler sığınmak için başvurdukları sınırlarda bekliyorlar, daha sonra sığındakları yapıların bürokratik iradesini bekliyorlar ve bu süreç yıllar alıyor. Dekorun arkasında bırakılan mülteciler, gündelik hayatın dışında bırakılmış isimsiz figüranlara dönüşebiliyorlar. Ya da en fazla “keyif hırsızı” ve muğlak bir kötülüğün kaynağı olarak görünebiliyorlar ama tüm bu süreç onların iradesi dışında gerçekleşiyor. Özge Biner’in de belirttiği gibi gündelik hayata entegre edilen bu bekleme hâli; şimdideki beklentinin en aza indirgendiği, yaşanan mekânda gelecek algısının ve yatırımının sadece bugünün ertesi ile sınırlandırıldığı bir beklemeye dönüşür.
Bu topraklarda beklemenin çok geniş bir tarihi var. Yıllarca süren adalet arayışları, bürokrasinin arasında kaybolmuş isimler ve kurtuluşu bekleyen hak talepleri. Bu son yaşananlar ise belki de beklemenin kelimenin tam anlamıyla öldürdüğü bir zamana karşılık geliyordu. İnsanlar haklı olarak her zaman büyük kudretiyle ve heybetli çıkışlarıyla bildiğimiz iktidarı bekliyordu. Ancak ilk 48 saat neredeyse ömürlerinin en uzun süren beklemesine mahkum edildiler. Yardımlar bir tarafa, çoğu bölgeye hiç kimse gidemedi bile.
Büyük depremin ardından önce felaketin mahiyetini anlamaya çalışırken bir taraftan da çeşitli kanallardan yardım çığlıkları ulaştı bizlere. Daha önce hiç karşılaşmadığımız bir enkaz ve yıkımdı bu. Tüm bu kaosun ortasında tek bir gerçeklik vardı önümüzde, felaketin ortasında insanlar bekliyordu. Alternatif yardım denemeleri olabildiğince engellenmeye çalışılıyordu, çünkü alandaki beklentiye yalnızca devlet iradesi cevap vermeliydi.
Aradan neredeyse 48 saat geçmesine rağmen bu insanlar beklemeye devam ettiler. Evleri başlarına yıkılan depremzedeler, en azından sığınmak için çadır beklemeye başladı. Daha sonra ortaya çıktı ki bu insanlar devlet kurumu ve bir stk arasındaki çadır ticaretini bekliyormuş.Ölülerini gömmek ve yas tutmak için bekleme lüksünden mahrum bırakılanlar, soğukkanlı bir alışverişi beklediler. Hollandalı kurtarma ekibine tercümanlık yapan Zeynep Alpar’ın 1+1 Express’e söylediği gibi insanlar ses vere vere öldüler.
Beklemenin hikâayesi bununla da bitmiyor. Bir depremzede yıkılan evinin kenarında "17 yıldır hiç dolabım yoktu. Dolabı taktık, deprem oldu. İçeride eşyam yok zaten. Dolabı indirebilsem yeter” diyordu. İnsanlar kursaklarında kalan heveslerle bekliyor.
Neredeyse hiç yardım gitmeyen Suriye’de ölülerin gömüldüğü bir mezar taşının üstünde “kimliği belirsiz, yeşil kazak giyen kız” yazıyor. Uluslararası bir krizin kurbanları olan insanlar, yalnızca sefelate değil, isimsizliğe de terk edildi. Senelerdir arafta bekletildiler, şimdi isimlerine bile sahip değiller.
Şimdi yine bekliyoruz. Muktedirler açılacak defterlere isimlerimizi yazdı. Beklemenin kader olmadığı bir gerçeklik yaratana kadar da beklemeye devam edeceğiz. Ama biliyoruz bu sis elbet bir gün dağılacaktır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
NEREDE YAYIMLANDI?
Krizin ortasında bekletilen halkın kaderi üzerine
27 Şub 2023

YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Doğal yapıyı parçalayan ve bozan Avrupa nehirleri üzerindeki 1,2 milyondan fazla baraj, bent ve menfez kaldırılıyor. Bariyerlerin kaldırılmasıyla yeniden birbirine bağlanan 3 bin 740 kilometrelik Avrupa nehirleri, AB’nin “2030’a kadar 25 bin kilometrelik nehri doğal hâline döndürme” hedefine bir adım daha yaklaştırıyor. Şu ana kadar 603 bariyer kaldırılırken Tuna ve Ren gibi büyük nehirlerdeki su seviyelerinin azalması Avrupa ekonomilerini zorluyor.

Hakikat ölmedi, insan var oldukça da öl(e)mez. Sorun, hatta sorunsal, daha tekinsiz: Hakikate benzeyen şeyler hızla çoğalıp yayılıyor; hakiki olanla olmayan arasındaki sınır giderek bulanıklaşıyor. Peki kurumlara güvenin her geçen gün aşındığı bir dünyada hakikatimsilik salgınının çözümünü tek tek insanların omzuna yüklemek ne kadar gerçekçi?

Nepal'de 26 Ağustos sabahı yaşanan felaket, ilk bakışta şiddetli yağış kaynaklı bir sel gibi göründü. Bilimsel bulgular ise buz, kaya, su ve iklim sistemlerinin birbirini tetiklediği zincirleme bir afete işaret ediyor. Nepal ve Tibet tarafında 600'ü aşkın kişi hayatını kaybetti, binlerce kişiden haber alınamıyor. Üstelik bu yalnızca Himalayalar'a özgü istisnai bir durum da olmayabilir.

Bir zamanlar hayatın akışı içinde kendiliğinden gerçekleşen karşılaşmalar giderek programlanan, paketlenen ve satın alınan hizmetlere dönüşüyor. Kiminle, nerede ve nasıl karşılaşacağımızı belirleyen sosyal altyapılar artık teknoloji şirketleri, hospitality sektörü ve üyelik sistemleri tarafından şekillendiriliyor. Peki daha pürüzsüz bir sosyal yaşam uğruna farklı olanla karşılaşma ihtimalinden tümden vazgeçiyor olabilir miyiz?

Bir zamanlar birbirimizin sesini duymak için telefon açıyorduk; şimdi aramadan önce mesaj atıyor, sesli mesajlarımızı telefona dikte ettiriyor, mesajı anlamayınca yapay zekaya soruyor, cevabı da ona yazdırıyoruz. İletişim hiç olmadığı kadar hızlı ve kolay hâle gelirken birbirimizi dinlemek külfete dönüşüyor; arada da makineler bizi dinliyormuş gibi yapmayı öğreniyor.



