Armağan Ekici ile deneme ve çeviri üzerine

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Çevirmen olarak tanıdığımız Armağan Ekici’nin 2016’da yayımladığı ve Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü aldığı ilk deneme kitabı Lacivert Taşından Tabletler’i, geçtiğimiz yıl yayımladığı Umut, kendi enkazından takip etti. Ekici ile kendi yazma sürecinden çevirmenliğine, okurluğundan sevdiği yazarlarla uzanan ve bize o üzerine düşündüğümüz cümleleri anımsatan bir sohbet ettik. Geriye o cümlelerin içinde geçtiği kitaplar ve akılda kalan birkaç söz kaldı.
Dergilerden yazılarınızı takip ederken ilk kitabınız Lacivert Taşından Tabletler’i 2016 yılında; Umut, kendi enkazından’ı 2019’da yayımladınız. Bu kitapları oluşturma sürecinden biraz bahseder misiniz?
Bu iki kitap, 2002’den beri çeşitli mecralar için yazdığım yazılardan birer seçme. Yazıları belli bir mantık içinde sıralamaya, tekrarlardan kaçınmaya çalıştım, tüm yazıları tekrar gözden geçirdim. Bu sayede daha kalıcı, daha derli toplu bir biçimde derlenmiş oldular; kitaptan okuyunca, yazılardaki ortak meseleler daha açıkça görülüyor.
Bu kitapların ortaya çıkışını Cem İleri’nin vizyonuna, cesaretlendirmesine borçluyum. Tamamen deneme türüne adanmış bir serinin yapılabileceğini, okunmaya değer Türkçe ve çeviri kitapların bu seride bir araya getirebileceğini gösterdi. İlk başta, daha tamamen niyet aşamasındayken “bunları kimse okumayacak” diye şakalaşıyorduk, ama sonra (serinin geneli için konuşuyorum) bunun böyle olmadığını, bu kitapların takdir edildiğini sevinerek gördük.
“Bir dildeki meramı, kelimelerin sadece anlamlarını değil de cümlenin arkasındaki daha derin hissi yakalayıp onu Türkçede tekrarlamanın yolunu bulmayı; bir de oyuncaklı, bir dildeki dil oyunlarının başka bir dilde benzerlerini bulmayı gerektiren çeviri sorunlarıyla uğraşmayı çok seviyorum."
Raymond Queneau, James Joyce, Lewis Carroll, Edgar Allan Poe gibi birçok yazarın eserini Türkçeye çevirdiniz. Bu çeviri yolculuğu nasıl başladı?
1989’da Metis Çeviri dergisinin bir sayısında Lewis Carroll’un anlamsız şiiri Jabberwocky’nin farklı çevirilerinin karşılaştırılmasını büyük ilgiyle, heyecanla okuduğumu hatırlıyorum. Eski defterleri karıştırınca çok kısa çeviri denemelerine 1993 civarında başladığımı gördüm. Bir dildeki meramı, kelimelerin sadece anlamlarını değil de cümlenin arkasındaki daha derin hissi yakalayıp onu Türkçede tekrarlamanın yolunu bulmayı; bir de oyuncaklı, bir dildeki dil oyunlarının başka bir dilde benzerlerini bulmayı gerektiren çeviri sorunlarıyla uğraşmayı çok seviyorum.
Bir kitabı çevirme süreci nasıl işler, anlatır mısınız?
Önce büyük bir hızla çalışıyor, yazım hataları, kelime sırası yanlışları olsa da Türkçede anlamı veren bir metin hazırlıyorum. Sonra bu metni tekrar tekrar okuyarak hataları ayıklıyor, bir yandan da anlam tercihlerini sorguluyorum. Bir cümleyi, bir kelimeyi yanlış anlamış olabilirim, tekrarlanarak kullanılan bir kavramı tutarlı çevirmemiş olabilirim, kitabın sonundaki bir çeviri tercihi dönüp baştakileri gözden geçirmeyi gerektirebilir... Bu türden kontroller. Eğer varsa, açıklamalı, güvenilir bir edisyonu kullanarak çevirinin açıklamalara uyup uymadığını kontrol ediyorum. Anlamadığım, bilemediğim jargon ya da gündelik kullanım karşıma çıkınca o ifadenin o kitabın dışında nasıl kullanıldığını internetten epey aradığım da oluyor. Bir de istese o kitabı kendisi çevirebilecek düzeyde ikinci bir gözün çeviriye bakmasında her zaman büyük fayda var.
En son Alberto Manguel’in Resimleri Okumak’ını çevirdim, Merve Çanak gözden geçirdi, hem yer yer atladığım cümleleri yakaladı (bu, çeviri hatalarının en insani olanı ve ancak kaynak metinle satır satır karşılaştırınca yakalanabiliyor) hem de yaptığı dil, üslup ve terminoloji önerileri sayesinde metne bir sihirli değnek değmiş gibi oldu.
“Doğru mu anlaşılmış?” “Metin bunu mu diyor?” sorusunu kendime çok sık soruyorum, bazen ikna olmayınca araştırıp asıl metne, başka çevirilere baktığım oluyor.
Siz bir okur olarak çeviri kitapları okurken nelere dikkat edersiniz?
“Doğru mu anlaşılmış?”, “Metin bunu mu diyor?” sorusunu kendime çok sık soruyorum, bazen ikna olmayınca araştırıp asıl metne, başka çevirilere baktığım oluyor. Metindeki incelikleri görüp Türkçede bunları tekrarlayan çevirilerle karşılaştığımda çok mutlu oluyorum. Meraklısına üç çeviri tavsiye edeyim: Seniha Akar’dan Kapanda Üç Kaplan, Cemal Yardımcı’dan Kayboluş, Özde Duygu Gürkan’dan Şeytanın Sözlüğü.
Tanpınar, Joyce, Kazancakis, Necatigil, Oktay Rifat, Melih Cevdet ve bunun gibi isimlerden yazılarınızda bahsediyorsunuz. Sizin özel yazarlarınız kimler, başucunuzda kimler durur?
Saydığınız bu malum isimler yanında, bugünlerde epey uzun ve derin bir projenin içindeyim, Beckett’ın tüm eserlerini mektupları ve hayat öyküsüyle yan yana okuyorum.
Son olarak şu an masanızda neler var, yeni bir kitap ya da yeni bir çeviri görecek miyiz yakın zamanda?
Alberto Manguel’in Resimleri Okumak’ının eli kulağında, sonra da Ulysses’i anlamakta çok faydalandığım, çok sevdiğim kitaplardan biri olan Harry Blamires’ın Ulysses rehberi, The New Bloomsday Book hazırlanıyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Sanatçıların gözünden iklim krizi vahameti, siyah-beyaz sinematografi, Arctic Monkeys'i kapan o plak şirketi, Armağan Ekici'nin oyuncak kelimeleri ve dahası.
18 Ara 2020

YAZARLAR

Muhammed Atalay
Duende'de Öykü Sözlüğü'nü hazırladı. Şimdilerde ise Eğitim Hâli yayınını hazırlıyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Renata Salecl, birçok kitabında neden sonuç bağlamında gündeminde tuttuğu neoliberalizm değişmezini, yeni kitabı "Kabalık Çağı"nda da pergelin sabit ayağı olarak kullanıyor. Bireyselden toplumsala yeni liberal düzenin yarattığı sosyal erozyonu incelerken deyim yerindeyse çuvaldızı hem dayatılmış neoliberal düzene hem de onun heveslisi, faili, sürdürücüsü ve kurbanı durumundaki günümüzün şaşkın bireyine batırıyor.

Virtüöz davulcu Jojo Mayer, “ME/MACHINE” projesi ile geçen Cuma akşamı Terminal Kadıköy’ün içinde bulunan Komünite’de sahne aldı ve akustik davul ile yapay zekayı aynı sahnede gerçek zamanlı bir diyaloğa soktuğu canlı bir performans sundu. Mayer ile insan-makine etkileşimli benzersiz müzik deneyimi konuştuk. Sanatçı, teknolojiden korkmak yerine onu müziğine nasıl adapte ettiğini anlattı.

Dying for Sex’te (2025) yaralı, öfkeli ve arzularıyla var olabilen bir kadın yaratan Elizabeth Meriwether, Furious’ta da kadın öfkesinin başka bir yüzüne bakıyor. Dizinin üç kadın karakterinin öfkeleri aynı yerden doğmuyor, aynı biçimde dışarı vurulmuyor ve onları aynı yola götürmüyor. Fakat üçü de kendilerinden önce başka kadınların taşıdığı öfkeden bir parça devralıyor. İlk sezon sona erdiğinde geriye tek bir kadının intikamından çok daha fazlası kalıyor: Kuşaktan kuşağa, bedenden bedene dolaşan ve kendisine başka başka yollar arayan bir kadın öfkesi.

Sadakatsizliğe uğramak insanın eğitimiyle, yaşıyla, güzelliğiyle, zekasıyla ya da ne kadar “iyi bir partner” olduğuyla açıklanabilecek bir şey değil. Yine de insan böyle bir şey yaşadığında çoğu zaman suçu kendisinde arıyor. Oysa bu soruların çoğunun sebebi kontrolümüz dışında gelişen bir olayı yeniden kontrol edilebilir hâle getirme çalışmamız. "Sadakatsizlikle nasıl başa çıkarım?" diye düşünenler için üç kitap.

"Anatomy of a Fall"un Oscar ödüllü senaristi Arthur Harari, yeni filmi "The Unknown"da beden değiştirme motifini fotoğraf, kent hafızası ve kimlik üzerine tekinsiz bir bilmeceye dönüştürüyor.




