Asla yalnız yürümeyeceksin: Kadınlar birbirine yurt olduğunda ne olur?

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Dünyanın dört bir yanında kadınlar 2026 yılında da eşitlik, özgürlük, yaşam hakkı için mücadele ediyor, bambaşka coğrafyalarda aynı dertlere ağlıyorlar. Kadın dayanışmasını ve dostluğunu böylesine benzersiz yapan; kadınlara asla yalnız olmadıklarını hissettiren de bu değişmeyen duygudaşlık. Kadınlardan en zor anlarında sığındıkları dostlarının hikayelerini dinledik.
Asla yalnız yürümeyeceksin: Kadınlar birbirine yurt olduğunda ne olur?

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Bu coğrafyada kolay olan umutsuz hikayeleri anlatmak. Kafamızı cam tavanlara çarpıyor, sürekli yüzümüze kapanan kapılara bakıyoruz. Her gün bir ölüm haberi düşüyor ekranımıza. Bu yazıysa aynı yolda yürüdüğümüzü hatırlamak, hatırlatmak için yazıldı. Birbirimize uzattığımız el bir umut ve bu umut da politik. Ayakları yere basan, mücadelenin bir tercih değil şart olduğunu bilen kadınların inancı, politik. İyi hikayeleri anlatmaya, ilmek ilmek örülen ve her seferinde parçalanmak istenen dayanışmayı göstermeye devam edecek; öldürülen kadınların isimleri yanına kurtulan kadınları da ekleyeceğiz. Bu inat ve umut, birbirimize borcumuzdur. 

“Telefon o kadar uzun çaldı ki, açmak zorunda kaldım. Açtığım zaman ne kadar ‘iyiyim’ dersem diyeyim ikna olmayan arkadaşımın gece yarısı koşarak gelişini, çantamı hazırlayışını, ‘sen hiç dert etme halledeceğiz’ sözlerini ve gerçekten diş ilacıma kadar her şeyi düşündüğü bir valiz yapmasını hiç unutamıyorum. Bugün konuşuyorsak o gece sayesinde. Ben bu dostluğu ailemde bile bulamadım.”

“Kadın dostluğu nedir?” diye sormak, kadınların birbirlerine ne kadar kötü davrandığını anlatan paylaşımlar olmasa aklıma gelmezdi. Oysa bildiğimiz hikayeler, okuduğumuz haberler tam tersini söylüyor. Kadınlar hiç tanımadıkları hemcinslerinin davalarına koşuyor, iki kuruş da olsa biraraya getirip birbirlerinin eksikliğini tamamlıyor, anlatılamayan bir şiddet hikayesini hissedip, hiç beklenmedik bir anda yardım elini uzatıyor. 

  • Peki o zaman “Kadın kadına birbirinin gözünü oyacak kadar yakınlaşır” anlatısı, bütün bu gerçeğin üzerini örtmek için kullanılan bir örtü olabilir mi?  

Bu sorunun peşine düştükten sonra aldığım yanıtlar, bu bağın ne kadar güçlü ve yeri doldurulamaz olduğunu da gösterdi. Girişte anlatılan, eşi tarafından şiddete uğrayıp ailesine bile açamayan Hülya’nın hikayesindeki gibi... Sosyo-ekonomik durumu iyi olan, aile içinde daha önce bir şiddet hikayesi bulunmayan Hülya, eşinden şiddet görmeye başladığında bunu dile getirmekten utanmış, uzun zaman bu sırrın ağırlığını tek başına taşımış. Onu kurtaransa, hareketlerindeki tutarsızlığı farkeden ve bunun izini süren arkadaşı. O gece evden çıktıktan sonra eski eşinin eve silahla geldiğini söyleyip, ekliyor: “Sanırım o gün hayatım kurtuldu.”  

Pürüzsüz bir dostluk ya da idealize bir ilişkiden söz etmiyoruz. Fakat kadın arkadaşlığı üzerine söylenen onca olumsuz sözün gerçekçi olmadığı, kıymetinin azımsandığı da aşikar.

Bu noktada belki de şu soruyu sormalıyız: Kadın dostluğunun öcüleştirilmesi, dayanışma alanlarını yok etme gayretinden doğuyor olabilir mi? 

'Zırhsız ve silahsız bir yer'

Nergis “Bütün kötü hikayelerden, beni hep kadın arkadaşlarım kurtardı” diyerek anlatıyor:

“Ben kadınların olduğu masaları çok severim. Dediğini herkesin anladığından bir an bile şüphe duymadığın, herkesin kibar kibar içini açtığı, kimisinin açmadığı, güvende, güvenli bir yerdir. Herkesin en az bir kere hakkı yenmiş, herkesin en az bir kere kalbi çok kırılmış, her biri bir mecliste kadın olmasından sebep ciddiye alınmamış, eş, denk, bedeninin bir yerinden yaralı, yaralı olmanın ne demek olduğunu bilen, birbirlerine katılmayan, birbirlerine katılmasalar da ne dediğini dinleyen, bu ülkeden nasibini almışlardır. Bir şeyi bilmediğini söylemekten yüksünmediğin yerlerdir kadınların yanı. Zırhsız ve silahsız oturabilirsin orada. Bir taburede de otursan, rahat edersin.”

Yağmur’un hikayesi hiç beklenmedik anda gelen ve kötü bir hikayeyi yeniden yazan bir destek:

“Uzun süreli işsizlik yaşıyordum. Çalıştığım şirket kapanmıştı, ailem ekonomik zorluk içindeydi, hem onların borcunu ödüyordum hem kendi hayatımı yoluna sokmaya çalışıyordum. O sıralar nişanlımla büyük sorunlar yaşıyorduk. Özgüvenim çökmüştü, enerjim bitmişti. Neredeyse günü kurtararak yaşıyordum. 

Tam o günlerde çok yakından tanımadığım hatta aslında pek az tanıdığım bir kadın aradı beni. Ortak arkadaşlarımız dolayısıyla aynı ortamlarda bir iki kez bulunmuştuk. Bana iş aramaya devam edip etmediğimi sordu, aradığımı öğrenince de beni bir yere tavsiye edeceğini söyledi. O yerle görüşmeye gittim, işe kabul edildim. 

Toplumsal önyargılarım o kadar güçlüydü ki, bir kadının bana referans olmasını beklemediğim gibi, işe başlayana kadar bana niye yardım ettiğini de sorguladım. Hatta sonra kendisine de sordum. Bana ‘Zor günlerde insan nasıl çaresiz kalıyor biliyorum’ demişti. O kadar utandım ki. Çok tanımadığım bir insan hakkında, sadece kadın olduğu için ve ‘Kadın arkadaşlığı mutlaka bir sorun çıkartır’ fikrine inandığımdan, şüpheci davrandım. Şimdi en yakın dostlarımdan, yıllardır kopmadı dostluğumuz.” 

'İki kadın, birbirimizden güç alıyoruz'

Çalışma hayatı kadınların en çok ayrımcılığa uğradığı yerler arasında. Sıklıkla hak ettikleri terfileri alamayan, eşitsiz ücretlendirme ve kötü muameleyle karşılaşan, mobbing ile yüzleşen kadınlar, bu hayatta var olabilmek için pek çok sıkıntıya göğüs geriyor. 

DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, Çalışma Bakanlığı önünde yaptığı açıklamada bu ayrımcılığa dikkat çekti:

“Siyasal iktidarın yıllardır sürdürdüğü piyasacı, otoriter ve cinsiyetçi politikalar toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştiriyor, kadın emeğini değersizleştiriyor ve kadınları eve hapsetmeye çalışıyor. Nitekim son veriler Türkiye’de her 10 kadından yalnızca 3’ünün istihdamda olduğunu, kadın istihdam oranının yüzde 32 civarında seyrederken erkeklerde bu oranın yüzde 66’nın üzerinde olduğunu ortaya koymaktadır.”

17 yıldır kurumsal hayatta çalışan İpek, iki yılı aşkın bir süredir yaşadığı mobbing sürecinde kadın dayanışması sayesinde kendini toparlamış: 

“Uzun süredir ağır bir mobbing ile karşı karşıyayım. Bu süreç ilk başladığında hayatımın en zor döneminden geçiyordum, ona rağmen hiç hız kesmedi. İşime çok hâkim olsam da, baskı ve stres ortamından olumsuz etkilendim. Şirket içi mekanizmaları çalıştırdım ve mobbing'e uğradığımı ispatladım ancak şikayetlerim onaylansa da, şirket korumacı önlem almadı. 

Sonra bir gün tesadüfen başka departmandan bir arkadaşımın da benzer sorunları yaşadığını öğrendim. O benim anlattıklarımdan ve şikayetimi dile getirme biçiminden ilham aldı, ben onun yardımıyla şirkette bana kasıtlı olarak öğretilmeyen işleri öğrendim. Ben sağladığı donelerle onun kendini ifade etmesine yardımcı oluyorum. O da buradaki teknik süreçler hakkında destek oluyor. 

Bu sürecin bizi nereye götüreceğini bilmiyoruz ama benim açımdan önemli olan, tam pes edeceğim noktada bu arkadaşımla karşılaşmak. Soluğumun kesildiği noktada bana nefes oldu. Çok zor günlerden geçtiğimde de ben yine kadınların desteğiyle gerçekten ölmedim, hayatta kaldım. Gece yarısı gelenler, evime dondurma gönderenler, zorla mantı yemeye götürenler. Bunları yapanların hepsi kadındı. Düştüğüm yerde kalmama müsaade etmediler. Kimse bana kendimi yük gibi hissettirmedi, gülmek istemediğimde güldürmeye çalışmadı. Kadınlar gerçek anlamda ellerini taşın altına koymayı biliyorlar, ihtiyacı görebiliyorlar. Bana eşlik eden kadınları hayatım boyunca unutmayacağım.” 

'Hemşireler birbirini yargılamadan dinledi' 

Nilüfer Taşkın, anne olduğu zamanlarda kadın dayanışmasının ve kadınlar arasındaki dostluğun önemini keşfedenlerden. Onun bu keşfi, aynı zamanda bir dayanışma platformunun oluşmasının da temelini atıyor: 

“11 yıl önce yeni doğum yapmıştım. İlk defa çocuk sahibi olduğum için pek çok şeyi yaşayarak öğreniyordum. Hem annelik hem çocuk bakımıyla ilgili bilgiler sürekli güncelleniyor. Tıbbi bilgiler de, pedagojik bilgiler de, çözüm yolları da... En doğru bilgi en son doğum yapmış annelerden geliyordu. Gündelik sorunlarımı yakın zamanda doğum yapmış arkadaşlarıma soruyordum. O zaman bir Facebook grubu kurayım, benim sorduğum sorudan başkası da faydalanır diye düşündüm. Yakın hissettiğim, anneliğe bakışımın da yakın olduğu arkadaşlarımı ekledim. Grubu başkalarının da eklenebileceği şekilde açık bıraktım. 550 kişiye ulaştı. Herkes o kadar mahrem şeylerini paylaştı ki orada, annelikten aile içi ilişkilere, hayattan sorunlara her şeyi konuştuğumuz bir yere dönüştü.”

Gruba ismini de bu dayanışma vermiş:

“Yargılanmadan dinlenmek çok iyi geldi hepimize. ‘Doğurdum çocuğumu da çok seviyorum ama annelik bana çok zor geldi’ demek, anneliğinin kutsallığını da yapıbozuma uğratmak, anti annelik hikayelerimizi de paylaşmak aidiyetimizi çok güçlendirdi. Grubun ismini düşünürken çok yakın arkadaşlarıma kullandığım ‘Hemşirem’ kelimesinden yola çıktım. O yakınlığı, kız kardeşliği, dayanışmayı anlatıyordu. Aidiyet, hemşirelik hukukunun kurulmasına neden oldu. Yurt dışında yaşayan yalnız hemşire arkadaşlarımıza da çok iyi geldi, bambaşka bir ülkede tek başlarına çocuk büyütmeye çalışan kadınlardan da çok iyi dönüşler aldım. ‘Bu grup benim yalnızlığımı aldı’ diyen çok oldu.”

Grupta deneyimledikleri süreç "Kadınlar birbiriyle nasıl iletişim kuruyor" sorusunun da cevabı: 

“Grubu kurduktan sonra meme kanseri geçirdim. O zamana kadar moderasyonu tek başıma yapıyordum. Yöneticilik değil de, grubun daha efektif kullanılmasına yönelik bir çabam vardı. Hastalık sürecinde en aktif zaman harcayan yakın arkadaşlarımı admin olarak belirledik. Birbirimize ‘eş başkanım’ dedik. Şiddetsiz bir iletişim düsturuyla doğru yaklaşımı ortak sergileyebilmek için yaptık. Hiyerarşi olmadı. Şimdi bunu Whatsapp grubu olarak devam ettiriyoruz. Bölgesel alt gruplar oluştu, coğrafi alt gruplar oldu, tematik alt gruplar da oldu. Yatırım konuşmak, ekonomi finans meselelerini öğrenmek isteyenler kendi alt gruplarını oluşturdular; menopoz konuşmak isteyenler kendi alt gruplarını kurdu. 

İlk doğum yapan çocuk sahibi olacak kadınlara bütün söylediğim şey en yakın arkadaşlarınızla ‘Bir whatsapp grubu kurun’ oluyor. Eril olmayan başka bir dil oluşuyor. Püripak homojen bir ortamdan söz etmiyorum ama bir gerilim olduğunda onu nasıl yöneteceğimiz konusunda bir model oldu. Kişisel çatışmalar yaşandığında kalbim çarpıyor hâlâ ama bakıyorum o kadar tatlı bir şekilde bağlanıyor ki. Herkes takkesini öne koyup özeleştirisini verebiliyor. Geri adım atmayı bir ego meselesi hâline getirmiyor.”

"Kadınların arasında kurulan böyle bir dayanışmanın farkı ne?" sorusuna Taşkın "çözüm odaklı hareket edilmesi" cevabını veriyor:

“Kadınlar bakım emeğiyle daha çok hemhal oldukları için eşlik etme konusunda daha efektif oluyorlar. Erkekler duygularından kopuk biçimde yetiştirildikleri için, kendileri de üzerine sonra eğilmeyince zor duyguları yönetip, onlara eşlik etmekte çok zorlanıyorlar. O yüzden sorunlara ya hiçbir anlam üretmeyen bir yüzeysellikle, ‘takma kafana olur böyle şeyler geçer gider’ diyerek yaklaşıyorlar. Kadınların empati kurma becerileri gelişmek zorunda kaldığı için nerede dinleyeceklerini, nerede çözüm üreteceklerini daha iyi kavrayabiliyorlar gibi hissediyorum.”

'Fatmanur’un davasını vasiyet sayıyorum'

“Başıma bir şey gelirse intihar etti demeyin” diyerek kamuoyuna seslenen Fatmanur Çelik ile kızı Hifa İkra Şengüler, 3 Mart’ta İstanbul Zeytinburnu sahilinde hayatını kaybetti.

  • Kuran’a Hizmet Vakfı yöneticisi Ayhan Şengüler tarafından istismar edildiği ve daha sonra faille evlendirildiği belirtilen Fatmanur Çelik ile yine Şengüler tarafından yıllarca istismar edildiği öne sürülen kızı Hifa İkra Şengüler’in adalet mücadelesi aylardır sürüyordu. 

Avukat Buse Naz Güneş, olayın ardından “Yalnızca müvekkilimi değil, dostumu kaybettim” dedi.  

Türkiye’de kadınlar, 6284 Sayılı Kanun gereğince avukat talep edebiliyor. Ancak bilgi eksikliği, fiziki, psikolojik ve ekonomik sorunlar bu hakkın kullanılmasının önündeki en büyük engel.

Kadınların adalete erişimi çoğu zaman gönüllü avukatlar tarafından üstlenilen davalarla sağlanıyor. Bu da kadın dostluğunun ve dayanışmasının bir örneği. Fatma Nur Çelik vakası da gönüllü avukatların çabasını gösteren vakalardan. Uzun zaman Fatma Nur’la çalışan Güneş, süreci anlatırken dayanışmayı öne çıkarıyor: 

“Avukatlıktan önce dostluğumuz vardı. Bu avukat müvekkil ilişkisinde normalde bir durum değil aslında. Tanışıklığımız birkaç yıl öncesine dayanıyordu. Kendisiyle profesyonel bir ilişki kurmadım, arkadaşlık çerçevesinde yürüttük. Devlet kurumlarına başvurduğunda sonuç alamadığı için sesini duyurmaya çalıştı, Savcılığa, sosyal hizmetlere, Aile Bakanlığı’na yaptığı başvurulardan sonuç alabilseydi, herkes üzerine düşen sorumluluğu alsaydı biz hiç tanışmamış olacaktık. Hak mücadelesi sırasında tanıştık.”  

Kadınlar neden bu dayanışma ağlarına muhtaç? Daha önce de bu soruyu sormuştuk. Güneş’e göre kadınlar açmaza sürükleniyor:

“Ne Fatma’ya ne de başka kadınlara uzatılması gereken el uzatılmıyor. ‘Yaptık’ diye yapılan göstermelik yardımlar var. Maddi destek alan kadınların hepsi bilir ki bu yardımlar hayatlarını kurtarmaz, hayatlarını idame bile ettirmez. 

Yardım istenen kurumlar kadınlara gerçekten kötü davranıyor. Üstenci bir dilleri var, aşağılayan, onur kıran davranışlar sergiliyorlar. Gururuna düşkün insanlar da böyle sözlerden etkileniyor. Verilen üç kuruş yardım da burunlarından getiriliyor. 

Fatma Nur da bu örneklerden biri, Kaymakamlık’tan ve Sosyal Hizmetler’den aldığı yardımları dilekçeyle reddetmişliği var. Kaymakamlık’a bir gidişinde ‘Devlet sana bakamaz git çalış’ demişlerdi. ‘Çocuğum küçük’ deyince ‘Anne baban baksın sana, anne baban bakmıyorsa bir şey yapmışsındır, yoksa anne baba çocuğunu bırakmaz’ cevabını almıştı. Fatma Nur İstanbul’un göbeğinde olmasına rağmen ülkenin çok ücra köşesindeymiş gibi yaşıyordu. Okula gittiğinde de, muhtarla konuşurken de, komşularıyla ilişkisinde de hep aynı zihniyetle karşılaşıyordu. ‘Türkiye’nin neresine gitsem böyle olacak’ diye düşünüyordu.”

Bu dayanışma nasıl işliyor? Güneş’e göre, özveriyle:  

“Hukukun işlediği bir düzende bize ihtiyaç olmamalıydı. O yüzden kadınlar devlet kurumlarından sonuç alamayınca küçücük bir çevrede hayatlarını idame ettirmeye çalışıyor. Avukat arkadaşlarımızla beraber, profesyonel sınırı aşarak aile arkadaş çevremizden aldığımız destekle yardım için uğraşıyoruz. Bizim gücümüz bir yere kadar yetiyor. Bütün kurumların sorumluluk alması gerekiyor. Fatma Nur ayı kurtarabilecek kadar geçimini sağlıyordu. Çocuğunun okul masrafları vardı. ‘Devlet okuluna gidiyor, ne masrafı var’ deniliyor. Devlet okullarında da bağış toplanıyor. Okul kıyafetlerini alamadığı bir dönem oldu. İnsanlar yokluk, yoksulluk denildiğinde ne olduğunu anlamıyor, bu kadınların cebinde yol parası bile yok.”

Bu davalara destek veren avukatların hedef hâline gelmesi de bir başka sorun:  

“Şu an olay çok sıcak olduğu için biz de hedef hâlindeyiz. Bakanlığın kendi sorumluluğundan kaçmasını geçtik, açıklamalar bir gözdağına dönüştü. Bizler için de çok zorlayıcı, yorucu. Ben bazı aile üyelerimden fazla Fatma Nur’la görüşüyordum.” 

Bu kadar çaba, bu kadar emek sonunda varılan noktanın karamsarlığı yanında Güneş, Fatma Nur’un vasiyetini hatırlatıyor ve “Kamuoyunun desteğine artık daha çok ihtiyaç var” diyor: 

“Gösterdiğimiz dayanışma sonunda umutla bakabileceğim bir şey yaşanmadı ama tek tesellim bu olayın yankı uyandırmış olması. Topyekün bir mücadele verdik. Bu günden sonra da, Fatma Nur’un, Hifa’nın davasını vasiyet sayıyorum. Onları kaybetsek de bile davalarını bırakmayacağız.”

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Dünyanın dört bir yanında kadınlar 2026 yılında da eşitlik, özgürlük, yaşam hakkı için mücadele ediyor, bambaşka coğrafyalarda aynı dertlere ağlıyorlar. Kadın dayanışmasını ve dostluğunu böylesine benzersiz yapan, asla yalnız olmadığımızı hissettiren, belki de bu değişmeyen duygudaşlık.  

Ursula Le Guin’le bitirelim o zaman:  

“… ister sanat, ister bilim, ister teknoloji, ister şirket yönetimi, ister yatağın altını süpürmek olsun, neye yeteneğiniz varsa onu yapmanızı; size sırf bir kadın yaptığı için bunun ikinci sınıf bir iş olduğunu söylediklerinde cehenneme kadar yollarının olduğu yanıtını vermenizi ve eşit işe eşit ücret kazanmanızı umuyorum. Hükmetme ve hükmedilme ihtiyacı duymadan yaşamanızı umuyorum. Hiçbir zaman kurban olmamanızı umuyorum ama başkaları üzerinde erk sahibi olmamanızı da umuyorum. Başarısız olduğunuzda, yenildiğinizde, acı çektiğinizde, karanlıkta kaldığınızda karanlığın sizin yurdunuz, hiçbir savaşın olmadığı ve hiçbir savaşın kazanılmadığı ama geleceğin olduğu, yaşadığınız yer olduğunu hatırlamanızı umuyorum…”

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

Ayça Örer

Editör ve yazar. 1998'den itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıktan sonra 2003 yılından itibaren profesyonel gazeteciliğe geçiş yapan Örer; Kanal D, Anka Haber Ajansı, bianet, Taraf, Radikal, Ot Dergi ve Tuhaf Dergi’de röportajlar, izlenim haberler ve özel haberler hazırladı.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst

HİKAYE

Olgunluktan itaate: Liseyi ne zaman kaybettik?

Farklı politikaları aynı şekilde uygulayarak liseyi kendi başına değer taşıyan bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp üniversitenin bekleme salonuna dönüştürdük. Şimdi çocuklara hangi liseye gireceklerini soruyoruz; dört yıl sonra da hangi üniversiteyi kazanacaklarını soracağız. Déjà vu! Peki üniversite, bu bekleyişin sonunda başlayan bir başka bekleme odası olmasın?

Metin V. Bayrak

·

19 Tem 2026

Olgunluktan itaate: Liseyi ne zaman kaybettik?
AngstAngst

HİKAYE

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Pelin Cengiz

·

12 Tem 2026

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?
AngstAngst

HİKAYE

İlk şakayı kim yapar?

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Sinem Dönmez

·

10 Tem 2026

İlk şakayı kim yapar?
AngstAngst

HİKAYE

'Öğrenme kaybı': Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?

Asıl öğrenme kaybı, çocuğun bedeninden, akranlarından, oyundan, doğadan, sıkıntıdan, evin gündelik işlerinden, kendi iradesinden, hayatın beklenmedik karşılaşmalarından kopmasıdır. Çocuklar yaz tatilinde öğrenmeyi kaybetmez. Biz öğrenmeyi okul sanma yanılgımız yüzünden, çocukların hayattan öğrendiklerini görme yetimizi kaybederiz.

Metin V. Bayrak

·

05 Tem 2026

'Öğrenme kaybı': Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?
AngstAngst

HİKAYE

Can sıkıntısının ölümü: Sahi bizim boş zamanımız nereye gitti?

Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Peki ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryoları neler ve markaların iletişim faaliyetleri bu senaryolara göre nasıl şekillendirilmeli?

Cem Arıdağ

·

03 Tem 2026

Can sıkıntısının ölümü: Sahi bizim boş zamanımız nereye gitti?