Aynı beyin aynı ses, bir tat alamıyorum

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
“Kulağa hoş gelen her tür müziği dinlerim" klişesiyle çok karşılaşmışızdır ama “Hiçbir şey kulağıma hoş gelmiyor” diyen biriyle karşılaşmamız zor. Müzikle kurduğumuz derin bağ, onu algılayışımız ve anlamlandırışımız üzerine düşündüğümüz "Müziğin Etkisinde"de bu hafta müzikten hoşlanmayanlar; müziğin evrensel dilini konuşmayanlar var.
Amüziya: “Bir İtalyan operası seyretmeye çalışmıştım da en sonunda acıyla ve ıstırap içinde kalabalık sokakların en gürültülü yerlerine koşmuştum. Takip etmek zorunda kalmadığım seslerle çevreliyorum kendimi… Gündelik hayatın dürüst, kendinden başka bir şey olmaya çalışmayan sıradan seslerine sığınıyorum. Sözcükler başka, sonu gelmez bir ses saldırısına maruz bırakılmak başka…” Charles Lamb, 1823 tarihli Essays of Elia kitabında, yaşadığı amüziyayı böyle anlatıyor.
Farklı çeşitleri olan amüziya; ses perdelerini, ritimleri ayırt edememe ve müziği “müzik” olarak deneyimleyememe anlamına geliyor. Amüziya yaşayan kişiler için melodiler artık müzik olmaktan çıkar; rahatsız edici, düzensiz seslere dönüşür. Bu durum doğuştan gelen bir anomali olabileceği gibi, beyindeki lezyonlar gibi hasarlar sonucu sonradan da edinilebilir. Müziği algılamak, beyinde sesin ve zamanın algılanışı, çözümü ve bileşimiyle ilgili olduğu için beynin birçok alanından kaynaklanabilecek amüziya biçimleri var.
Bunu kültürel ritim duyarsızlığıyla karıştırmamak gerek. Psikologlar Erin Hannon ve Sandra Trehub’ın bebeklerin ritim algısı üzerine yaptığı araştırmada; altı aylıkken farklı ritim çeşitlemelerini ayırt edebilirken 12 aylık olduğumuzda algı kapsamımızın daraldığı ve kültürümüzle bağlantılı, daha önce duyduğumuz ritimleri daha kolay fark ettiğimiz ortaya çıkıyor. Kültürümüz ve tercih ettiğimiz müzikler, belirli dizilimleri diğerlerine göre daha uyumlu bulmamıza yol açıyor.
Amüziyaya geri dönelim. Julie Ayotte, Isabelle Peretz ve Krista Hyde’ın 2002 tarihli makalesinde, amüziyanın sadece müziği işlemekle ilgili bir nörogenetik bozukluk olduğu, konuşma ve çevresel sesleri algılama üzerinde bir etkisi olmadığı belirtiliyor. Fakat yine Peretz, Yun Nan ve Yanan Sun’un 2010 tarihli araştırmasında, kelimelerin farklı tonlarda okunduğunda anlam değiştirdiği Mandarin gibi tonal dilleri konuşanlarda, amüziyanın dil yeterliğine de olumsuz etki ettiği bulunmuş. Dünya nüfusunun %4’ünde görülen amüziyanın bir tedavisi de yok.
Müzikal anhedoni (müzikten keyif almama): Müzikal anhedoni yaşayan bireyler, amüziyadaki gibi müziği algılamaya dair bir sorun yaşamıyor; sadece müzik onlarda olumlu bir duygusal tepki oluşturmuyor.
Dopamin meselesi: Müzik dinlediğimizde, beynimizdeki ödül merkezi çalışıyor ve dopamin salgılıyor. Dopamin sayesinde kendimizi iyi hissediyoruz ve müzik dinleme eylemini hayatımız boyunca tekrar tekrar gerçekleştiriyoruz. Yani beynimiz, müzikten keyif almak üzere evrilmiş. Müzikal anhedoni yaşayanlarda ise, beynin işitme ve ödül merkezleri arasında böyle bir ilişki kurulmuyor.
Aynı kulaklığı paylaşamayanlar: Dünya nüfusunun %3 ile %5’inde görülen müzikal anhedoni, amüziya gibi bir bozukluk değil. Ömür boyu da sürebiliyor, travma sonucu ya da depresyonun bir belirtisi olarak da ortaya çıkabiliyor. Müzikal anhedoninin en büyük olumsuz etkisi, sosyal bağlar kurmayı zorlaştırması. Arkadaşlarınızla, sevgililerinizle birbirinize gönderdiğiniz şarkıları, birlikte gidilen konser ve festivalleri, kulaklıklarınızı takıp zihninizde klipler çekerek yürüdüğünüz yolları, doğum günlerini, partileri, maçları, kutlamaları düşünün… Müzikten hiçbir keyif almayan biri için buralarda bulunmak zor ve yabancılaştırıcı olsa gerek. En azından artık müziği sevmediğini söylediğinde tuhaf karşılananların elinde bilimsel bir açıklama var.
Kaynakça:
Sacks, Oliver, Müzikofili - Müzik ve Beyin Öyküleri, Yapı Kredi Yayınları, 2014
Please do not stop the music or do stop the music I do not really mind, The Atlantic, 2017
What it feels like to get no enjoyment from music, Vice, 2019
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Müzikten zevk almayanlar, aşkı konuşanlar, Christian Petzold'un Undine'si; Çanakkale Bienali ve yeni çıkanlar
02 Eki 2020

YAZARLAR

Artemis Günebakanlı
Duende müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Duygularımızı düşünmekle onları ifade etmek arasında sandığımızdan daha uzun bir mesafe var. Hatta bazen düşünmek, ifade etmenin alternatifi hâline geliyor. İnsan kendi zihninde o kadar uzun zaman geçiriyor ki başkalarıyla konuşmak zorunda kalmıyor. Ergenlikte bütün bunlara bir de başkalarının ne düşündüğüne dair hassasiyet ekleniyor. Kendini ifade etmekte zorlanan ergenler için üç kitap.

Ben Affleck’in yönettiği ve başrolünü üstlendiği Animals, bir çocuğun kaçırılması üzerinden sınıfsal ayrıcalığı, ırksal önyargıları ve bir insan hayatına biçilen değeri sınıyor. Filmin yıldız oyuncularla dolu kadrosundan Ben Affleck, Kerry Washington, Adriana Paz, Luis Gerardo Méndez ve Gillian Anderson’a bağlanıp filmden hareketle önyargılar, ayrıcalıklar ve kriz anlarında empati kurmanın sınırları üzerine konuştuk.

Hitay Vakfı Kurucu Başkanı Emin Hitay’ın 2013’te üç sanat öğrencisini Art Basel’e götürerek başlattığı genç sanatçı destek programı, bugün sekiz ülkeden öğrencileri buluşturan uluslararası bir yarışmaya dönüştü. Emin Hitay’la bir sanatçıya ilk fırsatı vermenin ötesine nasıl geçilebileceğini, uluslararası görünürlüğün sınırlarını ve Türkiye’de gençlerin sanatsal üretimini sürdürülebilir kılmanın yollarını konuştuk.

İstanbul Modern’in yeni koleksiyon sergisi Aynı Mavinin Altında, Türkiye sanat tarihini geçmiş ve çağdaş üretimler arasında yeniden düşünmeye açılan canlı bir alan olarak ele alıyor. Serginin eş küratörleri Çelenk Bafra ve Deniz Pehlivaner ile bir müzenin sanat tarihini nasıl yeniden yazabileceğini, imkan ve olasılıkların neler olduğunu konuştuk.

Kieślowski kendisini agnostik olarak tanımlar. "Dekalog" gibi, On Emir’i doğrudan çıkış noktası alan bir eser yaratmasına rağmen Katolik öğretisini filmlerinin ahlaki otoritesine dönüştürmez. Kendi anlatımında da gördüğümüz gibi, ahlaki dünyasının oluşumunda Katoliklikten çok, bağımsız düşünme deneyimi belirleyicidir; “etik” kavramının tacı, onu hak eden krala, maneviyata iade edilir.




