Ayvalık Uluslararası Film Festivali: Ayvalık’ı farklı kılan nedir?

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Ayvalık bana iyi geliyor. Yıllardır, festival dönüşü yazdığım yazılara aynı cümleyle başlıyorum; bu yıl da değişmedi. Geçen hafta, altıncı kez Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin büyüsüne kapıldım. Sahildeki bir günbatımında, yaptığım işi neden sevdiğimi hatırlatan onlarca insanla sohbet ederek, ardından yıldızların arasında hep birlikte film izleyerek açılan festival, bir hafta boyunca film gösterimleri, söyleşiler, salonlardan sokaklara taşan sohbetlerle devam etti.
Festival seçkisindeki birçok filmi İstanbul Film Festivali, MUBI Fest ve Saraybosna Film Festivali’nde izleyip gelmenin rahatlığıyla, normal bir tempoda hit filmlerin arasında kaçırabileceğim ya da izlemeye alışık olmadığım türlerdeki filmlere şans verebildim. The Beloved, Dua, Everytime, Fatherland, Hen, Hope, The Invite, Kurtuluş, Resurrection, Rose, Queen at Sea, Shame and Money, Silent Friend ve Teenage Sex and Death at Camp Miasma, önceden izlememiş olsam bu yazıda geniş yer bulacak filmlerden olabilirdi.

The Diary of a Chambermaid
Önceden izlediğim filmlerin açtığı bu boşluğu hem festivalin alışılmış rotamın dışına çıkan seçkileriyle hem de Ayvalık’ta ilk kez karşılaştığım filmlerle doldurdum. Önce ikincilerden kısa kısa söz edeyim:
- Pedro Almodóvar’ın, bir yönetmenin yaratıcılık ve etik üzerine iç hesaplaşmasını film içinde film aracılığıyla anlattığı Bitter Christmas, bu meseleler için pek yaratıcı bir yol bulamıyor. Gözlere bayram ettiren bir striptiz sahnesi dışında beni hiç tatmin etmedi.
- Gregg Araki’nin, genç bir adamla birlikte çalıştığı sanatçı arasındaki güç ilişkisini anlattığı I Want Your Sex, yönetmenin diğer filmlerine göre çok daha ana akım hissettirse de sinemasının hiç yaşlanmadığını gösteren canlı, dinamik ve çok eğlenceli bir film. Olivia Wilde’ın kendi yönettiği The Invite’ta göremediğim oyunculuk yeteneğini burada gördüm.

I Want Your Sex
- Radu Jude’nin, Romanyalı bir kadının Fransız bir aile yanında çalışmaya başlamasını konu alan The Diary of a Chambermaid, Avrupa’nın göçmenlere bakışındaki ikiyüzlülüğü yine şaşırtıcı anlatı ve biçim tercihleriyle ele alıyor. Jude sinemasının nereye gideceğini kestirememeyi seviyorum.
- Volkan Üce’nin, Belçika ve Türkiye’de cenaze işi yapan insanların peşine düştüğü belgesel 2m², örneklerini daha çok Nordik sinemada gördüğüm ölümle mizahı yan yana getirme cesaretinin bizim kültürümüzde ve sinemamızda gayet mümkün olduğunu gösterdi.
- Gabe Klinger’ın, São Paulo’da kendi şarap barını açmak isteyen bir sommelier’yi izlediği Isabel çok iyi bir film sayılmasa da beni São Paulo’ya gidip yerel Brezilya şaraplarını tatmaya gerçekten heveslendirdi.

Harika Çiçekler
Sessiz filmler, canlı müzik ve yeniden bulunan renkler
Geçen yıl gösterilen "Bir Zamanlar Avrupa / The Brilliant Biograph: Earliest Moving Images of Europe (1897-1902)" seçkisini piyanist Daan van den Hurk’ün canlı müziği eşliğinde izlemiştim. Filmlerden sonra sessiz sinemaya eşlik etmenin nasıl bir iş olduğuna dair anlattıkları da gösterim kadar aklımda kalmıştı. Bu yıl programda yine erken dönem sessiz sinemaya ayrılmış bir seçki görünce izlemek istediğimden emindim.
Harika Çiçekler / Fantastic Flowers, 1906-1920 yılları arasında üretilmiş, renklendirilmiş kısa filmleri biraraya getiriyordu. Bu kez görüntülere müzik küratörü Kornelia Binicewicz dj performansıyla eşlik etti. Rengarenk seçkiye beklenmedik ölçüde yakışan müzikleri kadar, Eye Filmmuseum’dan Elif Rongen Kaynakçı’nın sunumu da gösterimi benim için özel kıldı. Geçen yıl kendisini dinleme fırsatı bulamamıştık; bu kez eski film kopyalarındaki renkleri, daha önce yapılmış restorasyonlarda kaybolan ayrıntıları ve yeni dijital restorasyonların sonuçlarını yan yana görürken sinema tarihine bakışım biraz daha açıldı. Özellikle elle uygulanan renklerin taşmasını ya da kimi yerlerde eksik kalmasını birer “hata” diye silmek yerine, o filmlerin nasıl üretildiğini gösteren izler olarak koruma fikri aklımda kaldı. Ayvalık’a artık her yıl yalnızca yeni filmler izlemek için değil, yüz yılı aşkın geçmişi olan filmleri yeniden görmeyi öğrenmek için de dönmek isteyeceğim galiba.

Iron Boy
Animasyonlar: Beni kim, nasıl ağlattı?
İki yıl önce animasyon Memoir of a Snail, Ayvalık’ta izlediğim en iyi, beni en çok ağlatan film olmuştu. Bu yıl ise festival bu deneyimi “Mumyaların Hayal Görmeye Gittiği Yer” seçkisiyle başlı başına bir bölüme dönüştürdü. Tamamı yetişkin animasyonlarından oluşan bu bölümdeki altı filmden dördünü izledim ve bu bölümün kalıcı olmasını tüm kalbimle istiyorum. Bu dört film bana animasyonun neler yapabildiği kadar, bir hikayenin duygularımla nasıl ilişki kurduğunu da tekrar düşündürdü.
Sadece bu bölümdeki değil, festivaldeki favorim, Louis Clichy’nin Iron Boy’u oldu. 1980’lerin Fransa kırsalında yaşayan ve dik durabilmek için demir bir korse takmak zorunda olan 11 yaşındaki Christophe, bir yandan babasının beklentileriyle, bir yandan da çevresinin onu farklı kılan şeye bakışıyla uğraşırken müzikte ve yeni bir arkadaşlıkta kendine başka bir yol buluyor, çiziyor. Filmin o farklılığı bir süper güce dönüştürdüğü anlar en çaresiz, en öfkeli anlar aynı zamanda; ortaya çıkan güç kadar onu açığa çıkaran acı da hissediliyor. Büyümek, kendini kabul etmek ve babayla hesaplaşmak üzerine bu kadar iyi yazılmış, bu kadar iyi çizilmiş bir film karşısında paramparça oldum.
2023’te Ayvalık dönüşü yazdığım bir yazıda sinemanın duygularımızı manipüle etmesi üzerine düşünmüştüm. Iron Boy bana o soruyu yeniden sordurdu. Evet, ağladım; ama film beni gözyaşına zorladığı için değil, Christophe’la kuvvetli bir empati kurabildiğim için. Ağlamayı kolay bir etki olarak görmeyen, önce hissettirmeyi başaran bir film bu; bir büyüme hikayesi, bir farklılıklarınla barışma hikayesi ve bir “baba sorunları” filmi… Kısacası sanki benim için yapılmış.

In Waves
In Waves’i ve Tangles’ı izlerken de ağladım. İlkinde kanser olan bir sevgili, ikincisinde Alzheimer hastalığıyla yüzleşen bir anneydi gözyaşlarımın kaynağı. İki filmin de gözyaşı döktürmek için elindeki bütün imkanları seferber ettiğini hissettim; Iron Boy’daki kadar kendiliğinden bir duygu değildi benimki. Yine de ikisini de yalnızca buna indirgemek haksızlık olur. In Waves’in canlı renkleri ve karakterleri, Tangles’ın siyah-beyaz çizgileri arasına sızan renkleri ve karanlığına rağmen koruduğu mizah bu hikayelerin neden animasyonla anlatıldığını gösteriyordu. Tangles’ın kuir yan hikayesi de benim için ayrıca çekiciydi.
Sylvain Chomet’nin A Magnificent Life filmindeyse tam tersini yaşadım. Marcel Pagnol’ün hayatına, Fransız sinema tarihine ve sesli sinemanın ilk yıllarına dair bir şeyler öğrendim; fakat iyi bir animatörün elinden çıkmış olması, bu biyografiyi animasyon olarak izlemem için yeterli bir sebebe dönüşmedi. Anlattıkları ilgimi çekmediğinde çizimlerine hayran olmak da filmi benim için kurtarmadı.

İsimsiz Eserler Mezarlığı
Yarışmadan çok, yan yana gelmek
Ayvalık’ın sıkça övülen yarışmasız atmosferi, burada ödül verilmediği anlamına gelmiyor. Son dört yıldır “Yeni Bir…” adıyla verilen ödül, bu yıl sponsoru değişince “Kahve İçen Yorulmaz Geleceğin Sinemacıları Ödülü” adını aldı ve İsimsiz Eserler Mezarlığı’nın yönetmeni Melik Kuru’ya sunuldu. Adını her duyduğumuzda kıkırdamamıza neden olsa da ödülün festival içindeki yeri aynı: Sahibi açılış gecesinde açıklanıyor. Sonraki günlerde kimin kazanacağına dair spekülasyonlar yerine filmler hakkında konuşma hevesi öne çıkıyor.
Bu yılın yerli uzun metrajlarını “Orta Sınıflar Nereye Gidiyor?” başlığı altında toplamak da filmler arasında bir konuşma başlatıyordu. Festivalin çıkış noktası, farklı kuşaklardan orta sınıf karakterlerin yaşadığı krizin bu filmlerde tekrar tekrar karşımıza çıkmasıydı. Bölümdeki Sarı Zarflar, En Güzel Cenaze Şarkıları, Bir Arada Yalnız, İsimsiz Eserler Mezarlığı ve Karanlıkta Islık Çalanlar da Ayvalık’a gelmeden önce izlediklerimdendi; hepsi bu yıl izlediğim en iyi yerli yapımlar arasında. Bu kez gösterimlerine girmesem de onları aynı başlık altında yeniden düşünmek, seçkinin filmler arasında kurduğu bağı görmemi sağladı.

Azize Tan, festivalin açılış gecesinde sahnede | Fotoğraf: Ayvalık Uluslararası Film Festivali
Seneye görüşürüz
Ayvalık bana iyi geliyor, evet. Oysa Ayvalık’ta değişen şeyler de vardı. Her festival akşamı yolumuzun düştüğü, gece yarılarına kadar birarada kaldığımız mekan el değiştirmiş, sokak sohbetlerinin yerini başka bir mekanda müzik ve dans almıştı. Yıllar içinde farklı arkadaş gruplarıyla geleneğimiz hâline gelen rakı ve şarap sofralarını kurduğumuz mekanlar artık yoktu.
Festival de büyüyordu: Gösterim mekanlarına şehrin farklı bir ucunda yeni ve geniş bir salon eklenmiş, etki alanı fiziksel olarak da büyümüştü. Önce eski Ayvalık’ı ve onun benim için ifade ettiklerini düşündüm. Sonra yeni insanlarla tanışırken, başka yerlerde buluşurken ve yeni geleneklerin oluşmaya başladığını hissederken fark ettim: Ayvalık Film Festivali, aynı mekanlardan ya da aynı kişilerle tekrarlanan alışkanlıklardan çok daha büyük. Ayvalık’ta yeni geleneklere de yer var. Çünkü ben gelecek yıl da Ayvalık’a döneceğim.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Bazen insanın ihtiyacı, acısına bir cevap bulmak değil, o acının içinde bütünüyle yalnız olmadığını bilmektir. Belki kitapların yapabileceği şey de tam burada başlıyor. Acıyı dindirmek değil, çünkü bazı acılar dindirilemeyebilir. Bir kaybı anlamlandırmak ya da ona teselli olacak birkaç güzel cümle bulmak da değil; yalnızca insanın acısının yanında sessizce bulunmak.

Arkas Sanat ve Centre Pompidou işbirliğinin ilk sergisi “Lumina: Renk ve Işık Sanatı”, 26 Eylül’de Lucien Arkas Sanat Merkezi’nde açılıyor. Beş yıllık işbirliği kapsamında düzenlenecek 10 serginin ilkini ve bu uzun soluklu buluşmayı Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas, Arkas Sanat Direktörü Müjde Unustası ve Centre Pompidou Başkanı Laurent Le Bon’dan dinledik.
25 Eyl 2026

“Verilere dayalı gerçek, muhasebeciler içindir” diyen ve sadece nesnel gerçeği beyazperdeye yansıtmakla yetinen sinema anlayışını aşağılayan Werner Herzog'un çektiği tüm filmlerde, kurgu ve belgesel iç içe geçer. Her bir film projesi, lideri Herzog olan ekibin görevidir ve görev yerine getirilecektir. Görev süresince tüm ekip “dışarıdan gangsterler gibi görünüp, içlerinde papaz cübbesi giymiş azizler gibi” adanmış olacaktır.

Filozof Jonathan Barnes'ın kızı ve İngiliz yazar Julian Barnes'ın yeğeni Camilla Barnes, ilk romanı "Her Zamanki O Öldürme Arzusu"nda İngiltere'den Fransa'ya göç etmiş bir ailenin üç kuşaklık öyküsünü anlatırken zarif ve alabildiğine mizahi bir dil kullanıyor. Barnes’la, bu güçlü edebiyat ve felsefe geleneğinin içinde kendi sesini bulmayı, İngiltere’den Fransa’ya göçü, aile içindeki iktidar ilişkilerini, kuşak çatışmalarını ve yaş almayı konuştuk.

İstanbul kültür ortamının hızlanmaya başladığı dönemde, 2001 yılında kurulan Galerist, 25. yılını "Gönül İşi" sergisiyle kutluyor. Galerist Direktörü Müge Çubukçu ile sergiden yola çıkarak galerinin 25 yıllık hafızası, İstanbul sanat ortamının dönüşümü, sanatçı-galeri ilişkilerinin görünmeyen katmanları, sanat üretiminin güçlü kökleri ve geçmişin yarattığı gelecek üzerine konuştuk.




