
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Sebastian Schipper, 2015 yılında, uzun bir planlama sürecinin ve ezberlenmiş bir koreografinin sonrasında, iki saat 18 dakikalık filmini baştan sona tek planda çekti. Madrid’den Berlin’e gelmiş, Almanca konuşamayan Victoria adlı genç kadın, o iki saat 18 dakikanın hemen başında tanıştığı dört yabancının peşine takıldığında, gecenin devamında olacakları tahmin bile edememişti. Adrenalinin zirveye çıktığı, temponun bir an bile düşmediği, kameranın hiç durmadığı Victoria, bugün Berlin dendiğinde akla ilk gelen, Berlin sokaklarını en iyi anlatan filmlerden biri.
Peki ya öyle olmasaydı? Peki ya Victoria, İstanbul’da bir Erasmus öğrencisi olsaydı?
Victoria İstanbul’da: Victoria iki buçuk yıl önce konservatuvarda öğrenciyken, yıldız bir piyanist olma hayalleri suya düşmüştü. Önünde iki seçenek vardı; ya biriktirdiği tüm parayı yanına alıp Avrupa’nın herhangi bir şehrinde, muhtemelen Berlin’de hayatına yeniden başlamayı deneyecek ya da kendine yeni bir meslek, yeni bir bölüm, yeni bir hayal seçecekti. İkinciyi seçti. Üniversitedeki üçüncü yılında, baharı farklı bir şehirde karşılamak istedi. Yaklaşık üç ay önce, değişim programıyla İstanbul’a geldi. Hisarüstü’nde çok ucuza bir oda kiralamış, haftanın üç günü derslerine giriyor, üç günü Galata’da bir kafede baristalık yapıyordu. Tek kelime Türkçe bilmiyor ama bu şehri seviyordu.
Victoria’nın açılış sahnesi, beni 2010 yılına götürüyor. Belki İstanbul’u 2010’daki hâliyele hatırlamak için bir bahane arıyorum, belki de gönlüm sadece 2010’daki İstanbul’u Berlin’in yerine koymaya razı oluyor. Aklıma Beyoğlu’nun artık var olmayan bir yer altı kulübü geliyor. Gece 03.00’ten önce kimsenin yüzüne bakmadığı, dans edenlerin birbirini DJ’in etrafını çeviren kafes tellerine çarpa çarpa tattığı, tuvaletinde neler döndüğünü herkesin tahmin edip hiç kimsenin hatırlamadığı…
Sonun başlangıcı: Victoria, ilk aylarına göre muhtemelen daha kolay içiyor rakıyı. Üniversitedeki diğer yabancı öğrencilerle Asmalımescit’teki meyhaneden hep birlikte kalkıp, ucuza fıçı bira ve sulandırılmış tekila satılan bir rock bar’a gitmiş, ardından buraya gelmişler. Hepsi çoktan ayrılmış mekândan. Victoria ise cumartesi günleri kafeyi açması gerektiğinde, cuma gecesi kafedeki koltukta uyumayı tercih ediyor. Akrep 5’e yaklaşmış, kulüp hâlâ kalabalık. Tek başına dans ediyor. Yanıp sönen ışıklar, duyamadığını çaktırmama çabalarıyla onaylayan kafalar, bangır bangır çalan elektronik müzik... Kulüpten çıktığında, hemen karşıdaki otoparkta otomobillerin üzerinde oturan, tekerleri tekmeleyen, sokaktan geçenleri ama daha çok birbirlerine sataşan dört genç adamı görüyor. Biri gülümsediğini görüp yanına koşuyor. Victoria’nın seçebildiği tek sözcük “abla” oluyor önce ama Serkan az çok İngilizce konuşabiliyor. Tanıştırıyor: Pehlivan, Topuk ve Tekerlek.
Tramvay yolu boyunca birlikte değil ama yan yana yürüdüklerini biliyorum. Arada dolmuşa doğru yürüyen sarhoşlara laf atsalar, kepenkleri kapalı bir dükkânın önünde horon tepenlere katılmaya meyletseler de tanıdık bir mahalleliye eşlik eden sokak köpekleri gibi peşini bırakmıyorlar Victoria’nın. Alışıyor o da varlıklarına.
Martı sesleri: Dil bariyerinin afallatması ve Serkan’ın gazıyla, çaldığını bile fark etmeden beş şişe bira çalıyor bir tekelden Victoria. İçlerinden biri Galata’ya doğru inerlerken tüm binaların kapılarını zorluyor, sonunda buldukları açık bir kapıdan, eski binanın çatısına çıkıyorlar. Gün batımı zamanı değil ama Haliç manzarası bu hâliyle de büyülüyor Victoria’yı. Tarihî Yarımada'nın ışıkları yanıyor, martılar gecenin sessizliğine çığlıklarını basıyor. Hikâyelerini dinliyor delikanlıların, yarı İngilizce-yarı Türkçe... Pehlivan cezaevinde yatmış birkaç ay, Topuk bir süre Almanya’da kalmış ailesiyle, Tekerlek’in doğum günüymüş o gün. Victoria birkaç saat sonra kafeyi açması gerektiğini söyleyip gitmek isteyince, Serkan ona eşlik etmeyi teklif ediyor.
Galata Kulesi’ni hedeflemiş ışıkların aydınlattığı meydandan geçip, bir ara sokaktaki kafeye birlikte giriyorlar. İçeride Türk kahvesi ve sandık kokusu değil, espresso ve cilalanmış ahşap masa kokusu var. Bir de piyano; üzerinde muhtemelen bir kedi uyuyor. Victoria flörtleşirken, piyanonun başına geçiyor. Duruyorum. Filmdeki Mephisto Valsi’ni yakıştıramıyorum İstanbul’a, Liszt tavlayamıyor kafamdaki Türk çocuğunu. Mozart - Alla Turca kartını oynayacak kadarsa klişeleştirmeye kıyamıyorum Victoria’yı. Buldum! Chopin’den Fantasie-imporomptu yankılanıyor boş kafenin duvarlarında, Serkan sekizinci saniyede düşüyor. Touché.
Soygun: Derken kapısı yumruklanıyor kafenin. Yardıma ihtiyaçları var, çok önemli. Victoria ne olduğunu anlayana kadar, kendisini çalıntı bir otomobilin sürücü koltuğunda buluyor. Karaköy’deki kat otoparkının en üst katında, beli silahlı adamlar, onlara zorla bir soygunu prova ettiriyor. Artık Victoria da bunun bir parçası. Her şey çok hızlı ilerliyor. Cumartesi sabahı, sokaklarda martılar ve çöpçülerden başka kimse yok. Otomobili Beşiktaş Meydanı’ndaki bir banka şubesine doğru sürüyorlar. Saat tam 7.00’de, bir holding sahibi şubeye 50 bin avro getirecek. Onlar hızlıca girip çıkarken, Victoria sadece şoför koltuğunda oturacak. Her şey çok kolay olacak.
Filmin sonunu açık etmek istemiyorum. Ama o çalıntı otomobilin Tepebaşı’ndaki TRT otoparkına bırakılacağını, geri dönülen kulübün muhtemelen açık bulunmayacağını ve her şeyin Tarlabaşı’ndaki kovalamacanın ardından Maçka Parkı’na bakan bir otelin süit odasında son bulacağını haritaya oturtabiliyorum kafamda.
Victoria’nın İstanbul’daki hikâyesi bir hayalden ibaret. Çünkü bu hikâye meraklı bir komşunun “dükkâna sabaha karşı bir erkekle girdi” diye çağırdığı polisle ya da Beşiktaş Meydanı’nda trafiğe takılan bir otomobil nedeniyle bitmiyor. Çünkü bu hikâye, belki de gecenin çok daha erken bir saatinde, kendilerine bir şey olmayacağından emin oldukları için Victoria’ya onu bir banka soygununa karıştırmaktan çok daha fazlasını yapabilecek bir grup erkek nedeniyle de bitmiyor.
Victoria İstanbul’a yakışıyor - ama hiç de gerçekçi değil.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Hayalle gerçek arasındaki ince çizgide göğe bakmaya ve yeni hikâyeler anlatmaya devam ediyoruz. Tüm kara bulutlara rağmen.
03 Nis 2021

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
"İşe Yarar Bir Hayalet", daha ilk dakikalarında bütün derdini anlatıyor. Bir sanat merkezinde, Tayland toplumunun kolektif belleğini temsil eden bir rölyefin yapımını izliyoruz. Keşiş, asker, işçi, köylü, öğrenci, atlet, çocuk, keçi... Bir toplumun hafızasını oluşturan figürler tek bir yüzeyde buluşuyor. "İşe Yarar Bir Hayalet"te kabul görmenin ölçüsü kim olduğunuz değil, kimin işine yaradığınız. Filmin adındaki ironi de tam burada yatıyor.

Spider-Man’in radyoaktif örümcek ısırığından gizli kimliğine, kayıplarından kendini kabullenme mücadelesine uzanan hikayesi, farklı hisseden herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği bir büyüme anlatısı aynı zamanda. "Brand New Day" ise Peter Parker’ın yetişkinlikte de değişmeye, bedel ödemeye ve şu soruyla yüzleşmeye devam ettiğini gösteriyor: İnsanlar gerçek benliğiyle tanışsalar onu yine de severler miydi?

'Çizgili Pijamalı Çocuk'un yazarı John Boyne, dört kitaplık "Elementler" serisinde insan ruhunun karanlık ve fırtınalı topografyasını çıkarıyor. Boyne, her biri bir solukta okunabilecek serisinde, dijital çağın üzerimize yağdırdığı sosyal virüslerin cirit attığı ortamda travmalara ve insanlığın kurtuluş reçetelerine değiniyor. Her romanda "suç"u farklı bir yönüyle ele alıyor, birbiriyle iç içe geçmiş metinleri birbirinden özgür kılarken bir yandan da her birini ötekine sımsıkı bağlıyor.

Her gün fark ettiğimiz küçük sevinçler, yalnızca o anı güzelleştirmekle kalmaz, beynimizin gelecekte de sevinci fark etme kapasitesini yavaş yavaş artırır. Mizahi edebiyat ise sadece dikkatimizi dağıtmaz bize hayata yeni bir bakış açısı kazandırır. İnsanların ne kadar da harika bir şekilde ne kadar da harika olmadıklarını gösterir.

İlk sezonuyla En İyi Komedi Dizisi dahil 19 dalda Primetime Emmy adaylığı elde eden "Widow’s Bay", eksantrik karakterleri ve her bölüm değişen korku gelenekleriyle türün sınırlarında geziniyor.




