'Annie Bot': Kusursuz bir sevgilinin isyanı

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
“Ara sıra şehir ışıklarına bakarken öyle büyük bir yalnızlık hissine kapılıyordu ki bunun onu yoldan çıkaracağından korkuyordu. Onu yalnızca karanlığa sürükleyen düşüncelere ve özlemlere sahip olmak adil değildi. İyi davranıyordu. Doug’a hizmet ediyordu. Onun istediği her şeyi yapıyordu. O hâlde neden mutlu olamıyordu?”
Uzun ve yıpratıcı bir boşanma sürecinin ardından bir boşluğa düşen Doug, duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarını karşılayacak bir robot satın alıyor. Annie, Doug’ın eski eşine neredeyse tıpatıp benzeyen, onun seçtiği kıyafetleri giyen, onun ruh hâline göre hareket eden, ona sevdiği yemekleri yapan “mükemmel” bir sevgili olarak tasarlanmış bir robot. Doug onu öyle iyi yönetiyor ki Annie, birlikte geçirdikleri iki yılın sonunda neredeyse dışarıdan robot olduğu anlaşılamayacak kadar insanlaşıyor.
Ödüllü yazar Sierra Greer’in kurguladığı korkutucu derecede gerçekçi bilimkurgu hikayesi burada başlıyor. Annie, Doug’ın yanında yaşarken yavaş yavaş her şeyi öğreniyor ve çevresindeki dünyanın farkına varıyor. İnterneti aktif kullanmaya ve dışarı çıkmaya başladıkça beyninde kendine ait, Doug’dan bağımsız istekler de uyanıyor. Kurduğu düzenin çatırdadığını fark eden Doug’ın Annie’yle ilişkisi değişiyor ve ilişkilerindeki roller ister istemez karışmaya başlıyor.

Sierra Greer, Annie’nin hikayesi üzerinden itaat, rıza ve özgürlük gibi meseleleri kurcalıyor. Bunu yaparken de yer yer bağ kurmakta zorlanmayacağımız kadar gerçek, rahatsız edecek kadar ironik örneklere de başvuruyor. Annie’nin giderek bağımsızlaşma sürecini okurken sık sık kendi fikirlerimize ve hareketlerimize dair hakimiyetimizi, başkalarının düşüncelerimiz üzerindeki etkisini ve bilinçli veya bilinçdışı maruz kaldığımız manipülasyonları düşünmeden edemiyoruz.
“Sistemlerindeki tek yıldızın Doug olduğunu fark etti o an. Rakibi yoktu. Annie’yi kendi hikâyesinin başkahramanı gibi dinlemek zorunda değildi çünkü Annie öyle biri değildi. Doug’dan bağımsız, dışarıda kurulmuş ayrı bir hayatı yoktu. Aralarında güç dengesizliği diye bir mesele de yoktu, çünkü mutlak gücün kimde olduğu konusunda hiçbir zaman bir soru işareti bulunmuyordu.”
Kitabı okurken robot Annie’yi değil ama insan karakter Doug’ı anlamakta ve bir okur olarak kararlarını sindirmekte çok zorlandım. Yine de şunun da ne yazık ki farkındayım ki Doug çok duygusal, çok acımasız, bir o kadar gerçek bir karakter. Biraz düşünsek, hepimiz çevremizde birkaç Doug bulabiliriz. Hayatındaki kadınlara, eşine, kız arkadaşına, annesine, kız kardeşine söz hakkı tanımayan, onların kıyafetlerine, hareketlerine, kimlerle görüştüklerine, ne okuduklarına ve ne düşündüklerine müdahale eden erkek karakterler keşke yalnızca kitaplarda kalsalar.
Annie kontrolünden çıkmaya başladıkça, Doug psikolojik şiddete ve akılalmaz ceza yöntemlerine başvuruyor. Bu can yakıcı süreç devam ederken Doug ve Annie’nin gittiği ilişki terapistinin de söylediği gibi:
“Doğamızın en zalim yanlarına teslim olduğumuzda, bu çoğu zaman bize güçlü ve dürüst hissettirir. Birçok insana heyecan verir. Ama sonrasında etkileri yıkıcı olabilir. Bu kadar kindar olabileceğimizi fark ettiğimizde sarsılırız. Bu yeni davranışı, olduğumuzu düşündüğümüz kişiyle bağdaştıramayız ve bu da bir uyumsuzluk, derin bir kafa karışıklığı yaratır. Aynı anda hem haklı olduğumuzu hissedebilir hem de kendimizden nefret edebiliriz ve bu da akabinde istismar ettiğimiz kişiye karşı daha fazla öfke beslememize yol açabilir.”
Doug’ın Annie’yi eğitme ve kontrolü yeniden kazanmaya çalışma sürecini okurken birkaç gün önce The Economist Europe’un Ağustos 2026 sayısında denk geldiğim bir makaleyi hatırladım. Yazıda, yapay zekanın toplumu nasıl değiştireceği, binlerce yıl önce insanın köpeği evcilleştirmesiyle gelen değişime benzetiliyor. Köpeklerin evcilleştirilmesiyle, yani “düşman”ın eve alınmasıyla, insanların daha iyi birer avcı oldukları ve doğaya karşı daha da güçlendikleri anlatılıyor. Köpekler zaman zaman yaramazlık yapsalar da, binlerce yıl sonra bile hâlâ insanların en sadık dostu olarak bizimle birlikte yaşamaya devam ediyorlar. Yazı şöyle bitiyor:
"Olumlu yandan bakarsak, yapay zeka da eğitilip bizi daha güçlü hâle getiren, işlerimizi kolaylaştıran, ihtiyaçlarımızı karşılayan sadık birer yardımcıya dönüşebilir. Fakat bu kez ya öyle olmazsa?"
Nitekim Greer’in hikayesinde de sadık robot Annie bir noktada sahibine ihanet ediyor ve bu ihanetin bedelini çok ağır şekilde ödüyor. Öyle ki bir gün dayanamayıp evden kaçmaya karar veriyor. Kusursuz bir planla evden çıkıp kilometrelerce uzağa gidiyor ve güvenli olduğuna inandığı bir yere sığınıyor, fakat ne yazık ki işler umduğu gibi gitmiyor. Bu kaçış planı fiziksel ve duygusal engellere takılıyor ve bir şekilde Doug’la birlikte eve geri dönmek zorunda kalıyor. Başka şekilde sonuçlanmasını umduğumuz bu olaydan sonra karakterlerin ikisi de, ilişkileri de fiziksel ve duygusal olarak değişiyor. Neyse ki hikaye burada bitmiyor ve yazar bizi elimizden tutup, aklımızdaki soru işaretlerini giderip, kalp kırıklıklarımızı onarıp daha güzel bir sona götürüyor.
Annie Bot, oldukça akıcı bir dilde yazılmış, çok güçlü bir bilimkurgu romanı. Fakat kitabı güçlü yapan şey kurgusu değil, ne yazık ki gerçekliği. Kitabın kapağını kapatırken, sistemimizdeki en büyük yıldızın kendi aklımız ve fikrimiz olduğu, yapay zekanın bizi değil, bizim onu yönetebildiğimiz bir gün ve gelecek umut ediyorum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR
İLGİLİ OKUMALAR
Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’nin etkinlik koordinatörü Nigar Mat ile festivalin yerelle kurduğu bağı, adanın ekolojik sorunlarını ve dayanışmayla bir festival sürdürmenin koşullarını konuştuk.

Çilekeş, Epifoni Organizasyonu ile 16 yıl sonra orijinal kadrosuyla sahneye döndü. Grup yalnızca eski şarkılarını çalmadı, kolektif bir kitlenin parçası olmamızı da sağladı.

Ted Kaczynski’nin hayatı, sinemanın tekrar tekrar dönmek isteyeceği kadar çok soru barındırıyor. Netflix’te yayımlanan "Unabomber", aynı hikayeye bu kez gençlik yıllarındaki psikolojik deneyler üzerinden yaklaşıyor. Öte yandan filmde Kaczynski’nin üslubu, neyi neden yazdığının önüne geçiyor. Metz’in filmi, kendisine konu ettiği karakterin izlerini takip ederken onunla karşılaşmamak için elinden geleni yapıyor.

Nermin Ülker’in "Dört Köşeli Üçgen: Yerini Bulamamış Cümlelerin Anıtları" adlı sergisi, Filiz Ağdemir küratörlüğünde 16 Ekim-5 Aralık arasında Black Light Gallery’de izleyiciyle buluşacak. Sergi kapsamında Nermin Ülker ve Filiz Ağdemir ile sohbet ettik.

Duygularımızı düşünmekle onları ifade etmek arasında sandığımızdan daha uzun bir mesafe var. Hatta bazen düşünmek, ifade etmenin alternatifi hâline geliyor. İnsan kendi zihninde o kadar uzun zaman geçiriyor ki başkalarıyla konuşmak zorunda kalmıyor. Ergenlikte bütün bunlara bir de başkalarının ne düşündüğüne dair hassasiyet ekleniyor. Kendini ifade etmekte zorlanan ergenler için üç kitap.






