'İçimdeki Kalabalık'ın yazarı Gamze Güller: İç içe matruşkalar gibi kadınlar

Gamze Güller, uzun bir aradan sonra yeniden basılan ödüllü ilk öykü kitabı "İçimdeki Kalabalık"ta yalnızlık, korku ve tıkanmışlıklara vurgu yapıyor. Her kadın kendi içinde birçok kadını barındırıyor. Her birinin farklı yüzleri var; iç içe geçmiş matruşkalar gibi. Acı, sevinç, korku, yalnızlık ve tıkanmışlıkları hep bir bedenin içinde. Yani hepsinin içinde bir kalabalık var.
'İçimdeki Kalabalık'ın yazarı Gamze Güller: İç içe matruşkalar gibi kadınlar

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İki Orhan Kemal Öykü Ödülü sahibi Gamze Güller'in 2008 yılında yayımlanan ve bu ödülü alan ilk kitabı İçimdeki Kalabalık, ilginç bir nostalji yaşattı. Yıllar içinde iki farklı yayınevi tarafından basılan bu kitap, kapağında yine bir matruşka illüstrasyonu bulunan edisyonuyla Everest Yayınevi tarafından yeni kuşak okurlarıyla buluşturuldu.

  • Usta yazar, Beşinci Köşe adlı öykü kitabıyla 2103'te ikinci kez Orhan Kemal Öykü Ödülü'ne layık görülmüştü. Güller'in 2015 yılında yayımladığı ve saplantılı bir aşka düşen bir kadının hüzünlü hikayesini işlediği En Çok Onu Sevdim adlı bir romanı da bulunuyor. 

Yaklaşık yirmi yıldan bu yana öykülerini kitap-lık, Karşın, Lacivert, Patika gibi edebiyat dergilerinde yayımlayan Güller, aynı zamanda mesleğini uzun yıllar boyunca başarıyla sürdüren bir mimar. Kendisiyle öykülerini, edebiyat anlayışını konuşurken edebiyat ile mimarinin ortak noktalarına da değindik.

'Edebiyat da mimari de hayatı sorgular'

Siz de mimar-yazarlardansınız. Mimarlık özellikle yazı uğraşında bir esin, özgürlük ya da motivasyon sağlıyor mu?

Kesinlikle! Mimarlık yalnızca bir meslek değil; size hayata bakmayı, anlamlandırmayı, sorgulamayı öğretiyor çünkü. Gördüğünü fark etmeyi, onu parçalarına ayırmayı, yeniden birleştirmeyi… Güzellikleri de aksaklıkları da görmeyi. Hayatın içinden yalnızca geçip gidemiyorsunuz, her şeye dikkat kesiliyorsunuz. İstemeseniz de her şeyi görüyorsunuz. Bu da bir anlatma iştahı yaratıyor içinizde. Her ikisi de insanı, yaşam alanlarını ve hikayeleri merkezine alıyor. Mimar boş bir araziye bina tasarlar, yazar boş bir sayfaya hikaye kurar. İki meslek de denge, uyum, oran ve estetik kurallarına dayanır. 

Kurmacanın da bir geometrisi var mı?

Edebi kurgunun katı, zorunlu ve değişmez bir geometrisi yok; ancak pek çok usta yazar eserlerinde simetri, denge ve mimari bir yapı kullanır. Yazmak tasarlamanın biçimlerinden biri. Her ikisinde de hem teknik anlamda sağlam bir yapı kurmanız hem de estetik bir sanat eseri yaratmanız gerekiyor. Sadece güzel ama fonksiyon olarak yetersiz bir yapıyı kullanamadığınız gibi, sadece güzel ama kurgusu dağınık bir yazıdan da keyif alamazsınız. Hikaye, insan zihninin ve duygularının dağınıklığını yansıttığı için bazen daireler çizer, bazen düzensiz ilerler. Yazar çoğunlukla geleneksel kalıpları yıkarak kendi anlatı biçimini yaratır.

Susan Sontag, “Zaman her şey bir anda olmasın, mekan ise hepsi bizim başımıza gelmesin diye var" demişti. Bu tarife katılır mısınız? 

Elbette. Sontag bu sözle insan zihninin ve bedeninin evrendeki ezici bilgi, uyaran ve olay yüküyle başa çıkabilmesi için zamanın ve mekanın birer koruyucu sınır olduğunu anlatır. Zaman, olayları sıraya koyarak aklımızı korur. Mekan ise hayatı bölümlere ayırır ve bizi dünyadan yalıtır. 

Kurmacanın zamanına kendinizi kaptırdığınız oluyor mu?

Olmaz mı, yazmanın en büyülü taraflarından biri de bu. Öte yandan gerçek hayat çok ağır gelince kurmacanın kollarına sığınırız. İyi bir kitap okumak, iyi bir film izlemek rahatlatır bizi. Kendi dünyamızdan bir süre olsun uzaklaşmamızı sağlar. Yazarken başka bir boyutu daha var bunun. Hayatın gerçekliğini eğip bükebiliyorsunuz. Kurduğunuz bu yeni evrenin gerçekliği, tasaları, sevinçleri başka. Birden fazla hayat yaşamanın en güzel yollarından biri yazmak.

Le Corbusier mekanı "yaşamak için bir makine" olarak tanımlamıştı. Bir makine olarak mekanın öykülerinizde bir karaktere dönüştüğü oluyor mu?

Bir makine nasıl belirli bir görevi kusursuz yapmak için parçalardan oluşuyorsa, mekan da barınma, uyuma, yemek yeme gibi insani eylemleri en rahat ve pratik şekilde sunar. Corbusier burada mimarlığın beş ilkesinden bahseder. Aslında yazıda da benzer ilkelerden yola çıkıyoruz. Her ikisi de insan için tasarlanıyor ve yapısal bileşenlerden oluşuyor. Benim için de mekan yazının ana taşıyıcılarından. Resimlerle, sahnelerle düşünürüm. Her olayın, duygunun ait olduğu bir de mekan canlanır kafamın içinde. Hatta daha uzun anlatılar için planlar, eskizler çizdiğim bile olur. Sinemadaki storyboardlar gibi düşünebilirsiniz bunu. İşin içine mekan girince anlatının ayakları yere basar. Bazen anlatının içinde karakter gibi nefes almaya başlar mekan. Bazen de karakterin duygularına ses olur, atmosferi yaratır, beş duyuyu gerçek kılar.

'Bu romanda kişiler hayal, nesneler gerçek'

Peki ya zaman sizde ne türden etkiler yarattı? Zaman derken yaşanmışlığı, geçmişi ve  anıları kastediyorum...

Çocukluğuma ait anılar zihnimde çok canlı. Belki gerçekte o kadar canlı değiller de ben evire çevire canlandırdım, değiştirdim onları, bilmiyorum. Ama yazarken çocukluk büyük ilham kaynağı benim için. Pek çok öyküme çocukluğuma dair ayrıntıları, hatta o çocuksu duyguları alıyorum. Hatta En Çok Onu Sevdim isimli romanımın ilk sözü “Bu kitapta adı geçen bütün kişiler hayal ürünü, bütün nesneler gerçektir.” Bütün nesneler ya benim ya ailemin geçmişinden. Galiba ne yazarsam yazayım çocukluğumun o saf, güvenli duygusunu arıyorum.

Ya pişmanlıklar, yazamadıklarınız, yazıp keşke olmasaydı dedikleriniz?

Pek yok. Bugün beni ben yapanın geçmişteki seçimlerim ve kararlarım olduğunu biliyorum, bundan memnunum. Yazdığım hiçbir şeyden pişman olmadım, umarım hiçbir zaman da olmam.

Korkunç bir hızla da akıyor zaman. Yetişememe korkusu var mı?

Hayır, bunu da yaşamıyorum. Bir ömre nelerin sığabileceğini biliyorum. Sadece kalan zamanı değerlendirebilmek için daha seçiciyim artık. 

İçimdeki Kalabalık'taki "Nihal mi Acaba?" öykünüzde "Her şeyi hatırlayıp da genç kalmak mümkün mü?" diye soruluyordu. Bu ifade yazarınca açıklanmaya değer bence...

Bu ifadede hatırlamanın iki yüzü var. Biri birikmek, yüklenmek; zamanı tüketmek değil, zamana dönüşmek belki de. Diğeri ise bir uyarıcı; yol tükeniyor, taşıdıklarına dikkat et. Genç kalmak sadece bedensel değil, tüm bu yüklendiklerimize rağmen genç kalabilmek. Hatırlamak bazıları için bir rehberdir. Ancak her şeyi unutmaksızın tutmak, hayatın akışına direnmek demektir. Hatırlamak zamanı tüketmez ama zamanın tükendiğini bize en acı şekilde hatırlatır. Bu anıları neye dönüştürebildiğimiz, bugüne nasıl aktardığımız önemli.

Kitaptaki "Kutu" adlı öykünüz de Black Mirror tadında. Sinema ve diziler kurmacaya ne ölçüde esin kaynağı? 

İyi bir izleyiciyim. Ama özellikle korku-gerilim türünde hiçbir şeyi kaçırmamaya çalışırım. İyisini bulmak ne kadar zordur bilirsiniz. İyi bir şey izlediğim zaman -bu film de olabilir dizi de- içimde bir şeyler kıpırdanmaya başlar. Bu nedenle benzetmeniz beni mutlu etti. 

Senaryo yazarlığıyla ilginiz oldu mu?

İçimdeki Kalabalık ilk öykü kitabımdı; ilerleyen yıllarda aklımdakileri anlatmak konusunda daha da cesaretlendim. Yazıda sinemanın olanaklarından faydalanmayı seviyorum. Buna yardımı olması için senaryo da çalıştım. Sinemadaki mekan, ışık ve kamera açısı gibi unsurlar, yazarların zihninde yeni edebi kurmacaların inşasına zemin hazırlar. Zaman, olay örgüleri ve çatışma unsurları hikaye anlatmayı öğrenmek için yol gösterici olabilir. Dönemsel ve toplumsal değişimi işleyen yapımlar da kurmaca metinlerin ideolojik ve sosyolojik altyapısını besler.

Matruşkadan çıkan kadınlar

İçimdeki Kalabalık'ı, 18 yılda dört ayrı yayınevi basmış. İlkinin ve sonuncusunun kapağında matruşka var. Neden matruşka? 

İlk baskıda kapakta matruşka olsun diye ben istemiştim, bu sefer de istedim, eksik olmasınlar kırmadılar. İki göndermesi var matruşkanın. İlki; bu öykülerin bir kısmını Moskova’da çalışırken yazmış olmam, o dönemin hatırlatıcısı gibi düşünün. İkincisi ve daha da önemlisi ise, orada anlattığım kadınların hiçbirinin tek katmanlı olmaması. Her kadın kendi içinde birçok kadını barındırıyor. Her birinin farklı yüzleri var; iç içe geçmiş matruşkalar gibi. Acıları, sevinçleri, korkuları, yalnızlıkları, tıkanmışlıkları hep bir bedenin içinde. Yani hepsinin içinde bir kalabalık var.

İlk kitabınızı annenize ithaf etmiştiniz. Bu noktaya gelmenize verdiği emeklere şükranın ifadesi mi bu ithaf?

Sadece anneme değil babama da müteşekkirim. İkinci kitabımı da babama ithaf etmiştim. (Yakında onun da gözden geçirilmiş yeni baskısı yayımlanacak.) Bu kitapla annem arasındaki ilişkiye gelince... Yazdığım ilk taslakları annem okudu, cesaret verdi bana. Okuma alışkanlığımın yerleşmesinde de çok katkısı oldu. Evde onu kitap okurken gördüm hep. Onun evdeki bütün kitaplarını okuyup bitirdim önce. Çocukluğumdan beri yazıyorum. Yazdıklarımı onlara okumak beni motive ediyordu. Bir gün bile cesaretimi kırmadılar.  

Aslında bu, bir kuşağın da basit bir tarifi sanırım...

Kesinlikle. İlkokulda büyük bir hevesle şiirler yazıyordum. Annem onlardan birini bana haber vermeden Milliyet Çocuk dergisine göndermiş. 70’lerde sayısız çocuk o dergiyle büyümüştür. Dergiye aboneydim, geldiğinde büyük bir seremoniyle okurdum. Orada bir şiirimi yayımlanmış görmek benim için nasıl bir mutluluktu tarif edemem. 

Ustayı taklit etmekten korkmak

Sevdiğiniz yazarlarla örnek aldığınız yazarlar arasında bir paralellik var mı? 

Her ne kadar ilham verici olsa da her zaman çok sevdiğimiz yazarlar gibi yazmıyoruz. Edebiyatta çok farklı şeylerden tat alabiliyor insan. Bazen konudan, bazen dilden, bazen üsluptan etkileniyoruz. Hepsi birarada etkiliyorsa bizi -ki çok ender oluyor- okumak müthiş lezzetli bir yolculuğa dönüşüyor. Yazar, hayran olduğu kişinin cümle yapısını ve tonunu bilinçsizce veya bilerek benimseyebilir veya sevilen bir yazar, kişinin dünya görüşünü şekillendirdiği için doğal bir esin kaynağı da olabilir. Ama Harold Bloom'un "etki kaygısı" teorisine göre, bir yazar çok sevdiği ve usta bulduğu birini taklit etmekten korkar. Onun gölgesinde kalmamak için tamamen zıt bir yöne gidebilir. Örneğin, polisiye roman okumayı çok seven bir yazar, felsefi metinler kaleme alabilir. Ya da çok sevdiği bir yazarın eserlerinde bulamadığı veya eksik gördüğü unsurları kendi yazısında bir tepki olarak üretebilir. Sanırım net bir yanıt vermek zor. Hem etkileniyoruz, örnek alıyoruz hem de bunun ışığında kendi yolumuz çiziyoruz.

İçimdeki Kalabalık yalnızlığa, yalnızlaşmış ya da yalnızlaştırılmış çaresizliklere, 'sadece geçen hayat'a vurgu yapıyor. Bu temalarla sizin yazı uğraşınız arasında doğrudan bir ilişki var mı?

Bu ayrımı kendim kurarken bir şey fark ettim. Yalnızlık, çaresizlik, tıkanıklık; bunlar öykülerin konusu. Ama "olması gerektiği gibi / istediğim gibi" gerilimi, anlatıcının durumu. Öyküde bu çatışma dışa vuruyor:

"Yaşanması gerektiği gibi, olması gerektiği gibi ve benim istemediğim gibi..."

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Soner Can

Gazetelerin hafta sonu eklerinde, kültür-sanat servislerinde uzun yıllar haberci, yönetici ve yazar olarak çalıştı. Halen sanat edebiyat dergileri için yazarlarla söyleşiler yapıyor, okunmaya değer kitaplara dair yazılar yazıyor.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Altın Portakal'ın ardından: Türkiye sineması nereye gidiyor?

24-31 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali, yarışma seçkisi ve Film Forum etrafındaki tartışmalarla Türkiye sinemasının bugününü, geleceğini ve festivalin prestij iddiasını sorgulamaya açtı.

Emre Eminoğlu

·

02 Kas 2026

Altın Portakal'ın ardından: Türkiye sineması nereye gidiyor?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Norm: The Tale of Norm Macdonald: Şakanın sonunu beklerken

"Norm: The Tale of Norm Macdonald" bazen tanıdık görüntülerin rahatlığına fazla güveniyor, bazı güç soruların üzerinde daha uzun durabilecekken yeni bir şakaya geçiyor. Yine de Norm’la vakit geçirme duygusunu yakalıyor.

Ömer Şentürk

·

02 Kas 2026

Norm: The Tale of Norm Macdonald: Şakanın sonunu beklerken
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Sinopale’nin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla bienalin kentte yarattığı değişim üzerine

İlki 2006'da düzenlenen Sinopale, yirmi yılda Türkiye’nin en uzun soluklu bağımsız sanat oluşumlarından birine dönüştü. Bienalin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla 10. edisyon vesilesiyle biraraya gelerek Sinopale’nin kentle kurduğu ilişkiyi ve yerel bilginin çağdaş sanatla buluşma biçimlerini konuştuk.

Melike Bayık

·

02 Kas 2026

Sinopale’nin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla bienalin kentte yarattığı değişim üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Liz Harris’in solo projesi 'Grouper' üzerine: Müzikte gizem hâlâ mümkün mü?

Amerikalı sanatçı Liz Harris’in solo projesi "Grouper", 4 Kasım’da Fiba Salon İKSV sahnesinde. Sanatçı ile konser öncesi Zoom’da biraraya geldik; günümüz müziğini ve karanlıktan nasıl beslendiğini konuştuk.

Eda Solmaz

·

02 Kas 2026

Liz Harris’in solo projesi 'Grouper' üzerine: Müzikte gizem hâlâ mümkün mü?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Roger Crowley: 'Portekiz'in kurduğu imparatorluk, kendi yoksulluğunun ürünüydü'

Roger Crowley, "Deniz Canavarları" kitabında Portekiz’in küçük bir donanmayla Hint Okyanusu’nda nasıl kalıcı bir imparatorluk kurduğunu, deniz ticaretinin küresel güç ilişkilerini nasıl dönüştürdüğünü ve bu sürecin sömürgecilik tarihindeki yerini anlatıyor. Yazarla küreselleşmenin başlangıç dönemindeki ticaret, askerî güç ve şiddet arasındaki ilişki üzerine konuştuk.

Ömer Çeşit

·

29 Eki 2026

Roger Crowley: 'Portekiz'in kurduğu imparatorluk, kendi yoksulluğunun ürünüydü'