Daimi pozitifliğin zehirli doğası


Sorbonne Üniversitesi BMI Business School İstanbul iş birliği sunar: International Executive MBA Programı Kariyer hedeflerinizi gerçeğe dönüştürmek sizin katılımınızı bekleyen International Executive MBA Programı , geçtiğimiz yıl Türkiye’de bir ilki gerçekleştirmesinin ardından şimdi Eylül 2023 dönemi için kayıtları almaya başladı. Nedir? Dünyanın en köklü ve prestijli üniversitelerinden Paris Sorbonne Üniversitesi 'nin resmî iş okulu olan IAE Paris Sorbonne Business School ve BMI Business School İstanbul iş birliğiyle düzenlenen International Executive MBA Programı , lider yöneticiler geliştirmek için özel olarak hazırlanmış; Université Paris 1 - Pantheon Sorbonne Üniversitesi’nin resmî diplomasına hak kazanmanızı sağlayan; uluslararası geçerliliğe ve tanınırlığa sahip bir İşletme Yüksek Lisans Programı. Neler var? Dijital çağda iş yönetimi ve liderlik becerilerini geliştirmeye odaklanan toplam 14 eğitim modülü + tez / proje çalışmasından oluşan program, Avrupa’dan ve Türkiye’den alanında uzman akademisyenlerin yer alacağı eğitim seanslarının yanı sıra; Türkiye’nin üst düzey yöneticileriyle deneyim paylaşma, yönetim simülasyonları, liderlik / kişisel gelişim koçluk seansları ve takım uygulama çalışmalarıyla güçlendirilmiş bir gelişim yolculuğu sunuyor. Modüllerden ikisinin Paris’te, geri kalanların İstanbul’da gerçekleşeceği program hakkında detaylı bilgi almak ve kayıt yaptıtmak için bu bağlantıyı ziyaret edebilir; liderlik becerilerini iş dünyasında sergileyebilen biri olmaya başlayabilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Giderek güvencesiz, yersiz yurtsuz ve geleceksiz kaldığımız bir dönemde, dünya ve sistem karşısındaki savunmasızlığımızı telafi etmek için daha fazla kendimize yöneldik. Daha önce hiç olmadığı kadar dünyaya bireyin ya da benliğin göz hizasından bakıyor ve neredeyse patolojik düzeyde kendimize ihtimam gösteriyoruz. Psikoloji artık sürekli kontrol edilmesi gereken bir şey haline geldi. Savunmasız kaldığımız için kendi küçük dünyamızı tamamen psikolojikleştirerek sürekli tetikte bekliyoruz. Mutluluk artık çeşitli yollardan satılan bir şeye dönüştü ve artık takıntı haline geldi. Bireyin ya da benliğin bencilce merkezde olduğu kültürel kodlar da kendisiyle beraber çeşitli buyrukları getirdi: mutlu ol, kendine güven, kendini sev, negatiflikten uzaklaş ve pozitif ol. Sonuncusu, yani pozitiflik belki de surat asmanın sağlıklı zihin belirtisi sayılması gereken bir çağda Demoklesin kılıcı gibi tepemizde duruyor.
Söz konusu pozitiflik anlatısı bir dayatmaya da dönüşebiliyor. Hayatı pozitif-negatif gibi sığ ikiliklere sıkıştırıp ilişkilerimizi tek boyutlu değerlendirmelere hapsedebiliyoruz. Bu durum bir çeşit empati yoksunluğuyla da sonuçlanabilir. Etrafımızdaki insanlardan sürekli pozitif olmalarını beklemek, bunu standart bir talep olarak sunmak, bencilce bir ilişkilenmeyi ortaya çıkarıyor. Karşımızdaki kişinin sanki bizden ayrı bir hayatı ya da düzeni yokmuş gibi. Dolayısıyla daimi pozitiflik talebi gerçekçi bir yaşam koşuluna isabet etmediği gibi son tahlilde karşımızdakilere uyguladığımız bir dayatma olarak da işlev görebiliyor.
Biriciklik anlatısı
Son dönemlerin en revaçta pazarlarından kişisel gelişim endüstrisinin başlıca buyruklarından olan pozitiflik, gündelik hayatın en mahrem bölgelerine kadar sirayet etmiş durumda. Kişiye kendini sevmesi, sürekli olumlu düşünmesi ve her türlü sorun karşısında bu formülleri uygulaması dikte ediliyor. Bu perspektifte öznelliğin sınıfsal, cinsiyete ve kimliğe dair nüansları görmezden geliniyor ve neredeyse tamamen kırılgan bir “biriciklik” anlatısı merkeze oturtuluyor. Bu anlayış, öznelliği bütün belirleyenlerden yalıtılmış, yüzer-gezer hislerden ibaret, gerçek dışı bir çerçevede değerlendiriyor. Ancak tüm bunlar insanın ve genel olarak kültürün organizmasına aykırı bir zemine tekabül ediyor.
Fransız sosyolog Jean Baudrillard Tam Ekran kitabında "Pozitif olma durumunun aralıksız üretimi halinde, ürkütücü bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Çünkü eğer negatif olma durumu kriz ve eleştiriyi doğurursa, mutlak pozitiflik de, krizi damıtma yetisi olmadığından, felaketi doğurur. Negatif ve eleştirel öğeleri denetim altında tutan, dışlayan, başından savan her yapı, her sistem, her kitle, tam bir iç patlamaya maruz kalarak bir felaket tehlikesiyle karşı karşıya kalır” diyor.
Yani pozitif kalmayı gündelik hayatımızda nihai bir amaç olarak benimsemek sandığımızdan çok daha sakıncalı olabilir. Öncelikle sadece bu çerçevede yaşayabilecek, tamamen steril varlıklar olmadığımızın farkına varmamız gerekir. Kaçmaya çalıştığımız negatif duyguları devamlı sümen altı ederek kurtulmak bir tarafa, muhtemelen onları daha sonra daha şiddetli şekilde ortaya çıkmak üzere besliyor olabiliriz.
Depresifliği uzatmak
Engin Geçtan yine bu çerçevede önemli bir katkıda bulunur. Geçtan depresif bir ruh haline girdiğinizde, bu durumu hemen kurtulmamız gereken bir şey olarak gördüğümüzde, nasıl olsa sona erecek bir ruh hâlinin süresini uzatmış olabileceğimizi vurguluyor. Yani bizi bu koşullara iten dinamiklerle uğraşmak yerine, onu salt uzaklaşılması gereken bir ruh hali ya da “hastalık” olarak değerlendirmek, bu şeyin hayatımızda daha merkezi bir rol oynamasına sebep olabilir. Üstelik bu tavır yerleşip sürekli bir davranış örüntüsü hâline de gelebilir. Çünkü depresiflik yalnız negatif hissetmek ya da pozitiflikle aşılabilecek basit bir durum olmadığı gibi biz de tek katmanlı varlıklar değiliz. Pozitiflik anlatısının kaçırdıklarından birisi de şu ki insan karmaşık bir varlıktır. Aynı zamanda tamamen tek başına da değildir.
Bu çerçevede Slavoj Zizek’in meşhur videosunda bahsettiklerine değinmekte fayda var. Mutluluğun konformist bir kategori olduğunu belirten Zizek, insanlığın gerçekten istediği ve aradığı şeyin mutluluk olmadığını belirtiyor. Ona göre, yaratıcı bir gayretin içerisine girip bir şeyler yapmak istediğinizde bu tavırda mutluluğun esamesi okunmaz, çünkü o işi yapmaya karar verdiğinizde, her şeyden önce acı çekmeye hazırsınız demektir. Yani daha verimli, daha yaratıcı olmak istediğimiz çabalar sadece pozitif olmakla sürdürülebilir değil, bilakis kendimizi daha fazla acı çekmeye hazırladığımız bir süreçtir. Gündelik hayattan örnek vermek gerekirse, büyük uğraşlarla sonunda yazma aşamasına geçtiğiniz tezinizi sadece pozitif kalarak bitirmeniz olası değildir. O süreç içerisinde yaşadığınız bütün sıkıntılar daha merkezi bir rol oynuyor.
Pozitiflik fantezisi
New York Üniversitesi Psikoloji bölümünden profesör Gabrielle Oettingen çok önemli bir bulgudan bahsediyor. Pozitif düşüncenin performansı engellediğini çünkü harekete geçmek için ihtiyaç duyduğumuz enerjiyi tükettiğini söylüyor. Yaptıkları bir çalışmada, katılımcıların olumlu hayaller kurduktan sonra enerji seviyesinin standardı olan sistolik kan basıncında düşüş gözlemlediklerini aktarıyor. Oettingen pozitif fantezilerin zihinsel bir kandırmacaya da yol açtığını belirtiyor. Bu fantezilerle beraber hedeflerimize sanal bir şekilde ulaştığımız için gerçek dünyada hareket etme ihtiyacını da daha az hissediyoruz.
Yönetilebilir duygular
Tüm bunlardan yola çıkıp artık dayatma hâline gelmiş pozitifliğin sınırlarını iyi kavramamız gerekiyor. Daha olumlu hisler için benimsediğimiz bu tavır önce bir takıntıya daha sonra en kötüsü kendimize dair yıkıcı bir hayal kırıklığıyla sonuçlanabilir. Gündelik hayatımızı tek bir duygunun merkezine yerleştirmek ve gerçek dışı beklentiler etrafında düzenlemek en kötüsü kendi sınırlarımızı görmezden gelmemize yol açabilir. Kirlenmekten ve negatif hislerden kaçmak hikâyemizi de tekdüze bir serüvene indirgiyor. Giderek kırılgan varlıklara dönüşmemizle de sonuçlanabilecek bir süreç söz konusu.
Bu yüzden kendi sınırlarımızın ötesine uzanan, bir fantezi işlevi gören ve tamamen bizi anlık “mood”ların akışkan yapısına sıkıştıran pozitiflik anlayışını tamamen benimsemeyi bırakmamız gerekiyor. Böylece duyguların üzerimizde yıkıcı bir etkiye sahip olmasını engelleyebilir ve onları daha dengeli bir şekilde yönetebiliriz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Pozitiflik bir dayatma hâline geldi ve bunun sakıncalarını anlamamız gerekiyor.
20 Ara 2022

YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Farklı politikaları aynı şekilde uygulayarak liseyi kendi başına değer taşıyan bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp üniversitenin bekleme salonuna dönüştürdük. Şimdi çocuklara hangi liseye gireceklerini soruyoruz; dört yıl sonra da hangi üniversiteyi kazanacaklarını soracağız. Déjà vu! Peki üniversite, bu bekleyişin sonunda başlayan bir başka bekleme odası olmasın?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Asıl öğrenme kaybı, çocuğun bedeninden, akranlarından, oyundan, doğadan, sıkıntıdan, evin gündelik işlerinden, kendi iradesinden, hayatın beklenmedik karşılaşmalarından kopmasıdır. Çocuklar yaz tatilinde öğrenmeyi kaybetmez. Biz öğrenmeyi okul sanma yanılgımız yüzünden, çocukların hayattan öğrendiklerini görme yetimizi kaybederiz.

Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Peki ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryoları neler ve markaların iletişim faaliyetleri bu senaryolara göre nasıl şekillendirilmeli?



