Dededen toruna, Beyoğlu'ndan dünyaya: Zuhal Müzik

İstanbul'da yolu müzikle kesişen hemen herkesin en az bir kez kapısını çaldığı, Beyoğlu'nu Beyoğlu yapan demirbaşlardan Zuhal Müzik. Yakın zamanda markanın üçüncü kuşak temsilcisi Umur Sungurlu, dededen miras bu geleneğe yeni bir yüz kazandırdı. "Dünyanın en iyi 100 müzik mağazası" arasına giren Kanyon şubesinde Beyoğlu'nun altın çağı, yeni müzik sahnesi ve geçmişi geleceğe taşımak üzerine.
Dededen toruna, Beyoğlu'ndan dünyaya: Zuhal Müzik

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

Fotoğraflar: Deniz Sabuncu

İstanbul’un en eski semtlerinden Beyoğlu’nu Beyoğlu yapan kapıların önünden geçip, Tünel’den aşağı savrulun; Şahkulu’na. Zuhal Müzik, Lale Plak’ın hemen yanında konuşlanmış. Dükkanın sahibi Ali Sungurlu. İstanbul’a gelin giden kızı Zuhal’in ayak izlerini soğutmadan, peşi sıra İstanbul’a gelmiş o da. O sıralarda Beyoğlu bambaşka. Sanat var, sohbet baki. 

Markanın üçüncü kuşak temsilcisi Umur Sungurlu, yazılmakta olan bir müzik hikayesinin içine doğuyor. Ataköy’de çocuk, Beyoğlu’nda ahbap oluyor. Damalı Vans giyiyor, sarhoş oluyor; dördüncü duvarın ardını görmeyi deniyor. Ve sonunda kendini yeniden müzikte buluyor, Zuhal’de. 


Kanyon şubesi, Geçen Ocak ayında Amerika’dan NAMM Top 100 Dealer'dan En İyi Mağaza Tasarım Ödülü'yle döndü.

Bugün, rüzgarın bana ayrıca estiğini düşündüğüm Kanyon koridorlarından yürüyerek, onunla buluşmak üzere yakın zamanda "Dünyanın en iyi 100 müzik mağazasından biri" seçilen yeni Zuhal Müzik mağazasına varıyorum. Daha henüz mağazanın önünde salınırken, etkileyici bir merkeze çekileceğimi bilir gibi bir hâl takınıyorum. Konsept mağazası, müzik kompleksini oluşturan akademi ve stüdyoları, profesyonel müzisyen ekibi ve gözün alabildiğince enstrümanla dolu. 

Kanyon mağazası, daha girişinden farklı bir deneyim vadediyor.

Umur ile nezaketli, bol gülümsemeli merhabalaşıyoruz. Zuhal Müzik'e dönüşünü şahane yapan ne varsa konuşmak üzere karşılıklı konuşlanıyoruz. Fikrin akla ilk düştüğü andan başlıyoruz: 

"O yıllarda dedem, Ankara’da, değerli taş, gümüş, antika gibi işlerle uğraşıyor. Dedemin tek kızı, halam, Zuhal, evleniyor ve gelin gidiyor İstanbul’a. Babası da dayanamayıp arkasından İstanbul’a taşınıyor. Ne yaparım, ne yaparım diye düşünürken, eski işinden kalma değerli taşları enstrümanlara işleyerek, aslında sanatını gerçekleştirdiği 20 metrekarelik bir dükkan açıyor."


Zuhal Müzik'in Asmalımescit mağazası.

Nadir bulunanın altını çizer gibi… Dönemi için de epey yenilikçi, enteresan bir tavır. Deden Ali’den sonra ikinci kuşak nasıl ele alıyor markayı?

Dedemin erken vefatıyla birlikte amcam ve babam işin başına geçiyor. Babam, Türkiye 1989 yılında açık ekonomiye geçer geçmez uçağa atlıyor ve çat pat İngilizcesi ile Amerika’ya gidip üç markanın distribütörlüğünü alıyor. Ve böyle böyle günümüzdeki Zuhal Müzik'in temelini atıyorlar.

90’lı yıllarda yaptığınız ilk ithalat da Zuhal Müzik için ikinci metamorfoz aslında.

Bu distribütörlüklerden önce Türkiye’de elektro gitar yok mesela. Ya İncirlik Üssü’nden, Amerikan askerlerinden geliyor da görüyorsunuz ya da kaçak şekilde, tek tük giriyor ülkeye Batı enstrümanları. Türkiye’de müziği, atılan bu gibi adımlarla batılılaştırabildik.

Asmalımescit Zuhal Müzik'te sanat objesi hâline gelen bir Ibanez.

Üçüncü nesil, yapısal bir değişim olarak mağazanın fikrî ve fizikî kısmında bir konsept değişikliğine gidiyor. 2018 yılında sen ve abin Ali’nin imzasıyla başlıyor. Geçen Ocak ayında da Amerika’dan NAMM Top 100 Dealer Ödülleri’nde En İyi Mağaza Tasarım Ödülü ile dönüyorsun. 

Ben kolay aksiyon alabilen biri değilim, o yüzden o yakaladığımız takım ruhu benim için çok değerli. Hangi birimiz ne konuda cesaretlendirilmeye ihtiyaç duyduysak birbirimize destek olduk. Şunu da biliyoruz artık: Yarım asırdır Türkiye'de hizmet veren bir marka olarak risk almadan hiçbir şey olmuyor. Dolayısıyla evet risk aldık ama bu riskin altını doldurmayı başardık. Müzik dolu bir dünya yaratma vizyonuyla çıktığımız bu yolda, bizim için değerli bir ödül ile taçlandırılmış olmak gurur verici. 

Kanyon şubesi, müziğin etrafındaki farklı kültür ve sektörleri tek bir mağazada birleştirmeyi hedefliyor.

Müzikle iç içe olma hâlini eşsiz bir perspektiften yorumlayarak mağazaya yansıtıyorsun. 

Aslında dünyada eşi benzeri görülmemiş bir hikaye kurgulamak istedik: Müziğin etrafında dönen farklı kültür ve sektörleri tek bir mağazada birleştirmek. Neden? Daha çok insana ulaşmak için. Neticede yakın zamana kadar Türkiye’de aileler, çocukları için teknolojiyi önceliklendirirdi. Akıllı oyuncaklar, enstrümanlar ile karşılaştırılırdı. O da cep yakıyor ama en azından ...” denirdiBuraya dilediğiniz bir bahane ekleyin. 

Bu algıyı kırmada önemli bir rolümüz olduğunu düşünüyorum. Müzik ile ilgisi olmayanları da konsept mağazalarımızda ağırlamaya başladık. İlk alışverişinde mağazadan kupayla ayrılan biri, ikinci gelişinde piyano ile ayrılabiliyor. Bir ev kullanıcıları var; bir de profesyonel kullanıcılar var. Bu kadar şube açmamızın sebeplerinden bir tanesi de ev kullanıcılarına ulaşma çabamız aslında.

Kanyon şubesinin geniş kitap seçkisinden...

Birden fazla jenerasyonun kararından etkilenerek bugüne gelebilmiş bir aile işi, bugün kimilerini tek boynuzlu at görmüş kadar heyecanlandırabilir. Bu işi sürdürmek senin yazgın değildi sanıyorum? Günün sonunda seni Zuhal ile çalışmaya götüren ne oldu?  

Mimarlık okuyacağımı düşünerek çıktığım yolu Koç Üniversitesi İşletme bölümünden mezun olarak tamamladım. Üniversite bir bitsin, nasılsa ben yine tasarıma dönerim, derken mezuniyet sonrası oyunculuğumu denemek istediğim bir döneme girdim. Kendimi sahnede iyi hisseden biri olarak bilirdim. Tiyatro eğitimine başladım, iki sene boyunca Çağ Çalışkur'la birlikteydik. Rol yapmamak, olmak üzerine kurulu bir Eric Morris tekniği vardır. Kendimde görmediğim birçok kişisel gelişim yoluna ışık yaktı. İyi ki yapmışım, diyorum. Ama benim de o zaman kendimle barışık olamadığım, kendimi göremediğim noktalar olduğu için oyunculuk kariyerim erkenden bitti. Neyse ki bir müzikal yapma fırsatım oldu. Bir tozunu yuttum o sahnenin. Sonrasında bir ajansa girdim ve Türkiye'deki belli global markaların müşteri danışmanı oldum. 

Ama sonra dedim ki, bu kadar emek harcıyorum. Bunu neden kendi aile işimde yapmıyorum? Bu cumhuriyetin içine doğunca buradan kaçmak, kaçmayı denemek biraz imkansızdı belki de. 

"İlk alışverişinde mağazadan kupayla ayrılan biri, ikinci gelişinde piyano ile ayrılabiliyor."

Sen Zuhal Müzik serüvenine 90’lı yıllarda dahil oluyorsun. Hatıranda neler var 90’larda İstanbul, Beyoğlu’na dair?

Tünel meydandaki mağazamız. Asmalımescit sokaklarının altında, kocaman kanalların, pervanelerin olduğu yeraltı depolarında, korkmadan, tek başıma dolaştığımı anımsıyorum. Babamın, annemin elinden tutup da gittiğimiz gece gezmeleri, Çiçek Pasajı'nda yenilen yemekler… Korktuğumu hatırlıyorum; bana tehlikeli gelirdi. O zamanlar Beyoğlu, karanlık tarafı güçlü semtlerden olarak kodlanmıştı. Rock müzik dinleyicisi aynı zamanda "satanist"ti; alternatif bir açıklaması olamazdı. Uyuyakaldığım Buz Bar sandalyeleri. İçkilerin içine atılan ışıklı plastik buzları hâlâ aklımdan silemiyorum. 

Türk pop ve rock müziğine altın çağını yaşatmış isimlerin yanıbaşında büyüyorsun. 

Belki tuhaf gelecek ama o zamanlarda da müzik cumhuriyetine doğduğunu bilen bir çocuk edasıyla hareket ediyordum. Her boş anımda, koşa koşa dükkana gitmek isterdim. O devasa kilise orgunu unutamıyorum mesela. Sadece o da değil. Her bir enstrüman gözüme uzay üssü oyuncağı gibi geliyordu. En çok hafta sonları dükkana gitmek isterdim ama. Birilerini göreceğim, diye çok heyecanlanırdım. Özlem Tekin’in Kime Ne? isimli ilk albümünün çıktığı zamanlar. 

Şanslı bir çocukluğum oldu. Asım Can Gündüz, amcam gibiydi. Tatillerde Barış Manço’nun anlattığı masallarla uyuyakalırdım. Biraz daha ergen dönemlerime geldiğimde de dinlediğim müzisyenlerle karşılaşmak, onlarla sohbet edebilmek, temas hâlinde olabilmek beni mutlu eder oldu. Bulutsuzluk Özlemi, Koray Candemir, Göksel… Şu an adını sayamadığım onlarca kişi. 

İstikamet: Asmalımescit

Beyoğlu’nun sabırsız bir seyircisi olmaktan çıkıp aktörü olduğun zamanlara gidelim bir de… 

2008’de biriktirmeye başladım en güzel Beyoğlu anılarımı. İçinde sanatın, sanatçının olduğu bir ütopya olarak hatırlıyorum. Beyoğlu’nun altın seneleri… O yıllardan aklıma ilk Wanna geliyor. Wanna, mimar olmak isteme sebeplerimden. Tasarımı, dönemin efsane mimarı Mahmut Anlar’a ait. 11:11 vardı. Sezen Aksu'nun oğlu Mithat Can'ın mekanıydı. Prizmatik bembeyaz bir iç tasarım ve üzerlerinede ışıklandırma, video mapping yapılıyordu. O zamanlar için epey fütüristik bir yerdi. Canlı müzik dinlemek istediğimizde Balance. Naregatsi vardı bir de. Tavanda… Mekanı ters düz etmişlerdi. Oradaki Bubblegum aroması dün gibi aklımda. Bunu düşünmek çok mutlu etti. 


Radarında müzik ile ilgili hangi proje var? Önümüzdeki sezon Türkiye'ye gelecek Addams Family müzikali. 

Go-to karaoke parçan hangisi? Frank Sinatra, My Way. O yoksa Athena’dan Ben Böyleyim. 

Hangi enstrümanlara hâkimsin? Piyano, saksafon, flüt, davul. Gitar ve yaylıları denemedim. Gitarı dinlemeyi çok sevsem de Akdeniz Akşamları klişesinden ötürü çalmaya yanaşmadım. 

Müzikle ilgili tek bir şey yapabilecek olsan, bu ne olurdu? Çok iyi bir şarkıcı olmak isterdim. Binlerce kişinin karşısında çıkıp, şarkıyı hep bir ağızdan söyleyebilmek ve sonrasında alkışla takdir görmek çok tatmin edici olurdu. 

Müzik senin için ne ifade ediyor? Kendini ifade ediş biçimi. Kendini keşfettiği sıralarda, Umur’un, her ergen gibi, kendini beğendirme yolculuğu ile şekil aldı ve dönüşmeye devam ediyor. Farklı personaları, o şarkılarla, üstüne giydiğin bir kıyafet.

Veda ederken...

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

YAZARLAR

Derin Övgü Öğün

Art Writer & Editor.

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

Sanasaryan Han: Vakıftan lüks otele uzanan yüz yıllık mülkiyet düğümü

Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Vartan Estukyan

·

17 Tem 2026

Sanasaryan Han: Vakıftan lüks otele uzanan yüz yıllık mülkiyet düğümü
Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

Ayça Örer

·

29 May 2026

Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu
Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

Gözde Keskin

·

28 Nis 2026

Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?
Kır çiçeğinden kültür çiçeğine: İstanbul kent yaşamında lalenin serüveni

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Gözde Akyüz

·

19 Nis 2026

Kır çiçeğinden kültür çiçeğine: İstanbul kent yaşamında lalenin serüveni
Geçmişe isim koymak: Bizans diye bir devlet var mıydı?

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?

Şerif Yenen

·

10 Mar 2026

Geçmişe isim koymak: Bizans diye bir devlet var mıydı?