Değişen sanat düzeni: Yazıbilim bilen sanatçı
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Dünyayı derinden etkileyen Covid-19 pandemisi günlük hayata pek çok noktada kilit vururken bundan en çok etkilenen alanlardan bir tanesi de sanat oldu. Bilhassa sahne sanatları izleyicisiyle arasına epeyce mesafe koyarken sahne üretimleri sıfıra indi. Öte yandan sergiler ve galeriler de kapanırken plastik ve görsel sanatlar da sanatseverlerle buluşamadı. Bu durumdan etkilenen sanatçılardan bir tanesi de Fransa’da yaşayan ressam Onay Akbaş. 1988’de Paris’te kendi atölyesini kuran Akbaş, o günden beri dünyanın pek çok yerinde sergi açtı. Pandeminin, Akbaş’ın sanatsal üretimi nasıl etkilediği üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.
- Düşünceden gerçeğe: Hayatla sanat arasındaki o çizgiyi ayırt edebilen bir sanatçı profili olmadığını belirten Akbaş; atölyesinde önlük kullanmadığını, resimlerini de günlük kıyafetlerle yaptığını hatırlatıyor. Atölyesini bir doğumhane ya da dökümhane olarak gördüğünü söyleyen Akbaş, kreasyonunda sosyal hayatın ne kadar önemli olduğunu şu sözlerle aktardı: “Atölyem resmin ya da yaptığım işin ilk nüvelerinin atıldığı yer değildir. Ben resimlerimi daha çok teraslarda, kafelerde, çay bahçelerinde, antik kent mekânlarında tasarlarım, çizerim. Yani fikirler orada oluşur. Atölyemde de bunun uygulamasını yaparım. Dolayısıyla koronavirüs günlerinde dışarı çıkma özgürlüğü elimizden alındığı için bir anlamda benim yaşamla-kreasyon denilen yaratma sürecimle ilgili bir bağ kesilmiş oldu otomatik olarak. Dolayısıyla atölyemin bir kısmının uzamı oradadır. Desen ve eskizlerimi dış mekânlarda yaptım, kafelerde, restoranlarda. Türkiye’ye geldiğimde antik kentlerde oranın enerjisini alarak yaptım. Dolayısıyla bu koronavirüs karantina günlerini çok iyi yaşadığımı söyleyemem. Okuma konusunda da çok zorlandım. Bazı arkadaşlarımız çok üretken oldular bu dönemde fakat bende aynı etkiyi yaratmadı açıkçası.”
- Yeni sanatsal profiller: Pandeminin sanatsal üretimler üzerindeki etkilerini sorduğumda Akbaş, resim özelinde yeni yoksul toplum katmanları yaratacağı görüşünde. “Bu ne demek?" diye sorduğumda ise, “İki dünya savaşı arasında o savaşların yarattığı bir romantik bohem sanatçı profili vardı. Bu krizin yaratacağı yeni yoksul tabakalarından birisinin de sanatçılar olacağını düşünüyorum. Romantik sanatçı profilinin geri geleceğini düşünüyorum çünkü onlar yoksulluktan beslenen bir toplum katmanıydı. Bence sanatı bu yönüyle vurabilir, vuracağından eminim çünkü sanatın tüketim biçimi de değişebilir,” cümleleriyle cevap veriyor.
- Dijital çağda sanat: Resimlerin dijital ortamlardaki satışlarına değinen Akbaş, bunun da değiştiğini ve artık insanların internetten daha yoğun resim alabileceklerini söylüyor. Ona göre değişimin bir ayağı da sanatın tüketiminde olacak: “Bu da otomatik olarak sanatı yapma biçimini değiştirecektir. Uzun yıllardır başlamıştı bu. Sanat disiplinleri de değişmeye başlamıştı Burak. Eskiden güzel sanatlar denince heykel ve resmi anlıyorken son 50 yıldır birçok disiplin girmeye başladı. Artık öyle bir aşamaya geldik ki; güzel sanatlar fakültelerini kapatalım ve teknik üniversitelerde 3D teknolojisi, bilgisayar programcılığı hatta yapay zekâ teknolojisi bilen yeni sanatçı/mühendisler yetişebilir diye düşünmeye başladım. Çünkü bu teknolojileri bilmesi gerekiyor çağdaş sanatçının sanki. Biz, hayatımızın ortasında ve göbeğinde bu krizle beraber teknolojinin-dijitalin gerekliliğine inandırıldık. Bu sosyal hayatımızda bir gereklilik olduğu gibi sanat yapım biçimimizde de bir gereklilikmiş. Hatta yaptığımız sanatı sunma biçimimizde de bir gereklilikmiş gibi öne çıkıyor. Zaten bu vardı ama koronavirüs süreciyle çok daha hızlandı.”
- Kabul ve takdir: Tiyatroların kapalı olduğu dönemde toplumun alkışlayacak yeni aktörler bulduğunu söyleyen Akbaş, alkışların salonlardan çıkıp sokaklara taştığını, sağlık çalışanlarına yöneltildiğini söylüyor. Akbaş, sanatın ve hayatın temelinde kabul olması sebebiyle bunun bu şekilde gerçekleştiğini söylüyor ve temennisini dile getiriyor: “Toplumun kendisine yararlı gördüğü aktörlere alkış tutulmaya başlandı. Umarım bir an önce alkışlar tiyatro salonlarına-tekrar olması gerektiği yere döner.”
Onay Akbaş'ın hayatına ve eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu hafta Fatih Sultan Mehmet’in portresini, müzisyen Nick Cave'in kitap listesini, İran’daki yeni yapılaşmayı, BluTV’nin yeni projesini, Paris'te üretimlerine devam eden ressam Onay Akbaş’ın pandemi ve dijital çağdaki sanata bakış açısını ve çok daha fazlasını ele aldık.
19 Haz 2020

YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
İki yıllık aranın ardından geçen hafta sonu İstanbul’a dönen MUBI Fest'in atmosferine ve Cannes’dan taşıdığı dört filme yakından bakıyoruz.

Cormac McCarthy’nin 1985’te yayımlanan büyük romanı "Kan Meridyeni"ni okurken insanın aklına zaman zaman şu tuhaf düşünce geliyor: Belki "Dünya masumdu ve biz onu bozduk" anlatısı baştan beri fazla iyimserdi.

Jane Schoenbrun, yeni filmi "Teenage Sex and Death at Camp Miasma"da slasher alt türünün tüm özelliklerini ters yüz ederek ortaya türün eleştirisini de merkezine aldığı, kitsch estetikle bezeli bir anlatı ortaya koymuş. Ortaya bu eleştiriyi dört başı mamur bir şekilde görsel dünyaya taşıyan ve mizahı elden bırakmayan bir slasher filmi çıkmış.

Paris’te düzenlenen Rock En Seine festivalinin son gününde The Cure, 40 binden fazla kişiye 3 saate yakın süren bir performans sundu. 67 yaşındaki Robert Smith’in sesi, geçen yıllara rağmen daha da güçlü ve bir o kadar kırılgan. Karanlığın, yalnızlığın ve umudun şarkılarını birlikte söyleyen binlerce kişiyle birlikte yazı The Cure’un müziğiyle uğurluyoruz.

Selda Uygur, yeni romanı "Yalvaç"ta iki farklı çağdan tutkularının peşindeki iki kadının özgürleşme öyküsünü ve zaman algısını, benlik ve kişiliklerini korumak için ortaya koyduğu mücadeleyi, iki farklı zaman koridorunda işliyor. Uygur ile zamanın ruhuna ve dair söyleşirken onun hiç değiştiremediği savaşları ve tutkuları, kahramanları Gece ve Livia üzerinden anlamaya çalıştık.



