Dünyaya doğru yürümek: Neden yürümeye sahip çıkmalıyız?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Aşk, acı, özlem, sevinç, kıskançlık, açlık, merak, doğum, ölüm, düşünmek… Yürümek. İnsanlık olarak paylaştığımız, hemen hemen hepimizin bir kez olsun deneyimlediği şeyler üzerine düşünüyorum.
- Aşağı, yukarı, salınarak, sallanarak, aceleyle, merakla, birlikte ve yalnız; ama bir şekilde, yürüyoruz. Sanki yerkürenin devinimini dünyanın bir yerinde, bir yerden bir yere doğru yürüyerek sürekli olarak yaratıyoruz.
Büyük teknolojiler geliştiriyor, hareket etmenin binbir türlü yeni hâlini buluyoruz da yine de evimizden çıkıp yürümeye devam ediyoruz. Çünkü yürümek düşünmek gibi, hissetmek gibi bir varoluş eylemi; kendimizle ve dünyayla ilişki kurma biçimimiz.
İki ayak üzerinde yürüyen insan
İnsan, yürüyen bir hayvan.
“Elimizdeki tek kesin veri, ayağa kalkıp yürümenin, insanlık dediğimiz şeyin ilk alamet-i farikası olduğudur” diye yazar Rebecca Solnit, Wanderlust: A History of Walking kitabında. Her şeyi olduğu gibi yürümeyi de araçsallaştırdığımız modern dünyada bugün atalarımızdan farklı olarak pek çok sebeple yürüyoruz.
Onların neden iki ayağı üzerine kalktığına dair toplayıcılık ve yiyeceğe ulaşma, üreme ve türün devamlılığı gibi sebepler üzerinden geliştirilen teorileri bir yanda dursun; biz bugün düşünmek için, bir yerden bir yere ulaşmak için, kalp sağlığı için, yazmak için, sakinleşmek için, faniliği hissetmek için, keşfetmek için, yağ yakmak için, paylaşmak için, varolmak için, protesto etmek için, biraraya gelmek için, hayata karışmak için, ilişki kurmak için, anlamak için… Yürüyoruz.
Yürümek üzerine düşünmek belki de bu sebeple tarih boyunca pek çok zihnin uğraşı olmuş. Aristoteles'ten Kierkegaard'a, Thoreau'dan Rebecca Solnit'e, Michel de Certeau'dan yürümeyi bugün yeniden düşünenlere uzanan uzun bir hat var. Hepsi farklı yerlerden bakarak aynı basit eylemin başka bir şey yaptığını gösteriyor: Yürürken yalnızca bir mesafeyi kat etmiyoruz; kendimizle, başkalarıyla ve içinde bulunduğumuz dünyayla ilişki kurma biçimimizi de değiştiriyoruz.
'Fasulyenin faydalarına' gelmeden
Tıpkı antioksidan yaban mersini gibi, yürümek de bugün adım sayıları, yağ yakımı, kalp sağlığı gibi pragmatik nedenler üzerinden tabağımıza konuyor.
- Ben ise yürümeyi ne faydalarına indirgemek ne de özlemi çekilen kokulu, lezzetli bir domates gibi romantize etmek istiyorum.
Yürümek, modern hayatın bizden parça parça aldığı bazı temel ilişki biçimlerini yeniden kurmanın basit bir yolu. Bu sebeple onu raftan indirip, her şeyin dijitalleştiği ve birbirinden koptuğu günümüzde, insanın neden yürüyen bir hayvan olduğunu, yürümenin kültürel olarak neden varoluş eylemlerimizden biri olduğunu hatırlamak istiyorum: Yürüme gibi ortak, gündelik, görece erişilebilir bir ismi, şimdi yeniden eyleme dönüştürmenin ehemmiyetine bakmak üzere şehirde yürümeye başlıyorum.
Yürümek (fiil): Kendimizden çıkmak
Yaprakların yeşillendiği ama rüzgarla hâlâ içli dışlı olduğu bir sabah. Ekspresyonist deniz, kendini güneşin renklerine boyamış. Bankta fötr şapkalı, kravatlı, ütülü takım elbisesiyle dimdik oturan bir adam, gözünü kırpmadan denizi seyrediyor. Yanında, aynı ciddiyetle bir şey olmasını beklercesine duran köpeği. Pür dikkat topun peşinde bir çocuk yanlarına doğru koşuyor. Aynı karede kesişmeleri dışında bir temasları yok. Çimenler sulanıyor, bir hanımefendi, aralarından ıslanmamayı aklına koymuş bir şekilde dikkatle geçiyor. Ben de bana ayrılan “yaya yolunu” es geçip çimenlere basıyorum.
Bugün bilinçli farkındalık gibi pek çok pratiğin zihni getirmeye çalıştığı bir hâl var: hiçbir şeye takılıp gitmeyen ama olan bitenin farkında bir gözlemci olabilmek ya da kısaca kendimizden biraz olsun dışarı çıkabilmek. Herkesin kendi hayatıyla meşgul olduğu bir yerde, yürümek, belki de bu hâle gündelik hayatın içinde en olağan akışında yaklaşabildiğimiz eylemlerden biri.
Günümüz dünyasında sürekli kendimize dönük durumdayız: Kendi performansımız, bedenimiz, işimiz, ilişkilerimiz, imajımız, hayatımız… Oysa kamusal bir alanda yürürken etrafımızda sürekli olarak bir hayat yaşanıyor. Düşünceler, fiziksel olarak bir yerlere çarpmaya başlıyor. Dikkatimiz, istemesek bile bir anlığına başka hayatlara, başka hareketlere, başka ayrıntılara değiyor.
- Zihnimizi yaşanmamış ihtimallerden veya yaşanmışı tekrar tekrar oynatmaktan uzaklaştırıp yaşanan ana getiriyor.
Yürümekle düşünmek arasındaki ilişki elbette fazla düşünme ve bilinçli farkındalık gibi kavramları konuşmaya başlamamızdan önceye dayanıyor. Örneğin Aristoteles'in kurduğu Lykeion'un felsefi geleneği, Yunanca peripatein, yürümek, dolaşmak fiilinden türeyen “peripatetik” adıyla anılıyor. Tarihte yürümeyen bir filozofa rastlamak güç ve bunun tesadüf olduğunu pek sanmıyorum.
Düşünmek çoğu zaman kendimizin içine doğru kapanmak gibi düşünülse de filozofların yürüyüşlerinde bunun tersi bir hareket var: Düşünceyi kendimizden çıkarıp dünyaya doğru yürütmek; sonra oradan, değişmiş bir hâlde, yeniden kendimize dönmek. Yürümeyi düşüncenin yalnızca eşlikçisi değil, onun hareket biçimlerinden biri hâline getirmek.
Søren Kierkegaard da şehirde yaptığı yürüyüşlerde, daha üretken düşünebilmek için dikkatini kendisinden başka yöne çevirmeye ihtiyaç duyuyordu. Kendi zihninin içinde dönüp duran düşüncelerden kurtulabilmek için dışarıdaki hayatın dikkatini dağıtmasına ihtiyaç duyduğunu söylüyordu: “Benimki kadar gergin bir zihne tahammül edebilmek için caddeler ve dar sokaklarda karşıma çıkanların dikkatimi dağıtmasına ihtiyacım var.” Üstelik Kierkegaard, duygusal ihtiyaçlar yaratılarak o duygusal ihtiyaçlara hitap eden ürünlerin sürekli olarak pazarlandığı bir dünyada yaşamıyordu.
Kendimizi sürekli izlememiz, ölçmemiz ve geliştirmemiz 7/24 ekranlardan buyurulduğu bir çağda, dikkatimizi kendimizden başka yöne çevirmeye her şeyden çok ihtiyacımız var. Bu yüzden yürümek yalnızca düşünmek için değil, düşüncelerimizin bizim üzerimizdeki hakimiyetinden kısa süreliğine çıkmak ve kafamızı başka yöne çevirmek için etkili bir reçete olabilir.
Yürümek (fiil): Dikkatimize sahip çıkmak
Yürürken bir anda bir binanın cephesindeki dev ekrana bakarken buluyorum kendimi. Ahenkle dans eden saçlarla ilgili bir şeyler anlatıyor. Birkaç saniye önce ne düşündüğümü, neye baktığımı unutuyorum, gözüm dalıp gitmiş. Ekran değişiyor. Dikkatimin benden önce davrandığını fark ediyorum. Şu kedinin döndüğü sokağa sapacağım. Yasemin kokusunu yakalıyor burnum. Dikkatimin direksiyonunun başına yeniden geçiyorum.
Yalnızca kendi zihnimiz değil, günlük hayatımızda neredeyse her şey bize bir şey söylüyor. Reklamlar ne istememiz gerektiğini, sosyal medya başkalarının ne yaptığını, iş hayatı ne başarmamız gerektiğini, algoritmalar neye bakmamız gerektiğini söylüyor. Dikkatimizin nereye gideceğine dair kararların giderek daha fazlası bizim dışımızda veriliyor.
Dijital platformların iş modelinde dikkat ekonomik bir kaynak: Ekranda geçirdiğimiz süre, baktığımız içerikler ve tıkladığımız şeyler ölçülüyor; platformlar da dikkatimizi mümkün olduğunca uzun süre kendilerinde tutacak akışlar tasarlıyor. Sokakta yürümek, kamusal alanların reklam panosuna dönüşmediği o kalan sahalarda, dikkatimizi yeniden seçici ve özgür bir biçimde dışarı çevirmemize imkan veriyor: Bir ağaca, karşıdan gelen birine, denize, bir köpeğin peşinden gittiği topa, kaldırımın kırık bir taşına.
- Dikkat burada bir verimlilik aracı olmaktan çıkıp yürümeyle yeniden kazandığımız bir kapasiteye dönüşüyor: Neye bakacağımıza, neyin peşinden gideceğimize, neyin bizi bir anlığına durduracağına kendimiz karar vermeye başlıyoruz.
Düşünmek için oturduğumuz, kafa dağıtmak için “kaydırdığımız” bir dünyada yürümek, düşünceyi bedene geri veriyor. Dikkatimizi dışarı çevirdiğimizde, düşünce de yalnızca zihnin içinde dönüp duran bir şey olmaktan çıkıp bedenin ve çevrenin etkisine açık hâle geliyor. Yürürken düşünce yalnızca zihnin içinde dolaşmıyor; adımların ritmine, nefese, bedenin mekan içindeki hareketine ve çevreden gelen karşılaşmalara karışıyor. Böylece yürüyerek dikkatimizi bize sunulanın peşine takılmak yerine bedenimizin, sezgilerimizin ve merakımızın yönlendirdiği şeylere verebilme becerisini yeniden kazanıyoruz.
Yürümek (fiil): Ait hissetmek
Şu ricotta-portakallısına bayıldığım dondurmacının karşı kaldırımındayım, dükkan daha kapalı. Güneş tepeye çıkmadan şarküterinin önüne sandalyesini atmış sabah çayını içen esnafla selamlaşıyorum. Geç git, gel uğra tanışıklığımız var. Berlin’le Pide yürüyüşe çıkmış, ufak bir sevgi seli yaşıyoruz. Ayaklarım sokağın kıvrımlarını benden önce biliyor gibi. Hangi köşede bu saatte gölge var, hangi kaldırımın taşı yerinden oynamış, hangi dükkanın önünde kedi uyuyor, biliyorum.
Bir şehri, mahalleyi tanımak haritasını bilmekten çok, yollarını zamanla ayaklara ezberleterek ve tanıdık simaları biriktirmekle oluyor. Bir süre yürüyünce sokaklar yalnızca içinden geçtiğimiz yerler olmaktan çıkıyor; yüzler, dükkanlar, ağaçlar, kaldırımlar ve küçük tanışıklıklar yaşadığımız yer hakkında bilgi biriktirmemizi sağlıyor.
Solnit, yürüyenleri şehrin “uygulayıcıları” olarak tanımlıyor. Ona göre şehir bir dil, yürümek ise bu dili konuşmanın yollarından biri. Şehir, yalnızca içinde bulunduğumuz bir mekan değil; yürüdükçe kullandığımız ve okuduğumuz bir şeye dönüşüyor. Aidiyet de büyük bir “buraya aitim” cümlesinden önce, bu dili kullanmaya başladıkça oluşan bu aşındırmalar ve aşinalıklarla başlıyor.
Kalabalıkların içinde yaşayıp birbirimizle daha az temas ettiğimiz, arkadaşlıkları ve ilişkileri özel alanlara, planlanmış buluşmalara ve dijital ağlara çekildiği bir dönemde, bu küçük karşılaşmalar daha da önem kazanıyor.
- Yürümek, yalnızca ulaşım meselesi değil; şehirle kurduğumuz gündelik ilişkinin biçimini de belirliyor. Aynı dükkanların önünden geçmek, aynı insanlarla karşılaşmak, sokakların değişimini zaman içinde görmek yaşadığımız çevreyi tanımamızı kolaylaştırıyor.
Araştırmalar da yürünebilir şehirlerde komşular arası sosyal etkileşimin daha yüksek olabildiğine işaret ediyor. Böylece aidiyet yalnızca yakın ilişkilerden ya da güçlü topluluklardan değil, aynı sokakta veya parkta tekrar tekrar karşılaşmak gibi düşük yoğunluklu temaslardan da oluşuyor.
Bu çerçevede yürümeyi ve yürünebilirliği savunmak, yalnızlığın giderek arttığı bir dönemde gündelik karşılaşmaların ve bir yere ait hissetme ihtimalinin koşullarını savunmak anlamına geliyor. Yürümek bize yeni bir topluluk icat etmiyor; bir yere tekrar tekrar dönmenin, oradaki insanlarla karşılaşmanın ve zaman içinde aşinalık geliştirmenin imkanını koruyor.
Yürümek (fiil): Kamusal alanda varolmak
Dilimizden aynı harfler sırasıyla ve melodik bir şekilde dökülüyor. Kendi ayaklarımın üzerinde değil de sanki bin kişinin ayaklarıyla birlikte, onlardan güç alarak hareket ediyorum. Ağzımdan çıkan her kelime daha gür, ayağımı yere vurduğumda çıkan ses daha yüksek. Her adımımda birlikteliğin verdiği güvenle, kendi bedenimin sınırlarını aşıp daha büyük bir hareketin parçası olduğumu hissediyorum. Yürüyorum. Yürüyoruz.
Yürümek tarih boyunca politik bir eylem olarak kullanıldı. İnsanlar birlikte görünmek, bir talebi duyurmak, bir alanı doldurmak ve yan yana durmanın verdiği güçle seslerini yükseltmek için yürüdüler. Yürüyen bedenler çoğaldığında, eylemin kendisi de büyüdü: Tek başına atılan bir adım, yüzlerce kişiyle birlikte atıldığında bir gösteriye, bir yürüyüşe, bir harekete dönüştü.
Bu gücün fark edilmesi, yürüyüşlerin yalnızca ifade edenler tarafından değil, onları kontrol etmek isteyenler tarafından da ciddiye alınmasına yol açtı. 19. yüzyıl Parisi'nde Haussmann'ın geniş bulvarlar açarak şehri yeniden düzenlemesinin nedenlerinden biri, askerî birliklerin kent içinde daha kolay hareket edebilmesi ve barikatların kurulmasını zorlaştırmaktı.
- Yani yürümek, yalnızca şehir planlamasının sonucunda gerçekleşen bir hareket değil; şehrin nasıl tasarlanacağını etkileyen politik bir güç de olmuştu.
Rebecca Solnit’e göre de yürümek, tanıklık etmek ve kamusal alanda bulunmakla birlikte düşünülebilecek bir eylem. Wanderlust: A History of Walking kitabında şehirleri hem sembolik hem de pratik bir alan olarak ele alıyor; insanların yaya olarak bir araya gelmesinin, birlikte hareket etme ve kamusal alanda söz sahibi olma kapasitesiyle ilişkisini gösteriyor. Şehirde yürüyen kişi yalnızca bir rotayı takip etmiyor; bulunduğu alanı kullanıyor, görünür oluyor ve orada geçici de olsa bir söz hakkı kuruyor.
Günümüzde politik ifade biçimlerinin önemli bir kısmı ekranlarda yaşanıyor: Bir gönderiyi yeniden paylaşmak, boykot etmek, bir kampanyaya katılmak, konuya kızgınlığımıza dair bir video çekmek… İnsanın ifade biçimlerinin çeşitlenmesi, elbette iyi bir haber. Fakat yürümenin başardığı ve diğerlerinin eksik kaldığı bir şey var.
Bugün pride’dan kadın yürüyüşlerine, iklim eylemlerinden işçi yürüyüşlerine insanların sokakta yan yana gelmesinin nedeni de bu: Yalnızca bir şey söylemek değil, kamusal alanda görünür olmak ve o alanda söz sahibi olmak. Yürüyüş burada yalnızca bir mesaj taşımıyor; mesajı bedensel ve kamusal bir eyleme dönüştürüyor.
Bundan sebep birlikte yürümek, birlikte hareket etmenin ve gerektiğinde alan açmanın biçimlerinden biri. Bir yere ait olmakla orada söz sahibi olmak arasındaki mesafe de burada kapanıyor: Önce o yerde yürüyorsun; sonra orada görünüyorsun; gerektiğinde de “buradayız” ve “burası bizim” diyorsun. Kamusal alanın daraldığı, ifade ve toplanma özgürlüğünün giderek daha fazla sınırlandığı bir dönemde, bedenleri aynı zemine koyarak “buradayız, birlikteyiz ve buradan geçiyoruz” demek, yürümeye olduğu kadar ifade ve kamusal alanda var olma hakkımıza da sahip çıkmak anlamına geliyor.
Dünyayla yeniden ilişki kurabilmenin koşulları
Yürüyorum. Evden çıkıp yeniden dünyaya karışmak ve imkanları kucaklamak üzere.
Dünyanın farklı yerlerinde yürüyüş kulüplerinin çoğalması, Walk NYC, Walk & Talk gibi uygulama ve formatların ortaya çıkmasını yalnızca yürümenin faydalarının daha fazla anlatılmasıyla, ulaşılabilirliğiyle ve üçüncü mekan ihtiyacıyla açıklamak eksik geliyor. Bana kalırsa bunun altında, bir süredir eksikliğini hissettiğimiz bazı şeyleri yürüyüşün içinde yeniden bulma ihtimali var. Yürümeyi yeniden “eyleme geçirmek”, yalnızca yürümeyi değil, onunla birlikte gelen imkanları da geri almak demek.
İşin güzel tarafı, yürümek yeni keşfedilmiş bir çözüm değil. Daha iyi olmak için öğrenilmeyi ve başarılmayı bekleyen uğraşlardan biri hiç değil. Tam tersine, insanın dünyayla ilişki kurmasının en eski biçimlerinden biri. Şimdi ona yeniden dönmemizin nedeni de bu kadar basit: İnsana özgü ortak bir eylemi ve onun gücünü yeniden hatırlamak. Benim içinse yürümeye sahip çıkmak, evden dışarı adım atıp dünyayla yeniden ilişki kurabilmenin koşullarını savunmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Elif Bayram
https://aposto.com

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Konferansı (COP31), Kasım'da Antalya’da düzenlenecek. 2025’te Avustralya'nın bu zirveyi yapması hâlinde masrafların 2 milyar dolara ulaşabileceği belirtilmişti. Türkiye için böyle bir hesaplama yok, ancak İklim Değişikliği Başkanlığı yıllık 563,3 milyon lira olarak belirlenen ödeneğini ilk altı ayda 10 kat aşarak 5 milyar 590 milyon lira harcadı.

Bugün özgünlükten söz ederken yalnızca fikirleri konuşmuyoruz, dili de konuşuyoruz. Çünkü dil, fark edilmeden standartlaşan ilk yer. Önce aynı kelimeleri seçiyoruz, sonra aynı benzetmeleri, ardından aynı düşünceleri... En sonunda ise birbirimize benziyoruz. Yapay zeka milyonlarca metnin ortalamasını çıkararak yazdığı için aynı dili üretiyor. Peki ya biz? Biz de uzun zamandır birbirimizin ortalamasını yaşamıyor muyuz?

40’lı yaşlar, insanın hem zamanın ne kadar hızlı geçtiğini daha çok düşündüğü hem de hayatın sorumluluklarını daha ağır hissettiği bir dönem. Bir yandan yavaşlamak, daha seçici olmak ve zihinsel gürültüyü azaltmak isterken diğer yandan sürekli erişilebilir olmaya, karar almaya ve yetişmeye zorlanıyoruz. Psikoloji araştırmaları ise bu gerilimin yalnızca kişisel bir kriz olmadığını; yaş alma, zaman algısı ve modern hayatın bitmeyen uyaranları arasındaki daha büyük bir çatışmanın parçası olduğunu gösteriyor.

Çalışma hayatında sıcak hava dalgalarına maruz kalınan aylar için talep edilen haklar, Birleşik Krallık’ta “Heat Strike” (Isı Grevi) eylemleriyle karşılık buluyor. Avrupa genelinde henüz bağlayıcılığı olan yasal bir ortak düzenleme bulunmazken Yunanistan, İtalya, İspanya ve Belçika’da "azami çalışma sıcaklığı" yasalarla belirlenmiş durumda. Tarihinin en sıcak yazlarından birini yaşayan Birleşik Krallık’ta sendika ve aktivistler, bu hak için mücadeleyi yükseltiyor.

Pratiklerimizi takip ettiğimiz ve paylaştığımız sosyal uygulamalar, performans toplumunun arayüzleri mi? Duolingo, Strava ve benzeri uygulamalar, yalnızca alışkanlıklarımızı takip etmeyi sağlamıyor; gelişimi görünür ve paylaşılabilir kılarak kimlik kurma biçimimizi de dönüştürüyor olabilir.




