Ezgi Hamzaçebi ile 'Canavarların Vaatleri' üzerine

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Söyleşi: Burcu Dimili
Canavarların Vaatleri sergisi 1 Mart’ta Ezgi Hamzaçebi küratörlüğünde Hara’da izleyiciyle buluştu. Sergi, “canavar” olarak görülen, insan ve insan olmayan bedenlerin, hâllerin temsillerini araştıran on sanatçıyı biraraya getiriyor. Serginin kavramsal çerçevesi, küratöryel yaklaşımı ve eserler üzerine Ezgi Hamzaçebi ile sohbet ettik.
Canavarların Vaatleri başlığı ilk anda güçlü bir çağrışım yaratıyor. Sergi fikri nasıl ortaya çıktı? “Canavar” figürüne yönelmenizin çıkış noktası neydi?
Serginin kavramsal çerçevesi doktora tezime dayanıyor. 2024 yazında Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden Canavarların Vaatleri: Türkçe Feminist Spekülatif Kurmacaya Musallat Olanlar başlıklı doktora tezimle mezun oldum. Bu tezi yazarken bunu bir sergiye dönüştürmenin hayalini kuruyordum. Sanırım doktora gibi yorucu ve kaygılı bir süreci kendim için daha katlanılabilir kılmaya çalışıyordum. Tezi bitirdikten sonra, bu hayalimi dillendirmeye başladım.
Yapı Kredi Kültür Sanat’taki Yeryüzü Halleri sergisinin kamusal etkinlik programı kapsamında Yasemin Ülgen ile yollarımız kesişti. Çalışma alanlarımdan bahsederken sergi hayalimden de bahsettim kendisine. Onun cesaretlendirmesiyle Hara’ya bu sergi önerisi ile gittim. Daha önce hiçbir küratörlük deneyimim olmamasına rağmen, onların bana ve fikrime inanmasıyla mümkün oldu bu sergi.
Canavar meselesine yönelmemde birkaç şey belirleyici oldu. Ben yüksek lisans çalışmalarımdan itibaren insan olmayanların edebiyatta etik ve estetik temsili meselesi ile ilgileniyordum. Eleştirel hayvan ve bitki çalışmalarındaki araştırmalar insanmerkezci yaklaşımın sorunları üzerine ve bunun edebiyattaki tezahürü üzerine düşünmemi sağladı.
Öte yandan, üniversiteye başladığımdan beri kendimi feminist olarak tanımlıyorum. Hangi kadınlık hâllerinin makbul görünüp hangilerinin “aykırı”, “canavar”, “marjinal” göründüğü çocukluğumdan beri kafamı karıştıran bir mesele oldu. Hem akademik hem de kişisel hayatım feminist yaklaşımların içime ektikleri ile şekillendi, şekillenmekte. Cinsiyetçi ve türcü söylemler arasındaki ortaklık da uzun zamandır üzerine düşünüp yazdığım bir konu. Kadının, erkeğin ötekisi olarak konumlandırılırken çoğu zaman hayvan ve/ya bitkiye benzetilerek, kontrol edilemez, anlaşılmaz, dürtüsel, mantıktan uzak vb. biçimlerde ve sıklıkla korku ve büyülenmenin iç içe geçtiği, canavara ilişkin betimlemelerle tarif edildiğini gördüm.

İnsanlık tarihi, insanın kendi sınırlarını çizerken, o sınırların dışında bıraktıklarını canavarlaştırmasının da tarihi olarak okunabilir bence. Günümüzde de, kimin hayatının kıymetli olduğu, kimin ölümünün “makbul” olduğuna ilişkin söylemlerin ve uygulamaların şiddetini artırarak çoğalışına tanıklık ediyoruz maalesef. Sokakta yaşayan köpeklerin toplatılıp barınaklara hapsedilmesine ve sistematik bir biçimde öldürülmesine neden olan, katliam yasası olarak andığımız sözde hayvanları koruma kanununda yapılan sokak hayvanlarına ilişkin değişikliğin 1 Ağustos 2024’te yürürlüğe girmesi ile LGBTİ+’ları hedef alan uygulamaların hız kazanmasının aynı dönemlere denk gelmesi de bir tesadüf değil bence.
Dolayısıyla bu fikir, yüzyıllardır var olan bir olgunun günümüzde çok daha belirgin bir şekilde hissedilmesinin bende yarattığı duygulanımdan doğdu. Bu fikrin bu kadar benimsenip insanları cezbetmesinin nedeninin, güncel politikanın hepimizin hâlet-i rûhiyesine benzer bir etki yaratması olduğunu düşünüyorum.
Sergi, insan ve insan olmayan, canlı ve cansız, doğal ve yapay arasındaki sınırları sorguluyor. Bu eşikte kalma hâli sizin için neden önemli?
Normatif düzen için rahatsız edici olan genellikle “olağanüstü” veya “doğal olmayan” olarak nitelendirilirken dikkat çekici olan canavarın doğanın dışında olmamasıdır. “Daha ziyade, canavar, doğanın içinde yabancı formlar üretme yeteneğinin bir örneğidir.”[1] Asıl “tuhaf” olan, doğanın sonsuz çeşitliliği içine sınırlar çekme çabasıdır. Sergide farklı türler ve haller arasında eşikte kalma hâllerine odaklanmak, pürüzsüzlük, saflık, bütünlük vb. iddialara sahip “insan” tanımının kırılganlığına dikkat çekmek ve dünyanın insandan ibaret olmadığını, insanın diğer türlerle dolanıklılığını anlatmak için önemliydi.
Kusur, mutasyon ve hibritlik sergide birer “sapma” değil, potansiyel olarak ele alınıyor. Bu yaklaşımı biraz açabilir misiniz?
Evrim tarihine baktığımızda, yeni türlerin ortaya çıkışının mutasyonlar, bozukluk, hastalık olarak görülen durumlar sayesinde mümkün olduğunu görüyoruz. Sergideki sanatçıların bazıları yaratıcı süreçlerini, tesadüflere, kazalara, hatalara ve karşılaşmalara dayandırıyor. Bu durumların kendisinde yenilik ve çeşitlilik görüyorlar. Bunu, sergideki işlerden yola çıkarak açabilirim. Örneğin, Zeynep Kılınç bir sanatçı olarak amacının bir iktidar kurup tanrıcılık oynamak değil, tuhaflıklar ve farklılıklar karşısında duyduğu hayreti ve merakı belgelemek ve göstermek olduğunu ifade ediyor.
Sergi kurulum sürecinde, tam da Zeynep’in tarif ettiği türden bir durum yaşadık. Serginin giriş katındaki heykelini, bir motor vasıtasıyla nefes alıp veren bir heykel olarak tasarlamıştı. Motoru gizlemek için onu da keçeden bir heykele dönüştürdü. Ancak, motor maalesef çalışmadı. Biz de Zeynep ile onu kaldırmak yerine, birbirine şeffaf boru ile bağlı iki keçeden heykel olarak sergilemeye karar verdik. Bu şekilde, bambaşka bir çağrışım alanı yaratmış oldu bu iş.

Zeynep Kılınç, Mutatis Mutandis, 2026 | Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
Sergideki bir başka sanatçımız, A. Serkan Aka’nın yaratma pratiği ise büyük ölçüde karşılaşmalara dayanıyor. Kendisi hurdaları topluyor. Bunları toplarken çoğu zaman aklında onunla ne yapacağına dair bir plan olmuyor. Örneğin, serginin alt katında yer alan işi Mırmır’ın ortaya çıkış hikayesi şöyle: Serkan’ın hurdalar topladığını bilen bir tanıdığı, büyük çiviler buluyor ve “Sen kesin bunlarla bir şey yaparsın” diyerek Serkan’a veriyor. Çivilerin kazayla yere düşüp birbirine çarptığında çıkardığı sesler ilgisini çekince, Serkan onların birbirine çarpıp ses çıkardığı bir düzenek üzerine düşünmeye başlıyor.
Bu iş ortaya çıkarken planlanmamış bir başka durum daha yaşanıyor. Çiviler paslı olduğu için, birbirine çarptıkça paslar zemine dökülüyor ve oradaki manyetik alanın da etkisiyle paslar bir yaratık gibi hareket etmeye başlıyor. Yani bu sanatçının en başından planlayıp tasarladığı bir durum değil. Bence sanatçı kendi “mükemmel” tasarısını malzemeye dayatmak yerine, malzemenin olanaklarına ve kısıtlarına teslim olduğunda ve bu tür hesapta olmayan durumları görmeye, duymaya kendini açtığında, ortaya çıkan iş izleyiciye başka türlü görme biçimlerini ve ilişkilenme olasılıklarını gösteriyor. Benim sanattan beklediğim şeylerden biri bu: başka dünyaları, yaklaşımları, ilişkilenme biçimlerini tahayyül edebilmemizi sağlamak.

A. Serkan Aka, Mırmır, 2025 | Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
Sergide heykel, yerleştirme, fotoğraf ve video gibi farklı mecralar biraraya geliyor. Bu medyum çeşitliliği kavramsal çerçeveyi nasıl besliyor?
Ben doktora tezimde canavarlık meselesini tartışırken, bunu birçok farklı açıdan ele almaya çalışmıştım. İncelediğim her bir edebi metinde, canavar figürler farklı kılıklarda karşımıza çıkıyordu. Sergide de, bu çeşitliliği görmek istiyordum. Hayvan, bitki, eşya, kadın, kuir temsillerin her birine yer vermek benim için önemliydi. Sanatçılara karar verirken, uğraştıkları malzemeden tekniklerine, mecralarının ve yaklaşımlarının birbirlerinden farklı olmasına özen gösterdim. Şafak Şule Kemancı, Yaşam Şaşmazer ve Canavar’ın canavar tahayyülleri bitkiler odağında şekillenirken, Lara Ögel, Ömer Tevfik Erten ve Hilal Polat’ın işleri insan-hayvan karışımı figürlere odaklanıyor. A. Serkan Aka ve Zeynep Kılınç’ın işleri, canlı-cansız arasındaki sınırlara ve üretim sürecinin canavarlığına dikkat çekerken, Seçil Epik ve İrem Aydın’ın videosu toplumsal cinsiyet odağında canavarlaştırma söyleminin kendisini bir mesele olarak ele alıyor. Sergideki medyum çeşitliliği ise, canavara yaklaşmanın veya canavarla karşılaşmanın farklı yollarını gösteriyor.
Bazı işler, ziyaretçide dokunma arzusu, bazıları da onu mekanın farklı noktalarından izleme isteği yaratıyor. Kiminde ise seslere kulak kesilmeniz veya anlatılan hikayeyi dikkatle dinlemeniz gerekiyor. Bu durum, canavar teorisinin işaret ettiği birçok şeye temas etmemizi sağlıyor. Canavar sözcüğünün birçok Batı dilindeki karşılığının etimolojik kökenine baktığımızda (Fransızca monstre, İngilizce/Almanca monster, İspanyolca monstruo, İtalyanca monstro), Latince monstrare (göstermek, teşhir etmek) fiilini çağıran canavar figürü, aynı zamanda monere (uyarmak, tehlikeyi haber vermek) ile yakınlığı nedeniyle, yalnızca gözümüzün önündekinin değil, belki de gör(e)mediğimizin bir işareti olarak karşımıza çıkıyor.
Bu bağlamda, sergideki işlerin bir kısmı devasa veya göz alıcı oluşlarıyla kendilerine bakma arzusu yaratırken, çok büyük olmaları onlara tek bir noktadan baktığınızda tamamını bir anda ele geçirememenize de neden oluyor. Bu etkiyi özellikle Şafak Şule Kemancı’nın ve Hilal Polat’ın işlerinde görüyoruz. Bazı işlerde ise, hareket ve ses canavarın veya hayaletin ele geçmez yapısını vurguluyor. A. Serkan Aka’nın işlerindeki hareketin, sesin ve yansımaların düzenini keşfetmeniz için biraz vakit geçirmeniz ve dikkatinizi vermeniz gerekiyor. Seçil Epik ve İrem Aydın’ın videosunda ise, videoyu izlediğimiz yüzey tüllerden oluşuyor. Tüllerin uçuş uçuş yapısı ile videoda anlatılan hikayenin kulaktan kulağa yayılan söylentilere dayanıyor olması, canavarlaştırma sürecinin nasıl bir şeye benzediğini sadece içerikte değil biçimde de hissettirmiş oluyor.

Hilal Polat, Elalem ve Sülalem, 2026
Sergiye ilham veren düşünsel arka planda Donna Haraway’e bir referans var. Bu metinsel ve teorik arka plan sergi kurgusuna nasıl yansıdı?
İnsan merkezciliğe ve geleneksel kültür-doğa ikiliğine karşı mücadele eden Donna Haraway (2008) When Species Meet (Türler Buluştuğunda) adlı çalışmasında, dünyada var olanların, eylemleri dahilinde ve karşılıklı etkileşimden meydana geldiğini söyler. Canlı ve cansız tüm türlerin, özneyi ve nesneyi şekillendiren karşılaşmalar dansının ürünleri olduğunu belirtir. Haraway hayatı paylaştığımız tüm türleri kucaklayacak pozitif bir kelime dağarcığı oluşturmanın önemini vurgulayarak makine, insan ve hayvanı kapsayan “mahlûkat”[2] (critters) terimini kullanır.
“Haraway’e göre modernitenin tehdidi de vaatleri de bedenlerimizin, benliğimizin ve mahlûkatlar da dahil olmak üzere yanıltıcı bir biçimde ‘çevre’ adını verdiğimiz her neyse onun -bazen hayranlık uyandırıcı, bazen şok edici- bu yakınlığında veya ‘kucaklaşmasında’ saklıdır.”[3]
Canavarlar, Donna Haraway'in (1992) "uygunsuz/laşmış ötekiler" (inappropriate/d others) olarak adlandırdığı şeylerdir. Batı tarihini kaydedenlerin çoğunlukla Avrupalı, erkek, heteroseksüel ve insan merkezci olduğu göz önüne alındığında, beyaz olmayanlar, kadınlar, kuirler, insan olmayanlar, bazen erkeklik ve beyazlığın belirli ittifakını doğrulamak için, bazen de düşünce alanından itilmek için kendilerini defalarca canavara dönüşmüş bulurlar.
Kadınsı ve kültürel ötekiler, ataerkil bir toplumda kendi başlarına yeterince canavardırlar, ama birbirine karışmakla tehdit ettiklerinde, tüm arzu ekonomisi saldırıya uğrar. Bu düşünce hattı doğrultusunda, sergideki işlerin bazıları, hangi bedenlerin ve kimliklerin “uygunsuz/laşmış ötekiler” olduğuna dikkat çekerken, bazıları ise insan, hayvan, bitki, makine parçalarından oluşan hibrit bedenler vücuda getirerek, insanın saflık, bütünlük ve özerklik fantezisini yerle bir ediyor.

Lara Ögel, İsimsiz, 2026 | Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
"Canavar" figürünün "insan" kategorisini belirleyen bir işlevi olduğundan söz ediyorsunuz. Bu bağlamda sergi izleyiciye nasıl bir yüzleşme alanı açmayı hedefliyor?
Serginin bir yandan, insanlık tarihinin şiddet dolu bir tarih olduğu, kurduğumuz ve yaslandığımız güvenli alanların kimlerin yokluğu ve görünmezliği sayesinde mümkün olabildiği gerçeği ile yüzleşme alanı açmasını arzu ediyorum. Diğer yandan, ziyaretçinin dünyanın insandan ibaret olmadığı, insanın mutlak özne olmadığı ve insanın varoluşunun dünyadaki canlı ve cansız tüm unsurlara bağlı olduğu fikri ve hissi ile karşılaşmasını; böylece başka türlü ilişkilenme biçimleri ve daha adil dünyalar hayal edebilmesini umuyorum.
Ayrıca, canavar dendiğinde herkesin zihninde başka bir imge, tanım, özellik belirebilir ama serginin birilerinin canavarlaştırılmasında bakışın, işaret etmenin, söylentinin ve hikaye anlatımının nasıl bir rolü olduğu üzerine düşünmek için de bir alan açtığını düşünüyorum.

Şafak Şule Kemancı, İsimsiz, 2026 | Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
Hara’nın mimarisi ve bahçesiyle kurulan ilişki, serginin yerleştirme dilini nasıl etkiledi? Mekan, işlerin üretimini yönlendirdi mi?
Hara’nın mimari dili ve estetiği çok baskın. Mekan, içine hiçbir şey koymasanız da bir sanat eseri gibi kendini hayran hayran seyrettiriyor. Giriş katındaki devasa cam cephe, işlerinin sergilenmesi için karanlığa ihtiyaç duyan sanatçılar için bir dezavantaj olabiliyor, çünkü perde indirmek veya folyo yapmak giriş katındaki aydınlığı tamamen engellemek için yeterli olmuyor.
Örneğin, A. Serkan Aka’nın işleri genellikle karanlık seven işler. Onun giriş katındaki işlerinin olduğu alandaki aydınlık sorununu perdeler kullanarak çözmeye çalıştık. Öte yandan, Hilal Polat’ın havada süzülen heykellerini o camlar sayesinde dışarıdan da izleyebilmek mümkün oluyor. Ben onlara dışarıdan bakma hâlini de çok seviyorum.
Sergideki sanatçıların neredeyse hepsi mekana özgü işler üretti. Mekanın yapısı müdahaleye çok izin vermediği için, işlerin çoğu mekanın olanakları da gözetilerek üretildi. Örneğin, mural sanatçısı Canavar’ın Hara’nın dış alanında bir duvara mural yapmasını arzu etmiştim ben aslında ama dış cephede kullanılan malzeme buna izin vermedi. Yine de ben sanatçıların mekanın olanaklarını iyi kullandıklarını ve mekana oldukça iyi yerleştiklerini düşünüyorum.

A. Serkan Aka, Havada, 2024
“Canavarların vaatleri” ifadesi geleceğe dair bir ihtimali işaret ediyor. Sizce bu sergi, bugünün toplumsal ve politik atmosferine nasıl bir öneri sunuyor?
Toplumsal ayrışmanın çok keskinleştiği dönemlerden geçiyoruz. Ben ziyaretçilerin, bizi birarada tutan veya bizi ayıran kategorilerin, tanımların ve sınırların aslında ne kadar kırılgan olduğunu fark etmelerini arzu ediyorum. Kimseyi dışarıda bırakmadan, dünyadaki her varlık için adalet talep etmenin elzem olduğunu fark edelim istiyorum.
Canavarlara odaklanan sanatın daha etik bir dünya hayal ettirme potansiyeli olsa da, sanata bir kurtarıcı gözüyle bakmadığımı da belirtmeliyim. Sanata ve sanatçıya böyle yüce anlamlar yüklenmesini biraz tehlikeli buluyorum, çünkü sanatta etik ve politik meselelere temas edildiğinde, sanki işaret edilen sorunlar bir anda ortadan kalkmış gibi bir hissiyata kapılabiliyoruz. Bunun oldukça yanıltıcı olduğunu düşünüyorum.
Sanat elbette bir karşılaşma ve diyalog zemini yaratabiliyor (bazen bunu bile yapamayabiliyor) ama mücadeleyi hayatın her alanında örmek zorundayız. Ben canavarların vaatlerini evde, işte, akademide, sanatta ve sokakta mücadeleden vazgeçmeyerek; herkese ve her şeye rağmen, var olmakta ısrar ederek ve adaletsizliğin olduğu her yere inatla musallat olarak gerçeğe dönüştürebileceğimize inanıyorum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.



