Kübra: Anlamak, inanmanın bahanesidir

Geçen ay Yağmur ve Durul Taylan’ın son dizisi "Kübra" Netflix’te yayımlandı. İkilinin sormaktan vazgeçmediği varoluşsal soruların yanında toplumsal eleştirileri de dizinin temel temasını belirliyor.
Kübra: Anlamak, inanmanın bahanesidir

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Yağmur ve Durul Taylan’ın son dizisi Kübra geçen ay Netflix’te yayınlandı. Yine aynı platformdaki Azizler'den ve Disney+’taki Ben Gri'den hatırlayabileceğiniz ikilinin işleri, her daim varoluşsal sorulara odaklanıyordu. Afşin Kum'ın aynı isimli kitabından uyarlanan Kübra da bunlardan... 

Hem dizi hakkında hâlihazırda pek çok şey söylendiği için hem de spoiler vermeden hikayeyi anlatmak aslında tam olarak anlatamamak anlamına geldiğinden, yazının devamı spoiler içerecek. 

Gökhan'dan Semavi'ye yolculuk

Kübra, Çağatay Ulusoy’un canlandırdığı, kenar mahallede yaşayan yoksul ve erdemli Gökhan karakteri ile açılır. Bir gün telefonuna Kübra adlı birinden bir mesaj gelir. Mesaj “Sen farklısın” diyordur. Kız arkadaşı mesajı kıskanıp üzerine gitmese belki de hiç cevap vermeyeceği Kübra ile iletişimi burada başlar. 

Kübra’dan gelen mesajların hepsinde bir kehanet havası vardır. Çocuğu hasta bir adamın oğlunun testlerinin yanlış olduğu, Gökhan’ın kız arkadaşının kendisi için doğru kişi olduğu, beş saniye sonra yaşanacak bir kazanın önden haber verilmesi üst üste gelince Gökhan artık şüphelenmeye başlar. Bu kişi nasıl bu kadar çok şey bilebilir?

Bunun üzerine Kübra’dan kendini göstermesini ister. Gökhan, Kübra'nın gönderdiği konumu takip ederek şehrin en yüksek ve ıssız tepelerinden birine vardığında ansızın tüm şehrin elektriği kesilir. Bir tek yatsı ezanı okunan caminin ışıkları yanıyordur.

Sonunda Gökhan, aldığı mesajların vahiy olduğuna inanmaya başlar ve ardından yavaş yavaş etrafında bir cemaatin toplanmasını görürüz. Gökhan’ın Semavi adlı peygambere dönüşme yolculuğu başlamıştır.

Karanlığın içindeki aydınlık

Dizinin sinematografisi oldukça karanlık. Taylan Biraderler de bunun bilinçli bir karar olduğunu söylüyor. Aslında dizinin renk skalası, alttan alta devam eden "karanlığın içindeki aydınlık" temasını desteklese de bu yine de dizinin ağır temposunu daha da ağırlaştıran bir detay oluyor. Konu da bir hayli ağırken biraz daha dinamik bir sinematografi daha kolay bir seyir sağlayabilirdi diye düşündürüyor.

Dizi boyunca, toplumsal eleştiriler de dile getirilmiş. Polisin müdahalesi sırasında Ormancılar adlı gecekondu mahallesinde polis kurşunuyla ölen genç adamın kim vurduya gitmesi bu eleştirinin zirve noktasına ulaştığı anlardan. Ormancılar halkını çileden çıkaran nihai olay da bu oluyor. Bundan sonra 2013’ten bugüne pek çok benzer olayda duymaya alışılan, basmakalıp açıklamalar da ekrana yansıyor. Dizi, emniyet müdürünün bu görece yoksul mahallede yaşayanları hiçe sayışı ve insanların devletin gözünde birer sayıdan ibaret olduğu mesajlarını vermekten de kaçınmıyor.

Bu noktada bir diğer eleştiri de adalet ihtiyacının inanma ihtiyacından büyük olmasına çıkıyor. Genç çocuk öldürüldükten sonra Ormancılar’da başlayan ayaklanma sırasında halkın Semavi’ye inancı git gide sönüyor. Genç bir çocuk onun yolunda yürürken ölmüş ve Semavi hiçbir şey yapamamış. O zaman Semavi’nin sözü gerçekten Allah’ın sözü olabilir mi? Burada da aslında kişinin Allah ile arasındaki ilişkinin dinin temelini oluşturmasından ziyade bir elçinin dine etkisinin de farkını gösteriyor dizi. 

Hikaye yavaş yavaş makro bir boyut kazanıyor. Gökhan’ın Kübra ile olan bireysel iletişiminden başlarken önce ailesine bu konuda açılmasına ve sonra da kendi mahallesine bunu taşımasına şahit oluyoruz. Mahallede güç kazandıkça iş tüm şehre, hatta tüm ülkeye taşınmış oluyor ve bu noktada devlet teşkilatı ve bakanlar devreye giriyor. İşin özünü araştıran ve inançla arası pek iyi olmayan komiser dışında işlevsiz kalan polis teşkilatından bakanlara giden yol iyice karanlıklaşıyor. Adalet Bakanı, Semavi’yi kendine bağlamaya çalışırken Semavi’nin meşru olmadığını kanıtlamaya çalışan yalnız komiser oluyor. 

Kaynak: Netflix

'Kübra insanlar senden korkmalı mı?'

Dizinin bana kalırsa en çarpıcı yeri son bölümü. Sona yaklaştığımızda bütün bu olanlara start-up kurucusu Berk’in heyecanının sebep olduğunu görüyoruz. Kübra’nın “Knowledge Unit Based Reasoning Automaton” adlı bir yapay zeka programı olduğu ortaya çıkıyor. 

Bir gün Berk, Kübra’ya rastgele bir soru soruyor: “Kübra insanlar senden korkmalı mı?” Cevap olarak da Kübra kendi kabiliyetlerinin, yaratıcısının kabiliyetleriyle sınırlı olduğunu, dolayısıyla asıl sorunun insanların Berk’ten korkmalarının gerekip gerekmediği olduğunu söylüyor. Kübra’nın tezini kanıtlamak için belli sayıda insana “Sen farklısın” mesajını göndererek bir deney yaptığını görüyoruz. Gönderdiği onca insandan Kübra’nın testlerini geçebilen tek kişi Gökhan oluyor. Kübra belli bir noktaya kadar Gökhan’a mesajlar göndermeyi sürdürürken, Gökhan mahallede ivme yakaladığında sessizliğe bürünüyor. Berk, Kübra’ya bunun sebebini sorduğunda ise Gökhan’ın kendisine inanmasını beklediğini söylüyor. Aslında bir nevi kendini kanıtlaması, iman için işaret beklememesi gerektiğini anlatıyor. Tam olarak bu cevap, dizinin tüm temasını oturtuyor. 

“İnsanların kaderine başka insanların karar vermesindense yapay zekanın karar vermesi daha iyi değil mi?” 

En sonunda aslında her şeyin bir yapay zeka programından çıktığını keşfettiği anda bile Gökhan için artık inanmak, anlamanın bahanesi oluyor. Gökhan artık Allah ile arasındaki bağın gücüne o kadar kani ki yapay zeka programını da Allah yarattığı için aslında hepsinin bir mesaj olduğunu düşünerek peygamberlik yolculuğuna başlıyor; hatta öncekinden de daha güçlü oluyor. 

Hayattaki her olumsuzluğun bir “sebebi” olduğunu anladığımız an aslında buna inanmayı seçtiğimiz an oluyor. Yani aslında inanmak, anlamanın; anlamak da inanmanın bahanesi oluyor. Gökhan’ı destekleyen halk da aslında anlamaktan inanmaya geçmiyor. Onlar Semavi’nin yolunda yürümek isteyenler ve onlar için inanmak, anlamanın bahanesi.

Kaynak: Netflix

Kübrada neler çalışmıyor? 

Çıktığı haftada Netflix’in yayınladığı Global Top 10 Listesi’nde İngilizce Olmayan Dizi kategorisinde 5. sırada yer alan Kübra, bir hafta içerisinde tahmini olarak 13 milyon saat izlendi. Platformun hesabına göre 1-2 milyon kişi tarafından izlenmiş olduğu tahmin ediliyor. Seyirci tepkileri ise karışıktı. Beğenenlerin yanında hikayenin çok yavaş aktığını, bu akışın da pek de anlamlı olmadığını söyleyenler çoğunluktaydı. Bu eleştirilerde haklılık payı da var.

Yapımcılar kitaptaki hikayeyi iki sezona bölmek istemiş gibi gözüküyor, halbuki tek sezonda olsaymış belki de biraz daha hızlı bir akış yakalayıp, hikayeyi daha çarpıcı bir anlatıma kavuşturabilirlermiş. Burada yönetmen görüşünün yanı sıra OGM formülünün de bir rol oynadığını düşünüyorum. Çünkü ilk 7 bölüm, OGM’nin genel tarzını ve formülünü bozmayarak olay hacmi açısından hareketli, fakat ağır dram içeren bir tempoyla geçiyor. 

Bir yapım şirketi olarak OGM’nin dizilerinde belli bir dram ve travma dozunu hep kullandığını görüyoruz ve dizilerinin başarısını da buna bağlıyorlar. Dramın hikayenin akışına katkısı var ve boşuna yaşanmıyor, ama yine de son bölüme kadar işlerin toparlanıp toparlanamayacağından emin olamıyoruz ve bazı akslar kendini biraz tekrarlıyor. 

Yapısal olarak Terzi gibi diziler buna daha uygun olsa da konu itibarıyla yapay zeka gibi bir konsepte bağlanan bir dizi için bu formül tam olarak aynı tadı vermiyor. Yine de bana kalırsa Türkiye toplumunu ve din konseptini bağlama şekliyle beni memnun eden bir dizi. 

Ekrandaki yansımamız

Türkiye’nin son 15 senesine baktığımızda yakın geçmişte dram ve aşk temalı yapımların arttığını gözlemiyorduk. Bir yandan da dijitalde Batıcı formülün denendiği işler vardı. Ağır dram daha çok yaygın akım işlerde rağbet görürken, bu yapımlar dijital kitlesine hitap ediyordu. 

Fakat Türkiye toplumu bunların arasında bir yerde ve bambaşka sorularla gündelik hayatını geçiriyor; bana kalırsa bunun izdüşümünü dizilerde de görmek istiyor. "Siz-biz" ayrımını konu alan ve son bir senedir en çok reyting alan dizi olan Kızılcık Şerbeti ile başlayan serüvende Kızıl Goncalar ve şimdi de Kübra bu akımı devam ettiriyor. 

Kübra, toplumun kendini dinî lider olarak gösteren kişileri takip etme şekilleri, devlet-din ilişkileri, polis şiddeti, bürokrasinin işlevsizliği gibi konulara değinmesiyle aslında bize biraz da kendimizi izleme olanağı sunuyor. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Akasha Coral

Yayıncı ve film eleştirmeni. The Magger’da film eleştirmenliği yapan Coral, “Capsule Cine” adı altında film podcastleri yapıyor.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

32. Saraybosna Film Festivali: Balkanlar sineması ve Cannes’ın öne çıkanları

Saraybosna Film Festivali’nin 32. yılında yarışmanın öne çıkanlarına, Balkan sinemasının yakın geçmişle ilişkisine ve festivalin en iyi filmlerine yakından bakıyoruz.

Emre Eminoğlu

·

24 Ağu 2026

32. Saraybosna Film Festivali: Balkanlar sineması ve Cannes’ın öne çıkanları
DuendeDuende

HİKAYE

The Invite: Bir ilişkiyi ayakta tutan nedir?

Olivia Wilde’ın "The Invite"ı, boşanmanın eşiğindeki bir çiftin evlerine misafir olan başka bir çift üzerinden arzuyu, evliliği, kadınlık deneyimlerini ve birlikte yaşamanın performatif hâllerini didikliyor. Tek mekana sıkışan film, seksin bir ilişkinin nedeni değil semptomu olduğunu söylerken asıl soruyu sonu bırakıyor: Bir ilişkiyi ayakta tutan şey arzu mu, alışkanlık mı, yoksa ilişkinin içinde kendin olabilmek midir?

Aslı Ildır

·

24 Ağu 2026

The Invite: Bir ilişkiyi ayakta tutan nedir?
DuendeDuende

HİKAYE

Caz Datça’nın ritmine karışırken: DatJazz'da Melina ile Doğu Akdeniz müziği üzerine

Datça’nın doğası ve Akdeniz ruhunu cazla buluşturan DatJazz’ın ilk yılında festivaldeydik. Yunan ve Fransız kültürü arasında büyüyen genç sanatçı Melina ile buluştuk ve geleneksel ile moderni buluşturan Doğu Akdeniz müziği üzerine konuştuk.

Eda Solmaz

·

24 Ağu 2026

Caz Datça’nın ritmine karışırken: DatJazz'da Melina ile Doğu Akdeniz müziği üzerine
DuendeDuende

HİKAYE

Kurgunun tasfiyesi: Otobiyografik anlatı edebiyatı nasıl istila etti?

Otobiyografik kurgu, memoir ve “dolaysızlık” estetiği çağdaş edebiyatın merkezine yerleşirken kurgu, hayal gücü ve başka dünyalar kurma iddiası giderek geri çekiliyor. Édouard Louis’den Karl Ove Knausgård’a uzanan bu yeni gerçekçilik, edebiyatı bir “otantiklik piyasası”na dönüştürürken okuru başka dünyaları tahayyül etmeye değil ona yalnızca empatiyle yaklaşmaya çağırıyor. Politik ve kültürel olarak alternatifsiz bırakılmış dünyanın edebiyattaki semptomları.

Enes Köse

·

21 Ağu 2026

Kurgunun tasfiyesi: Otobiyografik anlatı edebiyatı nasıl istila etti?
DuendeDuende

HİKAYE

Kazdağları'nın geçmişine uzanan bir köprü: Doğaya Sanat programı

Kazdağları’nın ekolojik kırılganlığı ile Mehmetalan Köyü’nün Tahtacı kültürü, sözlü hafızası, mitoloji ve tarih anlatılarıyla ilişki kuran Doğaya Sanat programı ekoloji, yerel kültür ve sanat arasındaki bağı; araştırma, karşılaşma, birlikte düşünme ve üretme pratiği üzerinden ele alıyor. Programın kurucuları Barış Atağ, Oğuzhan Taflı ve program direktörü Derya Yücel ile bu uzun soluklu ilişkinin nasıl kurulduğunu konuştuk.

Melike Bayık

·

21 Ağu 2026

Kazdağları'nın geçmişine uzanan bir köprü: Doğaya Sanat programı