Makinelere karşı değil onunla aynı sahnede: Jojo Mayer ile ME/MACHINE üzerine

Virtüöz davulcu Jojo Mayer, “ME/MACHINE” projesi ile geçen Cuma akşamı Terminal Kadıköy’ün içinde bulunan Komünite’de sahne aldı ve akustik davul ile yapay zekayı aynı sahnede gerçek zamanlı bir diyaloğa soktuğu canlı bir performans sundu. Mayer ile insan-makine etkileşimli benzersiz müzik deneyimi konuştuk. Sanatçı, teknolojiden korkmak yerine onu müziğine nasıl adapte ettiğini anlattı.
Makinelere karşı değil onunla aynı sahnede: Jojo Mayer ile ME/MACHINE üzerine

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İsviçreli davul virtüözü Jojo Mayer, 1990'lı yıllardan bu yana elektronik müzik ile akustik davul arasındaki sınırları araştıran müzisyenlerden. New York’ta doğan NERVE ile jungle, drum’n’bass ve house gibi elektronik müzik türlerinin programlanmış ritimlerini akustik davulda gerçek zamanlı olarak yeniden kuran Mayer, “reverse engineering” adını verdiği bu yaklaşımı son yıllarda da ME/MACHINE ile insan ve makine arasındaki etkileşime taşıdı. 

  • Mayer, 11 Eylül Cuma akşamı Terminal Kadıköy’deki Komünite’de sahnelediği projede, çaldığı ritimleri, dinamikleri ve yoğunluğu anlık olarak analiz edip ona karşılık veren üretken bir sistemle doğaçladı. 

ME/MACHINE’in çıkış noktası, Mayer’in 2019’da Londra’da Brian Eno ile yaptığı deneysel bir kayıt seansıydı. Pandemi sırasında programlama öğrenerek kendi sistemini geliştiren Mayer’le makinenin doğaçlamadaki rolünü, tesadüf ve hatanın yaratıcılık için neden vazgeçilmez olduğunu ve dijital çağda insan yaratıcılığını makineden ayıran şeyin ne olduğunu konuştuk. O da bize teknolojiden korkmak yerine onu müziğine nasıl adapte ettiğini anlattı.


Me/Machine projeniz tam olarak nedir ve sizin için neden bu kadar önemli?

Başlangıç noktası, Londra’da Brian Eno ile yaptığım deneysel bir kayıt seansıydı. Üretken (generative) sistemlerle ilk kez orada, bu alanın öncülerinden biri olan Brian Eno sayesinde tanıştım. Davul setimi sistemine bağladı ve yaptıklarımızı işitince “Bir yılım olsa bunu nasıl yapacağımı öğrenir ve kendim için böyle bir makine yapardım” dedim. Bu 2019’daydı ve sonra pandemi başladı.

Pandemi sırasında herkes bir bekleyiş içindeydi. Birkaç ay geçince bu sürecin uzun süreceğini anladım; ben de dairemde yazılımlarla deneyler yapmaya başladım; bu sistemleri nasıl programlayacağımı öğrendim.

Birkaç ay sonra, yani nispeten hızlı bir şekilde yeni fikirler üretmeye başladım. Bir yılın sonunda çalışan bir sisteme sahip olmuştum. İkinci yılın sonunda ise neredeyse tamamlanmıştı ve sahne almaya başladım. Sistemin çalışma biçimine gelirsek... Bu interaktif bir sistem. Temel olarak makine benim çaldıklarıma tepki veriyor. Yani davul çalmam makine için girdi oluyor.

Çaldığım ritimler sisteme giriyor ve makine bunu dinamikler, yoğunluk, ifade biçimi gibi birtakım temel değerler üzerinden analiz ediyor. Temelde bilgisayar dinliyor diyebiliriz. Aslında gerçekten “dinlemiyor” tabii. Ama onu insanlaştıracak olursak makine benim ne yaptığımı dinliyor ve benim çaldıklarıma bağlı olarak benimle hareket ediyor.

Yani makineyi müzik çalması eğitiyorsunuz?

Hayır, bu tam olarak makine öğrenmesi değil. Yapay zekayı sadece modüller geliştirmek için kullanıyorum, müziğin kendisi için değil. Müziğin kendisinde yapay zeka kullanamam çünkü çok yavaş kalıyor. Ayrıca kullandığımız yapay zeka dil tabanlı bir mantıkla çalışıyor; müzik ise daha farklı bir matematiğe, daha çok Markov zinciri (Markov chain) mantığına dayanıyor. Bu yüzden yapay zeka gerçek zamanlı performans için uygun değil. Ben müziği o anda yapmak istiyorum, programlayıp beklemek istemiyorum.

Temel olarak sistem çaldıklarımı birçok farklı açıdan analiz ediyor ve ben de makinenin nasıl tepki vereceğini programlayabiliyorum. Çünkü temelde bu makinenin babası benim. Bir domates tohumu ekersem domatesin yetişmesini isterim; elma dikiyorsam elma ağacının büyümesini. Dolayısıyla neyin ortaya çıkacağı konusunda bazı kararları ben veriyorum. 

Ama makineyle ilgili çok önemli bir şey var: Kaos ve olasılıkla nasıl çalıştığı. Makineyi bir papağan gibi, yaptığım her şeyi birebir tekrar edecek şekilde programlayabilirim. Bu durumda olasılık sıfırdır. Eğer olasılığı 100’e çıkarırsam tamamen kaotik hâle gelir.Dolayısıyla 0 ile 100 arasında bir değer belirleyerek ne kadar sürprizle karşılaşmak istediğimi ve ne kadarını öngörmek istediğimi ayarlayabiliyorum. Bu durum beni daha iyi bir doğaçlamacı yapma konusunda harika bir ortam sağlıyor. Çünkü ne kadar hızlı doğaçlama yapabilirsem bilgisayara o kadar çok özerklik verebiliyorum.

Bazen bilgisayar hoşuma gitmeyen bir şey üretiyor ama yine de onunla müzik yaratmak durumunda kalıyorum. 

'Yaratıcılık için tesadüf ve kaos çok önemli'

Makine ile yapılan müzikte hata yapabiliyor olmak önemli değil mi?

Kesinlikle. Artık kendi iradesi ve otonomisi olan üretken (generative) teknolojiler gibi yeni araçlara sahibiz. Ne olup bittiğini tam olarak bilmiyoruz. Ancak içinde bulunduğumuz bu dönemde, insan yaratıcılığı ile makine arasındaki farkı anlamaya başlamak son derece kritik. Benim için bu proje, konu üzerine kendi deneyimlerimi edindiğim kişisel bir araştırma laboratuvarı. Bu sistemle kendi deneyimimi keşfediyorum. 

Şu ana kadar vardığım en önemli sonuçlardan biri, tesadüf ve kaosun yaratıcılık için son derece önemli olduğu. Yapay zeka konusunda size bir örnek verebilirim. Gitardaki “distortion” sesi. Bu, bir müzik dehasının masa başında düşünüp icat ettiği bir şey değildi; tamamen bir kazaydı. Amfi yeterince güçlü değildi, daha önce duyulmamış garip bir ses çıkardı ve Chuck Berry gibi gitaristler o döneme kadar “kötü” kabul edilen bu sesi alıp müziğe entegre etti. Bugün gitardan distortion’ı çıkarırsanız çok önemli bir estetik yapıyı yıkmış olursunuz.

Bu yüzden makineyle aramdaki etkileşimi, kazalara ve beni yaratıcı olmaya zorlayacak unsurlara kapı aralayacak şekilde programlıyor ve zorluyorum. Yani önceden bildiğim şeyi sahnede tekrar etmekten ziyade, her çaldığımda farklı bir şey ortaya çıkıyor.

Makine kötü bir ses çıkardığında, o andaki sanatsal tepkiniz ne oluyor?

Onu müziğe entegre etmek zorundayım. İlk olarak kabullenmeli ve ardından durumu yeniden çerçevelemeliyim. Coltrane’in dediği gibi, “Bir hata yaparsan onu tekrar et, o zaman artık bir hata olmaktan çıkar.” Yani hatadan hemen sonra öyle bir şey çalmalıyım ki, geriye dönük olarak o ses bir hata olmaktan çıksın. 

Sadece müzik için değil, hayat için de harika bir felsefe bu. Sahnede bir şeyler ters gidebilir ama biz o an yapabileceğimiz en pozitif durumu yaratmaya devam ederiz.

Sahnede ne olup bittiğine dair en ufak bir fikrinizin olmadığı anlar oluyor mu?

Sürekli değil ama yaşanıyor. Bunu şöyle açıklayabilirim; bir Japon restoranına gittiğimde orada önüme spagetti gelmeyeceğini bilirim. Gelecek her şey Japon mutfağına ait olacaktır ama tabağımda ne olacağını tam olarak bilmem. İtalyan restoranı veya Türk restoranı için de geçerli bu. 

Her şarkıda belli ihtimallerin olduğunu bilirim ama aşçının o gün bana tam olarak ne pişireceğini bilmem.

'Makine hiç var olmamış bir şeyi yaratamaz' 

Proje, onu ilk geliştirdiğiniz zamandan bu yana nasıl bir değişimden geçti? 

Başlangıçta daha çok müzisyenlerin yerini almaya çalışıyordum. Sonra, eğer aradığım şey bu tür bir tepkiyse bunu bir müzisyenle birlikte yaratmanın daha iyi olabileceğini fark ettim. Makineyle ise müzisyenlerle yapamayacağım bir şeyi yaratmak istedim. Bu durum müzisyenlerle çalmak istemediğimden ya da onların yerini almak istediğimden değil; farklı bir deneyimi keşfetme arzumdan kaynaklanıyor. İstediğim zaman müzisyenlerle çalmaya geri dönebilirim.

Hatta şu anda “We Machine” adını verdiğim yeni bir proje hazırlıyorum. Bu sefer sisteme trompetçi Jakob Bänsch da dahil oluyor. Muhtemelen önümüzdeki yıl dinleyiciyle buluşturacağız. Artık makineye tek bir müzisyen değil, iki müzisyen müdahale ediyor ve bu da yeni bir boyut katıyor. Tek başımayken makineyle aramızda bir diyalog vardı. Bir müzisyen daha eklenince...

Bir meydan okuma mı olacak?

Aslında iki müzisyen arasında bir pazarlık ve uzlaşma sürecine dönüşüyor. Çünkü bilgisayar bir şey ürettiğinde ben “Bak bu bir kuş” diyorum, diğer müzisyen “Hayır, bu bir ejderha” diyor, ben ise “Bence köpeğe benziyor” diyorum. Yani bilgisayarın ortaya attığı şeyin ne anlama geldiği konusunda aramızda bir yorum pazarlığı yapmamız gerekiyor. 

Adeta bir Rorschach testi gibi; mürekkep lekesini açarsınız ve herkes farklı bir şey görür. Bazen müzik hakkında bildiğim her şeyi sorgulatıyor bana. “Bunu hep böyle bilirdim ama artık emin değilim” dedirtiyor ve kendimle ilgili yeni şeyler öğreniyorum.

Günümüzde birçok müzisyen teknolojiye mesafeli. Siz ise onunla sahneye çıkıyorsunuz…

Teknolojiyi daha iyi anlamamız ve onunla nasıl birarada var olabileceğimizi kavramamız gerekiyor. Aksi takdirde bu teknolojiler kontrolden çıkacak. Aslında çoktan çıktılar bile; şu an kontrolü elinde tutan bazı kişilerin kendileri de kontrolden çıkmış durumda. Dolayısıyla bunun tehlikesiz olduğunu söyleyemeyiz.

İçinde bulunduğumuz bu çağda, insan yaratıcılığını makineden ayıran en temel nitelik nedir sizce?

Yeniden çerçeveleme (re-framing) veya bağlamı yeniden kurma yeteneği. Biz insan olarak olayları yeni bir bağlama oturtabiliriz. Makine bunu yapamaz.

Çoğu kişi bu farkı “duygu” diye açıklar ama sizin bakış açınız çok daha farklı oldu...

Evet, makine zaten var olanı tekrar edebiliyor. Biz ise daha önce hiç var olmamış bir şeyi yaratabiliyoruz. İnsan yaratıcılığıyla makine arasındaki fark bu.

'Kıskançlık ve korkudan beslenen eleştirileri dikkate almıyorum'

Bu proje hakkında hiç eleştiri aldınız mı? Geçmişte Nerve projenizde birçok eleştiriyle karşılaşmıştınız.

Her zaman eleştirilerle karşılaşıyorum çünkü bu yaptığım işin bir parçası. Şunu anlamak gerekiyor; normdan sapmadan ilerleme olmaz. Herkes sıradışı olmak ister ama kimse “anormal” görülmek istemez, değil mi? 

Benim için yenilikçilik (inovasyon) son derece önemli. İnovasyon, gerilemenin ve geride kalmanın tam zıttıdır. Bugün eskisinden daha cahil hâle geldiğimizi bile söyleyebiliriz. Çünkü çok önemli birçok şeyi unutuyoruz. Bu yüzden benim için ilerlemek, daha iyi olmak; ne olursa olsun geliştirmek önemli. Daha eğlenceli, daha empatik, daha bilgili olmak... Bunun için de bazen normların dışına çıkmanız gerekir. 

Normların dışına çıktığınızda insanların inanç sistemlerini ihlal etmiş olursunuz. İnsanları çileden çıkarmak istiyorsanız onların inanç sistemlerine saldırmanız yeterlidir. Bu yüzden tarihteki her yenilikçi insan her zaman saldırıya uğramıştır; istisnasız hepsi. Bu, yenilikçi olmanın bir parçasıdır.

Bu sadece teknolojiyle ilgili olmak zorunda değil. Tarzınızla da ilgili olabilir...

İnsanlar teknolojiden korkuyor. Eleştiri konusunda, onunla nasıl başa çıkacağınızı bilmeniz gerekir. Eleştirinin ne olduğunu anlamalısınız çünkü bazen eleştiriler son derece önemli ve faydalı olabilir.

Eleştirileri okur musunuz?

Bazen. Benim en sert eleştirmenim eşimdir. Bütün saçmalıklarımı bildiği için direkt olarak “Bak, bence burada hata yapıyorsun” der ve genellikle haklı çıkar. Yanınızda size karşı dürüst olan ve “Bence yolunu kaybettin, bu iyi bir gidişat değil” diyebilen birinin olması çok iyidir.

Ancak bir de korkudan kaynaklanan eleştiriler var. İnsanlar anlamadıkları bir şey yapmanızdan korkarlar ve bundan hoşlanmazlar. Bazı insanlar zihinlerini zorlamaktan nefret ederler. Kontrolü ellerinde tutmak isterler; onların kavrayışının ötesinde bir şey olduğunda hemen tetiklenirler, korkarlar ve öfkelenirler.

Bununla baş etmeyi öğrenmeniz gerekir. Biri yaptığınız işi anlar ama bunu sizin yapmış olmanızı çekemez. “Keşke bunu ben akıl etseydim” diye düşünür. Yani kıskançlık ve korkudan beslenen eleştirileri hiç dikkate almazsınız; sadece haklılık payı olabilecek şeylere kulak verirsiniz. Bu yüzden genelde bu tür yorumları okumam.

'Genç müzisyenlerde çaresizlik havası seziyorum'

Teknolojinin bu kadar ilerlediği bir çağda müzisyenlerin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Bu çok zor bir soru. Geleceği kestiremiyorum. Şu an etrafta gerçekten çok yaratıcı insanlar var ama aynı zamanda büyük bir kafa karışıklığı da hakim. Bir tahminde bulunmak istemem. Bence bu yapay zeka olayı biraz fazla abartılıyor. Tabii ki bazı uyarıları ciddiye almamız gerekiyor ama Terminator robotları yüzünden değil; daha ziyade bu teknolojinin yanlış insanların kontrolüne geçme ihtimali yüzünden. Asıl tehlikeli olan da bu.

Müzik konusuna gelirsek özellikle genç müzisyenler arasında bir çaresizlik havası seziyorum ama tarihe bakmak gerekiyor. Geleceğe bakabilmek için geçmişe bakabilmek çok önemlidir. Tıpkı devasa bir ağacın devasa köklerinin olması gibi; tutunacak bir şeye ihtiyacınız vardır. 

Şu an “Her şey çok karmaşık, kimse ne yapacağını bilmiyor” diye çaresizliğe kapılıyoruz. Ama blues, caz, rock ve soul müziği yaratan, sonrasında elektronik müziğe ve diğer türlere ilham veren insanlara bakın. Bu insanlar siyahtı; Amerika’nın güneyinde yaşıyorlardı, babaları ve büyükanneleri köleydi. Hiçbir hakları yoktu, ayrımcılığa uğruyorlardı ve yaşamları bile tehlike altındaydı. Bütün bu imkansızlıklara rağmen müzik yaptılar ve Bach’tan bu yana müzik dünyasındaki en büyük kapıyı araladılar. Bunca zorluğa rağmen ortaya bir şey koyabildiler. Bu yüzden her türlü zorluğa karşı bir çözüm bulunabileceğine inanıyorum.

'Dijital kültürle insanların hastalanacağını düşünüyorum'

Bence canlı konserler artık her zamankinden daha önemli. İnsanlar konserlere gitmek, o anı deneyimlemek istiyor...

Kendinize robot bir köpek alabilirsiniz ama gerçek bir köpeğe sarılmak ya da gerçek arkadaşlara sahip olup onlarla vakit geçirmek her zaman daha iyidir. Günümüzde ciddi bir yalnızlık problemi yaşıyoruz. Şimdi yeni bir iPhone çıkıyor, iki ekranlı... Ne yapacağız peki? Bilgisayarlarla beraber aynı anda altı ekrana mı maruz kalacağız?

Bu durumun beynimize, evrimsel olarak tasarlanmadığı bir yük bindirdiğini düşünüyorum ve işlerin bu yönde ilerlememesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü yarın bir gün elektrikler kesildiğinde tamamen çaresiz kalacağız ve varlığımızı sürdüremeyeceğiz.

On binlerce yıldır varlığımızı sürdürüyoruz fakat elektrik hayatımızda çok kısa bir süredir var, dijital kültür ise çok daha kısa bir süredir. Beynimizin buna uyum sağlamak için birkaç on yıla değil, yüzlerce yıla ihtiyacı var. İnsanların bu durumdan dolayı hastalanacağını düşünüyorum; tıpkı uyuşturucu bağımlılığında olduğu gibi... Henüz buna bir isim koymadık ama insanların analog dünyada kalması hayati önem taşıyor.

En azından bir denge unsuru olarak... Bu geceki projemde de en yeni dijital teknolojiyi, insanoğlunun en eski enstrümanlarından biri olan davulla biraraya getirerek bir denge kuruyorum.

Demek istediğim tam da bu. İnsanlar, bir konseri YouTube'da da izleyebilecekken dışarı çıkıyor ve o ana şahit olmak istiyorlar...

İnsanlara, müzik dinlerken yaşadığım ve duyduğum şeyi sevmeme sebep olan, hayatımı değiştiren o güzel deneyimleri aktarabilmeyi umuyorum. Belki dünyayı değiştiremezsiniz ama tek bir hayatı değiştirebilirseniz tek bir dünyayı değiştirmiş olursunuz. Bu konuda oldukça pozitifim.

Yolculuğumu paylaşmak istiyorum çünkü bunun çok değerli olduğunu düşünüyorum. Müzik sayesinde dünyada yaklaşık 80 ülkeye gitme fırsatım oldu. Bunu çok fazla insan yapamaz. Dolayısıyla bunun ne anlama geldiğine dair biraz fikir sahibi olduğum için kendimi şanslı hissediyorum.

Şu anda keşfedilmeyi bekleyen tüm yeni şeylerin bulunduğu o bilinmeze doğru adım atıyorum. Bilinmeyene adım atmak biraz cesaret gerektirir ama insanlar konserime geldiklerinde bu durum beni cesaretlendiriyor. 

'Artık çuvallamak için kendime izin veriyorum'

Yaşınız ilerledikçe nasıl bir müzisyene dönüştünüz?

Sanırım kendime karşı daha hoşgörülü ve esnek birine dönüştüm. Sanırım artık çuvallamaya, hata yapmaya izin veriyorum. Kendi kırılganlığımı göstermeye daha açığım. Eskisine kıyasla çok daha açık fikirli olduğumu düşünüyorum.

Müzik dinliyor musunuz? Yeni nesilden favori bir davulcunuz ya da müzisyeniniz var mı?

Elbette müzik dinliyorum ama bir film izlemekten, kitap okumaktan ya da yemek yapmaktan daha fazla müzik dinlediğimi söyleyemem. Hatta dürüst olmak gerekirse müzik dinlediğimden daha fazla müzik yapıyorum. 

Bazen eşimin eve getirdiği bir şeyi dinliyorum ve “Hey, bu harikaymış” diyorum. Bazen João Gilberto, bazen deneysel elektronik müzik, bazen de klasik müzik veya caz dinliyorum.

Gençlik yıllarımdaki kahramanım ve benim için en önemli davulcu Tony Williams’tı. Çünkü o, farklı bir düşünce biçiminin mimarı gibiydi. Kendisinden sonra gelen neredeyse herkesi etkiledi. Ama elbette harika çalan ve çok şey öğrendiğim birçok davulcu arkadaşım var; onların performanslarını da izliyorum.

Hâlâ her gün pratik yapıyor musunuz?

Hayır, tabii ki. Sürekli pratik yapan insanlar vardır, bir de yapmayanlar... Bazen benim için en önemli egzersiz zihnimi sessizleştirmektir; ancak bu şekilde bundan sonra ne yapacağımı duyabilirim. Sürekli pratik yaptığınızda zihniniz dolar. Bazen bir şey duyarım, zihnimde netleşmeye başlar ve onu icra etmem gerekir. Eğer icra edemediğimi fark edersem işte o zaman pratik yapmam gerekir. Ama önce neye pratik yapacağımı bilmeliyim. Bunun için de çalışmaya değil, o fikrin bana geleceği doğru frekansta olmaya ihtiyacım var.

Bu fikirler bazen gecenin bir yarısı, bazen günün ortasında ya da bambaşka bir şeyle uğraşırken gelir ve “Bir dakika, bu çok iyi fikir, unutmamak için hemen not almalıyım” derim. Sonra eve geldiğimde stüdyoma inip çalışırım.

Sanırım artık New York’ta yaşamıyorsunuz…

New York’ta 30 yıldan fazla yaşadım ama artık bir değişim zamanının geldiğini hissettim. New York bir zamanlar harika bir şehirdi, muazzam bir yerdi ama artık o eski yer değil. Dünya da eski dünya değil zaten. 

Son not: Komünite sahnesinde 16 Eylül’de Elif Çağlar Quartet, 24 Eylül’de Barış Demirel ve 30 Eylül’de Akbank Caz Festivali kapsamında Robinson Khoury MŸA “Transara” dinleyiciyle buluşacak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Eda Solmaz

Müzik yazarı

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Altın Portakal'ın ardından: Türkiye sineması nereye gidiyor?

24-31 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali, yarışma seçkisi ve Film Forum etrafındaki tartışmalarla Türkiye sinemasının bugününü, geleceğini ve festivalin prestij iddiasını sorgulamaya açtı.

Emre Eminoğlu

·

02 Kas 2026

Altın Portakal'ın ardından: Türkiye sineması nereye gidiyor?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Norm: The Tale of Norm Macdonald: Şakanın sonunu beklerken

"Norm: The Tale of Norm Macdonald" bazen tanıdık görüntülerin rahatlığına fazla güveniyor, bazı güç soruların üzerinde daha uzun durabilecekken yeni bir şakaya geçiyor. Yine de Norm’la vakit geçirme duygusunu yakalıyor.

Ömer Şentürk

·

02 Kas 2026

Norm: The Tale of Norm Macdonald: Şakanın sonunu beklerken
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Sinopale’nin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla bienalin kentte yarattığı değişim üzerine

İlki 2006'da düzenlenen Sinopale, yirmi yılda Türkiye’nin en uzun soluklu bağımsız sanat oluşumlarından birine dönüştü. Bienalin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla 10. edisyon vesilesiyle biraraya gelerek Sinopale’nin kentle kurduğu ilişkiyi ve yerel bilginin çağdaş sanatla buluşma biçimlerini konuştuk.

Melike Bayık

·

02 Kas 2026

Sinopale’nin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla bienalin kentte yarattığı değişim üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Liz Harris’in solo projesi 'Grouper' üzerine: Müzikte gizem hâlâ mümkün mü?

Amerikalı sanatçı Liz Harris’in solo projesi "Grouper", 4 Kasım’da Fiba Salon İKSV sahnesinde. Sanatçı ile konser öncesi Zoom’da biraraya geldik; günümüz müziğini ve karanlıktan nasıl beslendiğini konuştuk.

Eda Solmaz

·

02 Kas 2026

Liz Harris’in solo projesi 'Grouper' üzerine: Müzikte gizem hâlâ mümkün mü?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Roger Crowley: 'Portekiz'in kurduğu imparatorluk, kendi yoksulluğunun ürünüydü'

Roger Crowley, "Deniz Canavarları" kitabında Portekiz’in küçük bir donanmayla Hint Okyanusu’nda nasıl kalıcı bir imparatorluk kurduğunu, deniz ticaretinin küresel güç ilişkilerini nasıl dönüştürdüğünü ve bu sürecin sömürgecilik tarihindeki yerini anlatıyor. Yazarla küreselleşmenin başlangıç dönemindeki ticaret, askerî güç ve şiddet arasındaki ilişki üzerine konuştuk.

Ömer Çeşit

·

29 Eki 2026

Roger Crowley: 'Portekiz'in kurduğu imparatorluk, kendi yoksulluğunun ürünüydü'