Liz Harris’in solo projesi 'Grouper' üzerine: Müzikte gizem hâlâ mümkün mü?

Amerikalı sanatçı Liz Harris’in solo projesi "Grouper", 4 Kasım’da Fiba Salon İKSV sahnesinde. Sanatçı ile konser öncesi Zoom’da biraraya geldik; günümüz müziğini ve karanlıktan nasıl beslendiğini konuştuk.
Liz Harris’in solo projesi 'Grouper' üzerine: Müzikte gizem hâlâ mümkün mü?

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Amerikalı sanatçı Liz Harris’in solo projesi Grouper, dinleyiciyi lo-fi ve dream pop arasında dolaşan, farklı ses manzaraları barındıran bir müzik dünyasına davet ediyor. 2008’de yayımlanan “Poison Tree” şarkısı TikTok’ta viral olduğunda, müziğinin kuşaklararası etkisine ve zamansızlığına da tanık olduk.

Liz, yalnızlığını ve içsel karanlığını okyanustan aldığı ilhamla melodilere döküyor. Çocukluğunu bir komünde geçiren sanatçı, yetişkinlik hayatında da sosyal ilişkilerden uzak durmayı tercih ediyor. Çok az röportaj veriyor ve gizemli bir yanı var. Grouper olarak tanıdığımız Liz Harris ile 4 Kasım’da Fiba Salon İKSV’de vereceği konser öncesinde Zoom üzerinden biraraya geliyorum. Kamerasını açmıyor ama ses tonundaki o narinlik şarkılarındaki gibi insanı hafifletip daha çok konuşma isteği yaratıyor. Liz Harris ile günümüz müziğini ve karanlıktan nasıl beslendiğini konuşuyorum.

Çok fazla röportaj vermediğinizi biliyorum. Bu nedenle zaman ayırdığınız için ayrıca teşekkür ederim. Şu anda neredesiniz ve nasılsınız?

Oregon’daki evimdeyim. İyiyim. Turne için yola çıkmadan önce prova yapmak ve bavulumu hazırlamak için son günüm. Yarın havalimanının bulunduğu şehre gitmem gerekiyor. Yani yoğun bir gün beni bekliyor ama kendimi iyi hissediyorum.

4 Kasım akşamı Fiba Salon İKSV’de konser vereceksiniz. Sizi Türkiye’ye geri döndüren ne oldu?

Türkiye’ye birkaç kez geldim. İstanbul’da sanırım üç kez bulundum. Bir de Kapadokya’ya gitmiştim. Orada bir festivale katılmıştım. İstanbul’u gerçekten çok seviyorum. Benimle birlikte sahne alacak olan Ekin Fil ile ilk kez oraya geldiğimde tanışmıştım. O zamandan beri arkadaşız. Yeniden görüşecek olmak çok güzel. İstanbul gerçekten inanılmaz bir şehir. Şehrin tarihini ve yemeklerini seviyorum. Aslında en çok amaçsızca dolaşmayı, vapurlara binmeyi, yürümeyi ve camileri gezmeyi seviyorum. Yeğenlerimden birinin adı Ayasofya’dan geliyor. O yüzden orayı ziyaret etmek benim için ayrıca özel bir anlam taşıyor.

'Performans sergilemeyi arzulayarak büyümedim'

Müziğiniz genellikle hüzünlü olarak tanımlanıyor. Mesela “Headache” şarkınız o an hangi ruh hâlinde dinlersem ona göre şekil alıyor. Siz müzik yaparken nasıl bir ruh hâlinde oluyorsunuz?

Sanırım tam da bahsettiğin gibi. Sadece hüzünlü denip geçilebilecek kadar basit değil; içinde hep bir duygular karması barındırıyor. İçinde melankoli de oluyor ama insanı tamamen içine çeken, boğan bir melankoli değil bu. İçten içe bir yükseliş veya inanç da barındırıyor. Tabii ki şarkılarda farklı yorumlara hep bir alan bırakmayı tercih ediyorum.

“Invisible” şarkınız ise görünmez hissetmekle ilgili hatta çoğu parçanız da bu tarz temaların üzerine kurulu. İçe dönük bir ruh hâline sahip olmanıza rağmen sahneye çıkıp şarkılarınızı kalabalıklara çalıyorsunuz. Sizin için sahnede olmak ne ifade ediyor?

Bu, ilginç bir soru. Performans sergilemeyi arzulayarak büyümedim. Hayatım boyunca istediğim bir şey değildi. Ama müzik yapmaya âşık oldum. Sahneye çıkmak ise insanlardan gelen talepler doğrultusunda sonradan çözmem gereken bir mesele hâline geldi. Denemek istedim ama sanırım sahnede devleşmeyi, spot ışıklarının altında olmayı ya da insanların bana dik dik bakmasını arzulayan bir kişiliğim hiç olmadı. Fakat zamanla bununla barıştım. Çünkü performansın sevdiğim taraflarına odaklanıyorum. Aynı mekandaki insanlarla kurulan bağ ve yaratıcı bir şey ortaya koyma fırsatı benim için önemli.

Bu yüzden performanslarımı başka bir şeye dönüştürmek için sık sık arka planda filmler oynatırım. Şarkıları da albümde duyulduğu gibi, birebir aynı şekilde çalmayı hedeflemiyorum. Parçaların canlı olduğu, değiştiği ve farklı seslere büründüğü, neredeyse ayrı bir üretim alanı yaratmaya çalışıyorum. Bir de arkadaki filmlerin güzel bir tarafı var, insanlar o sırada dik dik bana bakmıyor. (Gülüyor.)

'Kaotik bir çocukluk geçirdim ve yaşadıklarımı anlamlandırmam zaman aldı'

Sizce müzik, kelimelerin ifade edemediği şeyleri anlatabilir mi?

Kesinlikle. Sanırım beni müziğe çeken şey de buydu. Müzik yapmaya başladığımda hissettiklerimin büyük bir bölümünü nasıl dile getireceğimi bilmiyordum. İlginçtir ki toplumumuzda en fazla önem verilen ve değer gören iletişim biçimleri sözlü ve yazılı dil. Öyle değil mi? İletişim kurmak istiyorsan, bir işe girmek istiyorsan ya da dünyada herhangi bir şey yapmak istiyorsan bu konularda iyi olmalısın. Ancak dil bazen fazlasıyla doğrusal ve sınırlı kalabiliyor.

Müzik sayesinde kelimeleri kullanmadan aynı anda beş farklı şeyden bahsedebilirsin. Bir ifadeyi ya da duyguyu doğrudan aktarabilirsin. Küçükken de sözel iletişim konusunda hep zorlandım. Çok konuşan bir çocuk değildim. Hâlâ bazen doğrudan konuşmaktansa bilmecelerle ya da şiirsel bir dille kendimi ifade etmenin bana daha kolay geldiğini hissediyorum.

Bir röportajınızda müzik aracılığıyla karanlık yanlarınızı anlamaya çalıştığınızdan bahsediyorsunuz. Yıllar içinde bu karanlıkla ilişkiniz değişti mi? Anlamanın yeni yollarını bulabildiniz mi?

Sanırım yaş aldıkça, içimde ne varsa onunla birlikte kalmayı, onu kabullenmeyi daha fazla öğreniyorum. Kendimi çok daha sağlam bir zeminde hissediyorum. Bunun bir kısmı yaş almakla ilgili ama aynı zamanda uzun süre terapi de gördüm. Oldukça kaotik bir çocukluk geçirdim. Dolayısıyla yaşadıklarımı hatta tam olarak neler yaşandığını anlamlandırmam bile uzun zaman aldı.

Yirmili yaşlarımda yaşadıklarımın ve müziğime yansıyan pek çok şeyin arkasında da bunlar vardı. Terapi gerçekten çok yardımcı oldu. Yaş almak da öyle. İnsan büyüdükçe kendini daha iyi tanıyor. Zamanla bazı yönlerinle birlikte yaşamayı ve kendini olduğun hâlinle sevmeyi öğrenmen gerekiyor. Çünkü değiştirebileceğin şeylerin de bir sınırı var.

Sizi çok iyi anlıyorum çünkü ben de uzun süre terapiye gittim. Terapi gerçekten zor bir süreç ama bir o kadar da faydalı.

Kesinlikle, her şeyi sihirli bir değnek dokunmuş gibi anında iyi bir hâle getirmiyor. Önce ortalığı karıştırıyor ve seni sarsıyor.

'Beni en çok şaşırtan ‘Poison Tree’nin büyük bir patlama yapması'

Günümüzde müzik endüstrisinde imaj ve gösteriş hiç olmadığı kadar önemli. Böyle bir dünyada bu kadar minimal bir müzik yapmak zor mu?

Müzisyenlerin fotoğraflarına giderek daha fazla önem verildiğini fark ediyorum. Görselliğin çok ön planda olduğu bir kültürde yaşıyoruz. Minimal ve zorlayıcı müzik yapan ama bu beklentileri başarıyla aşabilen, yine de geniş bir dinleyici kitlesine ulaşan arkadaşlarım var.

O yüzden yetişmekte olan genç kuşağa inancım tam. Şahsen ben de endüstrinin bu dayatmalarına karşı koymaya çalışıyorum. Yeni bir albüm çıktığında mecburen fotoğraf çekimleri yapılıyor ama ben buna “görünüş oyunu” adını veriyorum ve işin o kısmına odaklanmamaya çalışıyorum. 

Ama genç kuşağın da bu tür beklentilere karşı çıktığına inanıyorum. Üstelik bu insanlar, büyürken söz konusu görsel kültürü normal kabul ederek yetiştiler. Gerçekten çılgınca çünkü benim büyüdüğüm dönemde müziği bırak, sanatçıların fotoğraflarını bulmak bile imkansızdı. Henüz büyük bir internet kültürü yoktu.

Dolayısıyla sanatçının kim olduğunu bilmeden müziği dinliyorduk. Bu da müziğin etrafında büyük bir gizem yaratıyordu. Bugün böyle bir gizeme rastlamak giderek zorlaşıyor ama yine de insanların her zaman bir gizem arayacağını, bilmedikleri şeylerin peşinde olacağını düşünüyorum. Çünkü bilinmeyen şeyler doğaları gereği büyüleyicidir. Dolayısıyla insanlar hâlâ mevcut düzene karşı çıkan, alışılmışın dışında duran sanatçıları aramaya devam edecek.

Fakat genç kuşağın müziği TikTok gibi görselliğin ön planda olduğu platformlar aracılığıyla keşfetmesi de biraz ironik. Farklı kuşaklardan insanların şarkılarınızı dinliyor olması nasıl bir his?

Gerçekten ironik. Keyifli bir armağan gibi hissettiriyor. Amerika’daki son turnemdeki konserlerde ilk kez bu kadar kalabalık bir kitleyi net bir şekilde gördüm. Sanatla ilgilenen, queer kimlikli, çok tatlı gençlerdi. Yanıma gelip benimle konuşmak istiyorlardı. Onlarla tanışmak gerçekten çok güzeldi. Açıkçası bu beni şaşırttı.

Dinleyici kitlesi birkaç yılda bir değişiyor. Bazen kendi kendime, bir noktada ilginin azalmasının ve insanların yaptığım müziği dinlemekten vazgeçmesinin doğal olacağını düşünüyorum. Sonuçta müzik zevkleri değişiyor. Bu yüzden hâlâ insanların ilgisini görmek beni şaşırtıyor ve minnettar hissettiriyor.

Beni en çok şaşırtan da “Poison Tree”nin büyük bir patlama yapmış olmasıydı çünkü kişisel olarak “Bu çok popüler olacak” diye düşündüğüm bir parça değildi. Yine de zaman zaman bu şarkıda insanları bu kadar etkileyen şeyin ne olduğunu merak ediyorum. Oldukça tekrara dayalı bir yapısı var ama yine de sevmelerine çok sevindim. 

Bence yeni nesil, önceki nesillere kıyasla her müzik türünü dinlemeye çok daha açık. Benim kuşağım o kadar muhafazakardı ki eğer rock dinliyorsan sadece rock dinler, diğer türleri kulak ardı ederdin.

Evet, kesinlikle haklısın. Sarah Davachi ya da Kali Malone gibi derin bir dinleme süreci gerektiren müzikler yapan isimlerin konserleri de hâlâ dolu. Üstelik o konserlere gidenler aynı zamanda rave partilerine ve büyük pop konserlerine de giden aynı gençler. Evet, gerçekten müthiş bir açıklık var genç kuşakta, bu çok havalı bir şey.

'İlk albümüm, çocukluğumdaki sarsıcı deneyimlerden etkilendi'

Büyürken neler dinlerdiniz?

Babam geç yaşta bestecilik eğitimi almak için okula döndüğü için evde hep piyano çalardı, bu yüzden kulaklarım klasik müzik ve erken dönem müzikleriyle doluydu. Annem ve kardeşlerim ayrı evlerde yaşıyorlardı ama her birinin müzik zevki inanılmaz renkliydi. Kız kardeşim 80’lerin gotik, new romantic ve new wave akımlarını dinlerdi; büyük abim San Francisco’daki kulüplerde DJ’lik yapıyordu; diğer abim ise tam bir heavy metalciydi. Annem ise pop müzikleri, folk ezgileri ve dünya müziğini çok severdi. Kendi başıma keşfettiğim ilk müzikler ise muhtemelen 12-13 yaşlarımdayken beni yakalayan ve kendimi ait hissettiğim R&B ve rap oldu. Tabii ki işin içinde Nirvana ve grunge müziği de vardı aynı dönemde. Kısacası çok çeşitli, geniş bir müzik yelpazesinin ortasında büyüdüm.

Konuşmak ister misiniz bilmiyorum ama çocukluk zamanlarınızı geçirdiğiniz komün ortamının müziğinize yansıması nasıl oldu?

Yaşadığım deneyimle bağlantılı bir grup adı seçtiğim için komik bir şekilde bazı insanların müziğin tamamının bununla ilgili olduğunu varsaydığını düşünüyorum ama bu kesinlikle doğru değil. Daha çok kendime atıfta bulunmanın bir yolu gibi. [Sanatçının büyüğü komünde, çocuklar ve ebeveynler birbirlerine "grouper" diye sesleniyordu.] Ama yaptığım ilk albümün, o komün deneyiminden kök alan bir kaybolmuşluk hissiyatından ve benlik arayışından etkilendiğini düşünüyorum. Çünkü o dönem benim için gerçekten sarsıcı bir deneyimdi.

Çocukluğumda çok fazla yalnızlık ve izolasyon vardı. Çok küçükken hatta biraz fazla erken bir zamanda kendi başıma olduğumun, kendime bakmak zorunda olduğumun farkına vardım. Sanırım insan genç yaşta zor şeyler yaşadığında bunlar her zaman içinde kalıyor. Dolayısıyla bugün yaptığım müziğe de hâlâ yansıdığından eminim. Çünkü benlik algımı derinden etkiledi.

Ama diğer bütün deneyimler gibi bunun da iki farklı yönü vardı. Komünde büyümekten kaynaklanan olumlu şeyler de oldu. Örneğin çocukluğumdan beri hâlâ çok yakın olduğum insanlar var. Bizi Batı kültüründen ayrı tutmuşlardı. Bu durum bazen kafa karıştırıcı olsa da televizyon izlemeden büyümenin ve farklı deneyimlere açık olmanın iyi tarafları olduğunu düşünüyorum. Birlikte yapılan pek çok grup etkinliğine de katılıyorduk. Yani bütün bunlar hem olumlu hem de olumsuz yanları olan karmaşık bir deneyimdi. Ama elbette bugün olduğum kişiyi şekillendirdiği için beni ve yaptığım bütün müziği etkilemeye devam ediyor.

'Cover the Windows and the Walls’ gibi bir albümü bir daha yapamam

Albümlerinizden ya da şarkılarınızdan hangisi sizi en iyi anlatıyor? Belki de hayatınızda her şeyi değiştiren biri vardır?

Sanırım her albümümün farklı bir yönünü seviyorum. Ama Cover the Windows and the Walls albümündeki hissi ve ses kalitesini hâlâ çok seviyorum. Sanırım bugün aynı şeyi yeniden yaratamam. Çünkü o albüm, müziği henüz oldukça lo-fi yöntemlerle kaydettiğim, prodüksiyon konusunda pek bir şey bilmediğim ve stüdyoda çalışmayı reddettiğim bir dönemin ürünüydü. Benim için büyülü bir albüm.

Bir de Way Their Crept var. Çünkü o albüm benim için bile bir gizem gibiydi. Albüm yapmayı planlamıyordum, sadece müzik yapmaya başlamıştım ve o çalışmayı daha kendim bile tam idrak edemeden kaydetmiştim. Sanki içimden değil de dışarıdan bir yerden sökün edip gelmiş gibi hissettirir bana. Sırf bu yüzden onu ayrı bir yere koyuyorum.

Gazze’deki savaş ve ABD’de faşizmin yükselişi hakkında sessiz kalmadığınızı biliyorum. Sizce müzik toplumsal meselelerle bağ kurmamıza yardımcı mı oluyor, yoksa bizi dünyadan uzaklaştırıp kaçış alanı mı sunuyor?

İkisini de yapabildiğini düşünüyorum. Müzik hem dünyanın ağırlığından kaçıp saklanabileceğiniz bir sığınak olabiliyor hem de o acıyı ve adaletsizliği iliklerinize kadar hissedip daha derin bir bağ kurmanızı sağlayabiliyor. Başımızı kuma gömüp hiçbir şey yapmadan duramayız. İnsanlar müziği farklı ihtiyaçlar için kullanırlar; bazen nefes almak, sakinleşmek ve dünyayı dışarıda bırakmak için dinlerler, bazen de kelimelerin kifayetsiz kaldığı o büyük toplumsal öfkeyi ya da kederi paylaşmak için.

Bence insan aynı anda birden fazla şey yapabilir. Müzik de böyle deneyimleri ifade etmemize yardımcı oluyor. Bir anlığına kendi zihninizden uzaklaşmanızı sağlayabiliyor ama aynı zamanda özellikle canlı müzikte diğer insanlarla bağ kurduğunuzu hissettiriyor. Dolayısıyla müziğin bunu kesinlikle yapabildiğine inanıyorum.

Bir başkasının da sizin hissettiklerinizi müziği aracılığıyla ifade ettiğini fark etmek, çok derin bir bağ kurma hissi yaratıyor. Bir sanatçı olarak bütün bunlar hakkında konuşmanın ve dünyada olup bitenleri kabul etmenin önemli olduğunu düşünmemin nedenlerinden biri de bu. İnsanlar başka birinin hissettiği duygulara tercüme olduğunu gördüğünde bu çok derin bir bağ kurma hissi yaratıyor. Bence bir sanatçı olarak bu konulardan bahsetmek ve olup biteni kabul etmek bu yüzden çok önemli. 

Özellikle ABD’de bunu fark ediyorum. Ed Sheeran meselesi yaşandığında turnede olduğumuzu hatırlıyorum. Açıkçası o adamın kim olduğunu bile pek bilmiyordum ama ses teknisyenim bana olaydan bahsetti. “Bu gerçekten çok büyük bir mesele” dedi. Herkesin konuştuğu bir konuydu. Metallica da yakın zamanda benzer bir şey yaptı. Elbette bu konuda hayal kırıklığı yaratan örnekler de var.

'Hüzünlüyken dinlediğim müzik okyanusun dalgaları'

Kendinizi üzgün ya da yalnız hissettiğinizde ne tür müzikler dinlersiniz?

Bazen hem hüzünlendiren hem de aynı anda enerji veren müzikleri seviyorum. Çünkü bir şekilde insanın gücünü biraz geri kazanmasını sağlıyorlar. Dead Can Dance’i gerçekten çok seviyorum. Melankolik ama aynı zamanda enerjisi ve hareketi olan müzikleri var. Burial’ın Untrue albümünü de seviyorum.

Gerçekten etkileyici bazı klasik müzik eserleri de var. Örneğin Arnold Schönberg’in “Verklärte Nacht” eseri ve  Arvo Pärt’ın “Tabula Rasa” veya “Fratres” eserleri. Çocukluğumdan beri dinlediğim kayıtlar olduğu için içime adeta kazınmış durumdalar ve birçok şeye ulaşmama yardımcı olabiliyorlar. Ama evet, hüzünlü hissettiğimde ilk yaptığım şey genelde evden çıkıp okyanusa gitmektir. Yani dinlediğim müzik o, sanırım. Okyanus dalgaları.

Müziğinizi tek başınıza yapıyorsunuz. Ancak son dönemde Helen diye bir grup kurdunuz ve The Original Faces albümünü hazırladınız. Bu süreçte yeni neler keşfettiniz?

Helen’da, iş yükünü iki arkadaşımla paylaşmanın getirdiği müthiş bir rahatlama vardı. İlginç bir döneme denk geldi çünkü COVID sonrasındaydık ve hayatın getirdiği bazı kişisel zorluklarla kafam dağınıktı. Grup arkadaşlarım çalmam ve kayıt yapmam konusunda beni bayağı zorladılar, iyi ki de öyle yapmışlar. Çünkü o albümü yapmak beni içinde bulunduğum hafif depresif ruh hâlinden çıkardı. Harika ve eğlenceliydi. Dostluğumuzun bir teyidi gibiydi ki bence dünyanın bu kadar çıldırdığı bir dönemde bunu vurgulamak çok önemli. Topluluk duygusu, birbirine ait olma hissi çok önemli. İnsan ancak bu şekilde ayakta kalabiliyor. Grouper’a kattığım hassasiyeti Helen’a da taşıdığımı fark ettim. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Eda Solmaz

Müzik yazarı

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Sinopale’nin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla bienalin kentte yarattığı değişim üzerine

İlki 2006'da düzenlenen Sinopale, yirmi yılda Türkiye’nin en uzun soluklu bağımsız sanat oluşumlarından birine dönüştü. Bienalin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla 10. edisyon vesilesiyle biraraya gelerek Sinopale’nin kentle kurduğu ilişkiyi ve yerel bilginin çağdaş sanatla buluşma biçimlerini konuştuk.

Melike Bayık

·

02 Kas 2026

Sinopale’nin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla bienalin kentte yarattığı değişim üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Roger Crowley: 'Portekiz'in kurduğu imparatorluk, kendi yoksulluğunun ürünüydü'

Roger Crowley, "Deniz Canavarları" kitabında Portekiz’in küçük bir donanmayla Hint Okyanusu’nda nasıl kalıcı bir imparatorluk kurduğunu, deniz ticaretinin küresel güç ilişkilerini nasıl dönüştürdüğünü ve bu sürecin sömürgecilik tarihindeki yerini anlatıyor. Yazarla küreselleşmenin başlangıç dönemindeki ticaret, askerî güç ve şiddet arasındaki ilişki üzerine konuştuk.

Ömer Çeşit

·

29 Eki 2026

Roger Crowley: 'Portekiz'in kurduğu imparatorluk, kendi yoksulluğunun ürünüydü'
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Clayface: Kendini yontan bir süper kötü

DC’nin yeni filmi "Clayface", bir süper kötünün hikayesinden yola çıkarak beden, kimlik ve bilinç arasındaki sınırları sorguluyor. DC'nin daha karanlık sularda yüzdüğü "Joker" ve "The Batman" ile aynı damarda ilerleyen film, Matt Hagen isimli bir aktörün yüzü parçalandıktan sonra dönüştüğü "Kil Adam"ın izini sürüyor.

Aslı Ildır

·

27 Eki 2026

Clayface: Kendini yontan bir süper kötü
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Ramize Erer'in 'Séparation' sergisi Paris'te: 44 numaralı odada ayrılık

Ramize Erer’in "Séparation" sergisi, Paris’in tarihî atmosferini günümüze taşıyan Hôtel Langlois’nın 44 numaralı odasında sanatseverlerle buluştu. Ramize Erer ve küratör Nazlı Pektaş’la resimlerdeki hüznü, geçiciliği ve mekanın sergiye kattıklarını konuştuk.

Burcu Dimili

·

26 Eki 2026

Ramize Erer'in 'Séparation' sergisi Paris'te: 44 numaralı odada ayrılık
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Kitapların izinde Almanya’da misafirlikten söz sahipliğine: Neresi sıla bize, neresi gurbet?

1961’den itibaren Almanya’ya giden işçiler, oy kullanmak için beklediler ama siyaset yapmak için sandığı beklemediler. Nermin Abadan-Unat, Gündüz Vassaf, Ayhan Kaya, Fatma Aydemir ve Ece Temelkuran’ın kitaplarının izinde, Ford grevinden Cem Özdemir’in eyalet başbakanlığına, vatandaşlık reformlarından AfD’nin yükselişine uzanan altmış beş yılı okuyoruz. Aynı sorular hâlâ gündemde: Kim “Alman”? Neresi “vatan”?

Kitapların izinde Almanya’da misafirlikten söz sahipliğine: Neresi sıla bize, neresi gurbet?