Roger Crowley: 'Portekiz'in kurduğu imparatorluk, kendi yoksulluğunun ürünüydü'

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Roger Crowley, Deniz Canavarları kitabında Portekiz’in küçük bir donanmayla Hint Okyanusu’nda nasıl kalıcı bir imparatorluk kurduğunu ve deniz ticaretinin küresel güç ilişkilerini nasıl dönüştürdüğünü anlatıyor. Zheng He’nin devasa Çin filolarından Vasco da Gama’nın seferlerine uzanan kitap, baharat ticaretinden pay alma arzusuyla Hıristiyanlığı yayma hedefinin iç içe geçtiği bir dönemi ele alıyor. Portekizlilerin stratejik limanlar ve kaleler üzerinden kurduğu hâkimiyetin izini süren Crowley, bu yayılmanın dayandığı şiddeti de anlatının merkezine yerleştiriyor. Böylece kıtalar arasında kalıcı bağlantılar kuran deniz yollarının, sömürgeciliğin ve zorla boyun eğdirmenin araçlarına nasıl dönüştüğünü gösteriyor.
Yazarla küreselleşmenin başlangıç döneminde ticaret, din ve askerî güç arasındaki ilişkiyi, keşif tarihinin kahramanlarına değişen bakışımızı ve Portekiz’in sonraki sömürge imparatorluklarına bıraktığı mirası konuştuk.
Kitaba Zheng He’nin devasa Çin filolarıyla başlayıp ardından Portekiz’in çok daha küçük donanmasına geçiyorsunuz. Çin denizlerden çekilirken Portekiz neden kalıcı bir imparatorluk kurmayı başardı?
Çin’in ve Portekiz’in deniz imparatorluklarına yaklaşımı, iki farklı zihniyeti ortaya koyuyor. On beşinci yüzyılın başlarında Hint Okyanusu’nu dolaşan Zheng He filosu, muhtemelen o zamana kadar dünyanın gördüğü teknolojik açıdan en gelişmiş filoydu. Bu sefer, Çin’in gücünü göstermek için düzenlenmişti. Portekiz’in birkaç gemisi ise bunun yanında son derece küçük bir kuvvetti.
Zheng He’den sonra Çin böyle bir deniz gücü gösterisine bir daha girişmedi. Bu sefer, Çin’in dünyadan hiçbir şey istemediğini ortaya koymuştu. Çin kendisini Merkez Krallık olarak görüyordu; merkezde olma fikri, Çin tarihinin ve felsefesinin derinliklerine işlemişti. Yabancı düşmanlığı da bu zihniyetin bir parçasıydı: Çin’in ötesindeki yerler çevre ve taşra olarak görülüyordu. Ayrıca Çin’in güney kıyıları Japon korsanlarının saldırılarına maruz kalıyordu; bu da ülkenin içine kapanma eğilimini artırdı.
Öte yandan Portekiz, küçük nüfuslu, yoksul ve doğal kaynakları sınırlı bir ülkeydi; bu yüzden yüzünü hep dış dünyaya çevirmiş, elde edebileceği her şeyi istemişti. Kurduğu imparatorluk, kendi yoksulluğunun ürünüydü. Portekiz’in geniş toprakları fethedecek ve elinde tutacak yeterli insan gücü ya da kaynağı yoktu. Bunun yerine, önemli ticaret merkezlerini ve stratejik su yollarını denetleyen, tahkim edilmiş üslerden oluşan bir imparatorluk kurdu. Böylece yalnızca birkaç bin askerle Hint Okyanusu’nun büyük bölümünü kontrol edebildi. Bu hafif deniz imparatorluğu modelini daha sonra Hollandalılar ve İngilizler gibi diğer küçük denizci güçler de benimsedi.
Portekiz’in Hindistan’a deniz yoluyla ulaşma arayışında baharat ticareti, Haçlı Seferleri ruhu ve büyük bir güç olma arzusu biraradaydı. Bu etkenlerden hangisi daha ağır basıyordu: Ekonomik çıkarlar mı, dinî inançlar mı?
Hristiyanlığı yayma arzusu ile ticaret arasında bir gerilim vardı. Portekizliler, Hint Okyanusu’nda Hristiyan topluluklarla karşılaşacaklarını umuyorlardı; bu beklenti de seferlerin nedenlerinden biriydi. Doğu’ya küçük misyoner grupları gönderdiler ve sonuçlar farklılık gösterdi. En başarılı oldukları yer Japonya’ydı: Portekizliler ülkeden kovulana kadar 300.000 ila 500.000 arasında Japon’u Hristiyanlığa geçirdikleri tahmin ediliyor. Hindistan’daki Portekiz imparatorluğunun merkezi olan Goa’da da çok sayıda kişi din değiştirdi. Ancak genel olarak Hint Okyanusu’ndaki Portekizliler için ticaret daha önemliydi.
On altıncı yüzyılın başlarında Goa Valisi AA ile Katolik Kilisesi arasında ilginç bir anlaşmazlık yaşandı. Hindistan’a yalnızca Portekizli erkekler gittiği için Vali, Portekizlilerle yerli kadınlar arasında yaşanabilecek sorunlardan kaygı duyuyordu. Cinsel şiddet tehlikesini önlemek için farklı ırklardan insanların evliliklerini teşvik etmek istedi. Katolik Kilisesi buna karşı çıktı. AA ise Kilise’yi görmezden gelerek planını uyguladı. Farklı topluluklar arasındaki evlilikler, yerel halkla daha uyumlu ilişkiler kurulmasına ve ticaretin gelişmesine yardımcı oldu.

Vasco da Gama yüzyıllar boyunca büyük bir kaşif olarak anıldı. Oysa kitabınızda Müslüman hacıları taşıyan Miri gemisinin yakılması gibi son derece acımasız eylemler de anlatılıyor. Da Gama’yı kahraman bir kaşif olarak mı, yoksa emperyalist şiddetin kurucularından biri olarak mı hatırlamalıyız?
Da Gama, kendi döneminin insanıydı ve İslam karşıtı, Haçlı Seferleri’ni andıran bir zihniyete sahipti. Miri’nin yakılması da bunun bir sonucuydu. Büyük kaşiflere yönelik bakışımızın son yüzyılda değiştiği kesin. Yüz yıl önce Da Gama da Kolomb gibi büyük ve kahraman bir figür olarak yüceltiliyordu. Bugünse Da Gama ve Kolomb hakkındaki görüşler, onların kahraman kaşifler mi yoksa yerli halkların zalimleri mi oldukları konusunda keskin biçimde bölünmüş durumda. Bu figürler, içinde bulunduğumuz yüzyılın kültür savaşlarının bir parçası hâline geldi; onlara yönelik tutumlar da değişmeye devam ediyor. Portekiz’de Da Gama, ulusal tarih anlatısının önemli bir figürü olmayı sürdürüyor.
Portekizliler Hint Okyanusu’na girdiklerinde sofistike, kozmopolit ve görece açık bir ticaret sistemiyle karşılaştılar. Birkaç bin Portekizli, kendilerinden çok daha büyük ve zengin toplumlara kurallarını nasıl kabul ettirebildi?
Portekizliler Hint Okyanusu’nun tamamını denetlemenin mümkün olmadığını çok çabuk anladılar; bunun yerine önemli stratejik limanları ve su yollarını belirlediler. Ayrıca, ateşli silahların yaygın olarak kullanılmadığı, büyük ölçüde barışçıl ve serbest ticarete dayalı bir denize gelmişlerdi. Stratejileri, kritik geçiş noktalarını ele geçirip tahkim etmekti. Bu kale stratejisi son derece başarılı oldu. Bölgede top bulunmadığından Portekizliler, Hint Okyanusu’nu denetleyen bir ağ kurabildiler.
Francisco de Almeida, Portekiz gücünü hareketli bir donanmayla kurmak istiyordu. Afonso de Albuquerque ise kaleler, limanlar ve stratejik deniz yolları etrafında kalıcı bir imparatorluk tasarlıyordu. Portekiz’in başarısında hangi strateji daha etkili oldu?
Almeida’nın fikri uygulanabilir değildi. Hint Okyanusu’nun uçsuz bucaksız büyüklüğünü denetlemek için muazzam bir donanma gerekirdi. Muson rüzgarlarının düzeni de hareketli bir filonun manevra kabiliyetini sınırlardı. Daha başarılı olan, Albuquerque’nin kaleler ve stratejik deniz yolları üzerine kurulu stratejisiydi. İyi tahkim edilmiş kalelerden kritik geçiş noktalarını denetleyen birkaç bin askerle bütün denizi kontrol etmenin mümkün olduğunu gördü.
Kitabınızda Portekizlilerin yalnızca üstün deniz topçularına değil, sistematik biçimde korku salmaya da dayandığı anlatılıyor. Katliamlar, sakat bırakmalar ve şehirlerin topa tutulması imparatorluğun bilinçli araçları mıydı, yoksa denetimden çıkan savaşların sonuçları mı?
Bazı durumlarda vahşet ve katliamlar tek bir komutanın öfkesinden kaynaklanmış olsa da halkları ve limanları boyun eğdirmek, korkutmak için şiddetin az çok bilinçli biçimde kullanıldığı kesin. AA bu yöntemi en etkili biçimde uygulayan isimdi.
Portekizliler mevcut ticaret sistemini şiddetle altüst ettiler; ancak uzak kıtaları birbirine bağlayan ilk kalıcı küresel ağı da kurdular. Öyleyse Portekiz İmparatorluğu’nu modern küreselleşmenin başlangıcı mı, yoksa Avrupa sömürgeciliğinin ilk büyük laboratuvarı mı saymalıyız?
İkisini birbirinden ayırmak zor. Portekizliler, küresel ağları ilk kuranlardı; bu ağlar bitki türlerinin, gıda ürünlerinin ve hayvanların kıtalar arasında taşınmasını sağladı. Hollandalılar ve İngilizler gibi küçük denizci devletler, onların kurduğu modeli izledi. Bu ağlar, gezegenin tamamında bağlantılar kurulmasını mümkün kıldı. Uzun mesafeli mal alışverişi bitkileri ve gıda ürünlerini de kapsıyordu; genetik materyal dünyanın dört bir yanına taşınıyordu. Ancak bunun karanlık bir yüzü de vardı: hastalıkların yayılması, milyonlarca insanın zorla köleleştirilmesi ve sömürgecilik.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ömer Çeşit
Ömer Çeşit, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Siyasal Bilimler lisans ve Kültürel Çalışmalar yüksek lisans programlarını tamamladı. Varlık Yayınları’nda (VBKY) editör olarak görev yaptı. Anafora Kapılmak, Kaçak Gölgeler, Eksik Olan ve Burada ve Şimdi adlı kitapların yazarıdır. Akademi Minerva’nın kurucusu, April Yayıncılık’ın PR Direktörüdür.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
DC’nin yeni filmi "Clayface", bir süper kötünün hikayesinden yola çıkarak beden, kimlik ve bilinç arasındaki sınırları sorguluyor. DC'nin daha karanlık sularda yüzdüğü "Joker" ve "The Batman" ile aynı damarda ilerleyen film, Matt Hagen isimli bir aktörün yüzü parçalandıktan sonra dönüştüğü "Kil Adam"ın izini sürüyor.

Ramize Erer’in "Séparation" sergisi, Paris’in tarihî atmosferini günümüze taşıyan Hôtel Langlois’nın 44 numaralı odasında sanatseverlerle buluştu. Ramize Erer ve küratör Nazlı Pektaş’la resimlerdeki hüznü, geçiciliği ve mekanın sergiye kattıklarını konuştuk.

1961’den itibaren Almanya’ya giden işçiler, oy kullanmak için beklediler ama siyaset yapmak için sandığı beklemediler. Nermin Abadan-Unat, Gündüz Vassaf, Ayhan Kaya, Fatma Aydemir ve Ece Temelkuran’ın kitaplarının izinde, Ford grevinden Cem Özdemir’in eyalet başbakanlığına, vatandaşlık reformlarından AfD’nin yükselişine uzanan altmış beş yılı okuyoruz. Aynı sorular hâlâ gündemde: Kim “Alman”? Neresi “vatan”?

Zamanın sevgi ve acının mekanı olduğunu söylüyor Ursula K. Le Guin. Bilge Karasu ise o ölümün adını anmadan yazdığı değiniler, öyküler ve masallardan oluşan tuhaflıklar kitabı "Göçmüş Kediler Bahçesi"nde birkaç kez kaçınılmaz olana dair uyarıyor bizi: "Kedinizi bir insanı sever gibi sevmeye çalışmayın!" Benimse diyeceğim şu: Kaç insan kendisini bir kedi gibi sevdirmeyi başarabilmiş ki!

İlkay Şencan, yeni EP’si “Origin”de çocukluğunun müzikal hafızasını elektronik müzikle buluşturuyor. Şencan ile biraraya geldik ve kariyerinin başlangıcından uluslararası başarıya, DJ kabinindeki seyirci beklentilerinden müzik sektöründeki network ilişkilerine uzanan pek çok konuyu konuştuk.




