Moda’nın muhteşem dalgası: Kafeler


Makarnada restoran kalitesiyle ev konforu bir arada: Molino Cucina Uluslararası Makarna Organizasyonu'nun paylaştığı; İtalya, Almanya, Fransa, Birleşik Krallık ve ABD'deki 5 bini aşkın kullanıcıyla yürütülen bir araştırma, pandemi döneminde dört tüketiciden birinin daha fazla makarna tükettiğini ortaya koyuyor. 2019 yılında, dünya çapında 16 milyon ton makarna üretildiği biliniyor. Pratik biçimde hazırlanan bu doyurucu lezzet; restoran atmosferinde şık akşam yemeklerinin ana öğünü de olabiliyor. Peki bu ikisi birlikte olabilir mi? Pandemi döneminde daha çok makarna tüketmeye başlayanlardansanız sizi İtalyan restoranı kalitesinde taze makarna deneyimini ev konforuyla birleştiren bir markayla tanıştırmak istiyoruz: Molino Cucina. Molino Cucina: Molino Cucina, "slow food" akımından ilham alan, günlük olarak katkısız makarnalar ve soslar üreten ve bunları mevsimine uygun menüler hâline getirerek İstanbul’da aynı gün içinde teslim eden bir gıda girişimi olarak öne çıkıyor. Molino Cucina paketleri üç malzemeden oluşuyor: Seçtiğiniz, günlük olarak üretilmiş makarna; o makarnayla bütünleşen lezzetli bir sos ve yönlendirme notu. Bu mevsimin menüsü: Molino Cucina’nın bu mevsime özel hazırladığı menüde sürdürülebilirlik ilkeleri gözetilerek üretilen Fusilli, Pappardelle, Rigatoni, Penne, Spaghetti, Tagliatelle formlarındaki makarnalar; mevsime uygun seçilen malzemelerle hazırlanmış Pesto, Pomodoro, Tartufo Nero, Ragu, Mascarpone e Spinaci, Norma gibi lezzetli soslarla sunuluyor. İstanbul içinde 100 lira ve üzeri alışverişlerde ücretsiz kurye avantajı sunan ve 10.00-20.00 saatleri arasında verilen siparişleri 1-3 saat içinde sipariş sahibine ulaştıran Molino Cucina, yiyeceğiniz kadar almaya olanak tanıyan iş modeli sayesinde israf etmeden iyi bir öğün hazırlamayı da teşvik ediyor. Molino Cucina’nın nitelikli, ev yapımı, katkısız makarna ve soslarıyla tanışmak için bu bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
19'uncu yüzyılda Japonya'da yaşayan sanatçı Hokusai’ın meşhur dalgası bana hep üçüncü dalga kahve akımını hatırlatır. Adı Kanagawa'nın Büyük Dalgası olan, herkesin aklına kazınmış, köpükleri belirgin meşhur dalga eseri, aslında Fuji Dağı’nın 36 Manzarası isimli, arka planında Fuji yanardağı bulunan 36 farklı eserlik serinin teknik olarak en beceri barındıranı. Hokusai’ın bu eserleri, dönemin sanat akımına uygun şekilde orijinal çizimi tahta bloklara oyularak patates baskı tekniğiyle üretiliyor. Bu yüzden bir eserin tıpatıp aynı şekilde çoğaltılması pek basit; minik renk tonları ve tahtalardan aşınma hataları meclisten dışarı.
Serinin en güzel tarafı ise ne Kanagawa dalgası ne de başka bir baskı (şahsi favorim Kajikazawa Balıkçısı olsa da). Aksine serinin güzelliği; çeşitliliğinde. Batan güneşin Fuji yamaçlarına vuruşu da çay bahçesinde göl manzarası kesenler de evin çatısında uçurtma uçuranlar da atını bağlayan gezginler de hamallık yapan emektarlar da değirmenden su çeken hanımlar da Fuji manzarasının önünde, manzaranın anlamını ve bakanın hissiyatını değiştiriyor. Hatta Japonya’nın yüzyıllardır dirayetle sembolü kalmış yanardağ, bazı baskıların ana öğesi bile değil. Her farklı detay, bambaşka bir hissin kapısını açıyor.
Üçüncü dalga kahvecilik bu hissin tam tersi yamacında. Çeşitliliğin güzelliğinden ziyade başarı formülünün peşinde. Bu akıma biat eden kafeler, çok beğenilip yüzlercesi basılan Kagenagawa dalgası gibi, seri bir tıpkıbasım üretiminden ibaret. Ne biri öbüründen daha değerli ne de biri öbüründen yeterince farklı. Bu akıma üçüncü "dalga" denmesi ise ironiye aşina bir nesil için orta kavrulmuş ve yumuşak içimli bir tesadüf.
Üçüncü dalga kahve, aslında feminizmin 90'larda üçüncü dalgasını yaşaması esnasında ismini almış. Başka düşün akımları ve kimliksel alanlarla kesişimselliğin karmaşasındaki feminizmden farklı olarak, üçüncü kahve dalgası basit bir çekirdek kökeni ve işlenmesine dikkatten ibaret. Birinci dalga kahvenin endüstriyelleşip evlere girmesi, ikinci dalga Starbucks-vari küresel yaygınlaşma ve çekirdek menşeleri arasındaki farkın algılanması, üçüncü dalga ise 2000'lerin başında peydah olan mikrokaynak anlayışı ve kahve aromasının maksimize edilmesi çabasına tekabül ediyor. Fakat ben kahve severlerin lezzette özenlerinde artıştan ziyade, bu dalganın üstünde sörf yapan kafe kültürüne meydan okuyorum.
Moda, İstanbul’da bu tarz kafelerin hakkını vererek metrekare başı en sık görüldüğüz yer muhtemelen. Uzun sakalına, kafasında minnacık bere değil takke eşlik etse politik bir eylem gerçekleştiriyor sanacağımız barista'ların, kolu rengârenk dövmeli, kimi kaş ve dudaklarından tıbbi koşulları meçhul şekilde metal bileşenleri sarkan garsonların ve minimum bir adet pişkin ve arsız kedinin içinde bulunduğu bu kafelerin bir başka ortak özellikleri, kolayca hepimizin gözü önünde belirebilmeleri. Döşemesiz taş yerler, ahşap masalar, geniş yapraklı büyük bitkiler, tebeşirle tahtaya yazılmış bir menü, belki bir de küçük şaka, cinsiyetsiz tuvaletler (ki beklemediği bir cinsiyetle karşılaşınca alınan klozet olmadığına göre tuvaletlere şapka ve topuklu ayakkabı tabelası asmaya gerek olmayan bir devre geçebiliriz), cam kek fanusunda pörsümüş kruvasanlar ve içinde inşaat varmışçasına ses çıkaran bir makine. Etrafa bakınca bilgisayarına gömülmüş; alnında freelance yazan bir yaratıcı kişi, umumi alanda cilveleşmenin rahatlığını doya doya yaşayan bir çift, aylak dedikoducular, rahatsız oturaklı vitrin önünde sigara saran mekân sahibinin dostu... Ucuz seramik kupalarında yulaf sütlü latte'yi getiren çalışanın “senli” ve ahbapça hitabı, işletmecinin tanıdığı influencer arkadaşlarına hesap ödetmeyip geri kalan tebaadan küçük harflerle yazılmış karton menüde "TL" ibaresi olmayan yüksek fiyatları almaları hangimize yabancı?
Moda kafelerinde cirit atan biri olarak bana da j’accuse dendiğini duyar gibiyim. Her bulduğum aralık ve hatta daha dün gidip story paylaştığım, yazılarımda atıf bulunan bir yer, bir mekânı böyle eleştirmek mübah mı? Niyetim mekânların kendilerinden ziyade bir konseptin üstüne değer eklemeksizin reprodüksiyonda bulunulmasını eleştirmek. Az önce sorduğum soruda yedi Moda kafesi ismi bulunuyor. Çünkü kısa, tek kelimelik isimler de bu dalganın içinde, “tıpkıbasım akımı"nın bir parçası. Bu kafeler, bir eski sevgili gibi tanıdıklığıyla rahatlık veren; fakat aslında tatsız ve yeniliksiz bir tekrarın kafeinde vücut bulmuş hâli.
Dalga benzetmemi fazla ileri götürecek olursam, kıyıya çarpmasının yakın olduğunu düşündüğüm üçüncü dalga kafe akımının peşinden yeni gelecek modanın eli kulağında olduğunu düşünüyorum. Dördüncü dalganın kahve kimyasını içerecek, Japonya doğumlu bilimsellik olacağı öngörülüyor. Ben ise sürdürülebilirliğin ön planda olduğu bir anlayışın yakında bilinçli kesim olmayı seven kafe müdavimlerine hükmedeceğini düşünüyorum. Kahvenin minimum seyahat ettiği, mümkünse yerel üretim veya dikey/kentsel tarım ürünü olarak, hatta biyoteknolojiyle farklı iklimlere uygunluğu sağlanan bir ürün olduğu bir dönem bekliyorum. Kafelerin de aynı şekilde tek kullanımlık kavramını; bir bardağı bir kere kullanmaktan, asla başka bir bardağı kullanmama şeklinde yeniden oluşturacak kadar sürdürülebilirlik odaklı, atığın sıfıra yaklaşacağı yerlere dönüşeceğini tahayyül ediyorum. Belki de öngörülerim sonradan yalan olan dip dalgalarındandır ve üçüncü dalga, içinde kalacağımız son su birikintisidir.
O hâlde de 36 tarafının hâlâ en güzeli olan manzaranın tıpkıbasımlarına kendimi emanet etmeye devam edeceğim. Bu haftaki mekân tavsiyem: "Moda’da bir kafe".
İllüstrasyon: Burak Ayaz
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Haftanın menüsü evde: Sipariş tavsiyeleri, az pişmiş uygulamalar, ağızla değil gözle tüketilecekler.
09 Ara 2020

YAZARLAR

Berkok Yüksel
A former child writing about food and London for Aposto.

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Günümüz ikram sektöründe sunum, misafir deneyiminin ana karakterlerinden biri. İkram sektöründe unutulmaz bir deneyim yaratmak için bardağın ağırlığından ışığın camdaki yansımasına, servis hızından ergonomiye kadar her detay bu hikayenin bir parçası oluyor. Paşabahçe Professional, estetik tasarımı operasyonel verimlilikle buluşturarak işletmelerin özgün sunum kimliklerini yaratmalarına eşlik ediyor.
12 Ağu 2026

Beyoğlu’ndaki 127 yıllık bir binadan Nişantaşı’na taşınan Hodan, yeni adresinde mahalleyle kurduğu ilişkiyi ve günlük mutfak pratiğini yeniden tanımlıyor. Hodan'ı şefi ve sahibi Çiğdem Seferoğlu ise geçmişle bugünü buluşturan mutfak anlayışını, ürün ve tarif araştırmalarını, üreticilerle kurduğu ilişkileri ve hâlâ öğrenci kalmayı nasıl sürdürdüğünü anlatıyor.

Fas mutfağı, tek bir tarif ya da birkaç simge yemekle açıklanabilecek bir mutfak değil. Essaouira'da bir sabah pazarda başlayan gün; alışverişten pişirmeye, sofradan gündelik hayattaki rutinlere kadarki küçük ayrıntılarla bunun nedenini kendiliğinden anlatıyor.

Fas mutfağında briouates, ince yufkaya sarılan ve üçgen biçiminde hazırlanan en yaygın atıştırmalıklardan biri. Etli, peynirli ya da sebzeli farklı iç harçlarla yapılabilen bu tarif, özellikle aile sofralarında, çay saatlerinde ve ramazan döneminde sıkça yer buluyor. Warqa adı verilen geleneksel Fas yufkasıyla hazırlansa da baklava yufkasıyla da benzer bir sonuç elde edilebiliyor.
01 Ağu 2026

Pastilla, Fas mutfağının en karakteristik yemeklerinden biri. Geleneksel olarak güvercin ya da tavuk etiyle hazırlanan bu kat kat börek, kıyı şehirlerinde deniz ürünleriyle de yorumlanıyor. İnce yufka, baharatlar ve farklı dokuların biraraya geldiği bu tarif, Fas mutfağının çok kültürlü lezzet anlayışını yansıtan en bilinen örneklerden biri.
01 Ağu 2026





