Müzik endüstrisinin görünmez itici kuvveti: ‘Fangirl’lerin gücü nelere kadir?

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Müzik endüstrisinin maddi ve manevi gelişiminde en büyük payı olan gruplardan biri “fangirl”ler. Sosyal medyada “takıntılı” veya “saplantılı” gibi etiketlerle anılıp alay konusu olsalar da ellerindeki güç göründüğünden çok daha fazla. Bir sanatçının yükselmesini veya düşüşünü belirleyen bu topluluk, endüstrinin görünmez itici gücü. Peki tüm bunlara rağmen favori sanatçılarını tutkuyla destekleyen bu kızlara neden küçümsemeyle bakılıyor?
Billie Eilish konserine girmek için kuyruktayım. Ağlayan kızlar, çığlık atanlar, hayranı olduğu sanatçıyı görecek olmanın heyecanını yaşayanlar… O sırada yanımızdan geçen bir erkek grubu kızlara küçümseyen bakışlar atıyor. Hiç şüphesiz fangirl’ler müzik endüstrisinde cinsiyetçiliğe ve kadın düşmanlığına en fazla maruz kalan topluluk.
1963’te ortaya çıkan Beatlemania’lardan beri dünya, kadın hayranları belli kalıplara sokuyor: Histerik, takıntılı ve müzikle pek de ilgisi olmayan tipler... Fakat aslen fangirl’ler müzik endüstrisini domine eden ve çoğu popüler kültür akımını ortaya çıkaran zeki genç kadınlar. Konserleri dolduran, sanatçıları ayakta tutan ve onlar için para harcayanlar; yine bu kadınlar.

ABD merkezli yatırım bankası Goldman Sachs’in geçen yıl yaptığı araştırmaya göre bu topluluk müzik sektöründe yılda 4 milyar dolardan fazla gelir edilmesini sağlıyor. Müzik sektörü derneği BPI’nin yakın zamanda yaptığı bir ankete göre de müzikseverlerin neredeyse dörtte biri (%23,4) kendisini en az bir sanatçının süper hayranı olarak tanımlıyor; 16-24 yaş grubunda ise bu oran %30’un üzerine çıkıyor.
Fangirl’ler sanatçıların arzuladığı güçlü toplulukları kurup çevrimiçi fan sayfaları aracılığıyla koşulsuz destek gösteriyor. Konserlerde tüm kitleyi kapsayan projeler organize ediyor, diğer yeni hayranlarla bağ kurmak için zaman ayırıyor ve bunların hepsini çıkarsız bir sevgiyle yapıyor.
Erkekler 'sadık' görülürken, kadınlara çıldırmış muamelesi yapılıyor
Fangirl teriminin olumsuz çağrışım yapması ise tamamen kadın düşmanlığına dayanıyor. Tutkulu genç kadınlar “çıldırmış” olarak görülürken, aynı tutkuya sahip erkekler “sadık” olarak nitelendiriliyor. Neden kadın hayranların konserlerde bağırması kabul edilemezken, erkek hayranların futbol maçında aynı şeyi yapması övülüyor ve hatta yüceltiliyor? Hayranlık davranışı spor ve müzik etkinliklerinde neredeyse aynı özelliklere sahip. Sorun ise fangirl’likte değil, bir kadın sevdiği bir şeye ilgisini gösterdiğinde üzerine yıkılan cinsiyetçi önyargılarda. Bir bakıma genç kadınlar ilgi alanları olduğu için eleştiriliyor.
Oasis konserleri de bu duruma iyi bir örnek. Bu konserler sırasında orta yaşlı erkeklerin çığlık atması, zıplaması, ağlayıp bir örnek giyinmesi kimse tarafından tuhaf bulunmadı. Ancak kadınlar Taylor Swift’in konserinde aynı davranışları sergilediğinde toplum tarafından küçümsenmeye devam edildi.

ManiFAM tacizcileri ifşa edip kadınlara destek oldu
Türkiye’nin son dönemde en etkili kitleye sahip gruplarından Manifest’in hayran grubu maniFAM’in neredeyse her davranışı sosyal medyada özellikle erkekler tarafından alay konusu ediliyor. Fakat bu topluluk kadın dayanışması sergileyerek birbirlerine her anlamda destek olup sosyal farkındalık yaratıyor.
Geçen hafta birçok kadın, uğradıkları tacizleri, yaşadıkları tüm travmalara rağmen dile getirdi. Bu süreçte kadınların seslerinin duyulmasını sağlayan yine kadınlar oldu. Instagram’da başlayan bu dayanışmanın X’e geçmesini ve suçlulara tepkinin daha sert verilmesini sağlayan maniFAM’di.
- Sanatı ile yüceltilen ama aynı zamanda taciz, istismar veya şiddet geçmişi olan bazı erkek sanatçılar, diğer bir deyişle “monstrous man”ler, sanatsal otoritelerini yalnızca yaratıcı ifade için değil, hayranları üzerinde manipülatif ve tacizkar bir güç kurmak için de kullanıyor.
maniFAM, üyeleri mağdur kadınların görünür olmasını sağlarken hayranı oldukları gruba da seslendiler. Bunun üzerine ilk resmî açıklama Manifest’ten geldi. Grubun 18 yaş altı çok fazla hayranı olduğundan bu açıklama hem takipçileri için güvenli bir alan yarattı hem de mağdurların yanında olduklarının göstergesi oldu.
Yani yeni nesil fangirl’ler göründüğünden çok daha güçlü ve toplumdaki çoğu kişiden çok daha bilinçli...
Topluluk hissi gençlerin ruh sağlığına da iyi geliyor
Hayranların yarattığı birliktelikler, aidiyet duygusunu güçlendirmenin yanı sıra ruh sağlığına da iyi geliyor. California Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre hayranların kurduğu sosyal bağlar, depresyon ve yalnızlık hissini azaltabiliyor. Özellikle gençler için hayran birlikleri, güvenli bir alan oluşturuyor. Gelişme çağındaki gençlerin tutku duyacağı bir şeye sahip olması, baskıdan kaçmaları ve kişiliklerini daha güvenli bir zemine oturtmaları açısından da oldukça önemli görülüyor.

Manifest grubunun menajerliğini üstlenen Hypers’ın kurucusu Tolga Akış, günümüz Türkiye’sinde hayran olma kavramını şu sözlerle açıklıyor:
“Fan olmak, günümüz Türkiyesi’nde ve dünyasında bir peri masalına inanmak gibidir. Evinde, kendi bilgisayarıyla kendi geleceğini yaratmış ve adım adım basamakları çıkmış birine inanmak, aslında kendine de inanmaktır. Kendini bu şekilde ifade edebileceğine güvenmektir. Fan olmayı küçümsemek ya da daha basit duygulara indirgemek, bu işin matematiğini anlayamamaktan kaynaklanır. Burada gerçek fan duygusu, mutlaka arka planda bir empatiye ve kendini onun yerine koyabilmeye dayanır. Burada bir kolektifin parçası olma hissi var. Ama aynı zamanda çok daha derinden gelen bir kendini ifade etme ve hayallerine ulaşma arzusu da bulunuyor. Bu yüzden fan olmak, birçok insanı içten içe motive eden önemli bir olgu. Esasında, sanatçıyı yukarı çeken ve ona inanan o topluluktur. Çünkü o topluluk; ne kadar bilet satılacağını, ne kadar dinlenme ve izlenme alınacağını belirleyen bir baz oluşturur. İşte bu yüzden, fandom müzik endüstrisinin merkezindedir.”
Fangirl’lerin müzik endüstrisinin büyük bir kısmını finanse ettiği bir gerçek. Birçok önemli sanatçının kariyeri, genç kadınlar olmasaydı oldukça çok sönük kalırdı. Ez cümle, fangirl’ler Elvis Presley’den bugüne var oldular ve var olmaya devam edecekler.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Eda Solmaz
Müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
14–20 Eylül tarihleri arasında düzenlenen ve medya sponsorları arasında yer aldığımız Ayvalık Uluslararası Film Festivali’ne; değişen alışkanlıkları, süren samimiyeti ve bu yılın filmleri üzerinden baktık.

Bazen insanın ihtiyacı, acısına bir cevap bulmak değil, o acının içinde bütünüyle yalnız olmadığını bilmektir. Belki kitapların yapabileceği şey de tam burada başlıyor. Acıyı dindirmek değil, çünkü bazı acılar dindirilemeyebilir. Bir kaybı anlamlandırmak ya da ona teselli olacak birkaç güzel cümle bulmak da değil; yalnızca insanın acısının yanında sessizce bulunmak.

Arkas Sanat ve Centre Pompidou işbirliğinin ilk sergisi “Lumina: Renk ve Işık Sanatı”, 26 Eylül’de Lucien Arkas Sanat Merkezi’nde açılıyor. Beş yıllık işbirliği kapsamında düzenlenecek 10 serginin ilkini ve bu uzun soluklu buluşmayı Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas, Arkas Sanat Direktörü Müjde Unustası ve Centre Pompidou Başkanı Laurent Le Bon’dan dinledik.
25 Eyl 2026

“Verilere dayalı gerçek, muhasebeciler içindir” diyen ve sadece nesnel gerçeği beyazperdeye yansıtmakla yetinen sinema anlayışını aşağılayan Werner Herzog'un çektiği tüm filmlerde, kurgu ve belgesel iç içe geçer. Her bir film projesi, lideri Herzog olan ekibin görevidir ve görev yerine getirilecektir. Görev süresince tüm ekip “dışarıdan gangsterler gibi görünüp, içlerinde papaz cübbesi giymiş azizler gibi” adanmış olacaktır.

Filozof Jonathan Barnes'ın kızı ve İngiliz yazar Julian Barnes'ın yeğeni Camilla Barnes, ilk romanı "Her Zamanki O Öldürme Arzusu"nda İngiltere'den Fransa'ya göç etmiş bir ailenin üç kuşaklık öyküsünü anlatırken zarif ve alabildiğine mizahi bir dil kullanıyor. Barnes’la, bu güçlü edebiyat ve felsefe geleneğinin içinde kendi sesini bulmayı, İngiltere’den Fransa’ya göçü, aile içindeki iktidar ilişkilerini, kuşak çatışmalarını ve yaş almayı konuştuk.




