Yıldız Tozu | Sinemanın emekçisi, filozofu ve delisi: Werner Herzog

“Verilere dayalı gerçek, muhasebeciler içindir” diyen ve sadece nesnel gerçeği beyazperdeye yansıtmakla yetinen sinema anlayışını aşağılayan Werner Herzog'un çektiği tüm filmlerde, kurgu ve belgesel iç içe geçer. Her bir film projesi, lideri Herzog olan ekibin görevidir ve görev yerine getirilecektir. Görev süresince tüm ekip “dışarıdan gangsterler gibi görünüp, içlerinde papaz cübbesi giymiş azizler gibi” adanmış olacaktır.
Yıldız Tozu | Sinemanın emekçisi, filozofu ve delisi: Werner Herzog

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

“Daha yirmili yaşlarımdayken, zamanı verimli kullanmamın öneminin, tek bir saniyeyi bile heba edemeyeceğimin, hiç kimseden ve hiçbir şeyden korkma hakkım olmadığının idraki içindeydim. Artık benim için korku diye bir şey yok. Beni korkutacak adam daha anasından doğmadı.

Gerekiyorsa cehenneme iner, bir filmi şeytanla boğuşarak çekip çıkartırım.”

Bu iddialı cümlelerin sahibi, sözleri kadar filmleriyle, gerektiğinde tüm dünyaya ama en çok da film endüstrisinin kurumsal unsurlarına zevkle kafa tutan, onlara her fırsatta “Siz yanılıyorsunuz!” diye haykıran ve bu duruşuyla sinemayı bambaşka bir düzleme taşıyan, “azim” kelimesinin sözlükteki karşılığı olan o isim… Bir sinema emekçisi, bir sinema filozofu, bir sinema delisi: Werner Herzog.

İkinci Dünya Savaşı’nın üçüncü yılında, Alman savaş makinesinin tökezlemeye başladığı günlerde, Bavyera eyaletinin başkenti Münih'te hayata gözlerini açar Werner. Henüz birkaç günlük bebekken, bir bombardıman sırasında komşularının evi yerle bir olduğunda annesi onu enkazın içinde, cam parçalarıyla kaplanmış beşiğinde yara almamış şekilde bulur. Bunun üzerine, çocuklarını alıp küçük ve ıssız bir dağ köyüne gider. Alman-Avusturya sınırında bulunan, medeniyet ve teknolojiden uzak, karlarla kaplı Sachrang köyü, Münih'e geri dönmelerine kadar geçen sürede, doğada vakit geçirip bolca hayal kurmak için ideal bir yerdir Werner için…

Doktora sahibi bir biyolog olmasına rağmen savaş sonrasındaki ekonomik mucizenin peşine takılma şansı olmayan anne Elisabeth, üç erkek çocuğunu evlere temizliğe giderek kazandığı üç beş kuruşla, tek başına büyütür. Babasının da annesi gibi biyoloji doktorası vardır ancak ne oldukları belirsiz, soyut birtakım akademik çalışmaların peşine takılıp, sorumluluklarından kaçmış bir adamdır o. Annesi için "Tanıdığım en cesur ve maceracı insandır" diyen Werner'in ebeveynleri, o beş yaşındayken boşanırlar.

  • İleride üç evlilik yapıp, üç kere baba olacak olan Werner, babasından, “Büyürken etrafta olmaması benim için bir lütuftu. Nasıl bir baba olmamam gerektiğini ondan öğrendim” diye bahsederken ondan miras aldığı tek şey de Almancada "dük" anlamına gelen ve havalı olduğunu düşündüğü Herzog soyadı olur.

Çocukken çektiği açlık ve annesinin, çocuklarının karnını doyurmak için çaresizce çırpınışına tanıklık etmesi, belki de karakterini şekillendiren en önemli deneyim olmuştur. 11 yaşında Münih'e döndüklerinde, annesi ve üç erkek kardeşiyle birlikte küçük bir odada yaşarken, mutlak bir şekilde konsantre olmayı öğrenir Werner. Bolca gürültülü ve hareketli bu odada, yere sırt üstü uzanıp kendisini çevresinden tamamen soyutlayarak, eline geçen tüm kitapları okur. Bir yandan da okul bahçelerinden çaldığı boş süt şişelerini satarak kazandığı paralarla, mümkün olduğu kadar çok film seyreder.

  • 14 yaşında senaryolar yazmaya başlayıp, bunları yapımcılara ve televizyonlara yollarken, aynı zamanda yolda olma tutkusunu da keşfeder. O arada bir de ritüelleriyle büyülendiği Katoliklik inancına geçerek, radikal anarşist olan ailesini dehşete sürükler.

İşte tam o dönemde, yaşadıkları apartmana, ev sahibinin kol kanat gerdiği hırpani görünümlü ve deli bakışlı bir misafir gelir: Genç Werner'in görür görmez dehşete kapıldığı bu adam, ileride başka hiçbir yönetmenle iki kere çalışamayacak ama Herzog ile beş efsanevi film çekecek olan, sinemanın en çılgın oyuncusu Klaus Kinski'dir. 

İnanılmaz zor fizikî şartlarda ve çok düşük bir bütçeyle çekilmiş, efsanevi altın dağ El Dorado'yu ararken yok eden ve yok olan İspanyol sömürgecilerinin anlatıldığı Aguirre, Tanrının Gazabı; Amazon ormanlarının ortasına bir opera evi inşa etmek isteyen iş adamının çılgın saplantısının anlatıldığı Fitzcarraldo ve büyük Alman usta Murnau'ya saygı duruşu olarak çekilen vampir filmi uyarlaması Nosferatu’nun da aralarında bulunduğu unutulmaz Herzog başyapıtlarında büyük performanslar sergiler Kinski.

Sinema tarihinin en hastalıklı ama en üretken ilişkilerinden birini, çekimleri terk etmeye kalkışan Kinski’yi, “Tüfeğimdeki sekiz kurşunu sana, dokuzuncuyu da kendime sıkarım” diye tehdit ederek; ama öte yandan Kinski'nin saygısızlıklarına dayanamayıp onu öldürmeye yeltenen Amazon yerlisi figüranları ikna edip onun hayatını kurtararak yöneten Herzog, günün birinde “Saçımdaki her beyaz telin adıdır Kinski” diyecektir.

Bir yandan çelik fabrikasındaki gece vardiyasında kaynakçılık yapıp diğer yandan senaryo yazarken, liseyi uyuklayarak bitirmeye çalışan 17 yaşındaki Werner, kapısını çaldığı yapımcı kendisiyle, “Anaokulunda film çekiyorlar artık demek ki” diye dalga geçtikten iki gün sonra, birkaç dolar sermaye ile Werner Herzog Filmproduktion şirketini kurar.

Hayatı boyunca bütün filmlerini tek başına, kimseye muhtaç olmadan yapacaktır artık. Bunun için elinde ne varsa onunla yetinerek, hiçbir şey olmadığında ise ihtiyacı olan kamerayı çalmak dahil ne gerekiyorsa o yola başvurarak filmlerini çeker. İlk oğlu doğana kadar eşi ve annesiyle birlikte oturduğu küçük ev, hem ofis hem de kurgu odası görevi görür.

1964 yılında bursla gittiği ABD'deki üniversite eğitiminin onu tatmin etmemesi sonucu bursunu yakıp okulu terk eder. Altı çocuklu bir ailenin çiftlik evinin çatı katında başlayan Amerika'yı keşif macerası, Meksika'ya kadar uzanan yeni bir yolculuk serisiyle sonuçlanır. Bu gezinin hemen hepsini, hayatının geri kalanında yapacağı gibi yaya olarak tamamlar. Herzog için yürümek, hayatı tanımak demektir.

25 yaşında çektiği ilk filmi Signs of Life, kamuoyunda pek ilgi çekmese de Batı Almanya Ulusal Film Ödülü'nü ve Berlin Film Festivali'nde Gümüş Ayı Ödülü'nü alır. Herzog'un yıllarca mentörlüğünü yapacak olan ünlü film teorisyeni ve tarihçisi Lotte Eisner, Signs of Life'ın bir kopyasını Alman sinemasının kurucu yönetmenlerinden Fritz Lang'a yollar. Lang'dan gelen cevap, “Alman sinemasının yeniden doğuşu için artık bir umudum var” şeklinde olur. 

Birkaç yıl sonra Eisner'in ölüm döşeğinde olduğunu duyan Herzog, kendisini beklemeden ölmeye cüret edemeyeceği şeklinde bir mantıkla, Münih'ten Paris'e yürüyerek 21 günde ulaşır. Herzog daha sonra bu yolculuğu bir kitapta anlatacak, Eisner de sekiz sağlıklı yıl daha yaşayacaktır.

  • “Verilere dayalı gerçek, muhasebeciler içindir” diyen ve sadece nesnel gerçeği beyazperdeye yansıtmakla yetinen sinema anlayışını aşağılayan Herzog'un çektiği tüm filmlerde, kurgu ve belgesel iç içe geçer. Kendisinin kavramsallaştırdığı ve bir manifesto ile açıkladığı ecstatic truth (büyülü gerçek) kavramı kapsamında, belgesellerinin içine kurmaca olaylar ve sahneler yerleştirmekten çekinmez ve neyin kurmaca olduğunu da açıkça anlatır.

Ham gerçeğin değil, derinlerdeki şiirsel hakikatin peşinde koşan Herzog, Sahra Çölü’nden Amazon ormanlarına, Güney Kutbu'ndaki maceracılardan Avustralya yerlisi Aborjinlere, patlamak üzere olan bir volkanın yamacından kadim bir mağaranın tünellerine kadar, belgesellerini vahşi bir savaşçı gibi çeker. Her bir film projesi, lideri Herzog olan ekibin görevidir ve görev yerine getirilecektir. Görev süresince tüm ekip “dışarıdan gangsterler gibi görünüp, içlerinde papaz cübbesi giymiş azizler gibi” adanmış olacaktır.

Doğaya olan yaklaşımını insana da yansıtan Herzog, uçlarda yaşayan insanların hikayelerini de belgeselleriyle bize aktarır. Kendine dost edindiği ayılar tarafından parçalanan amatör belgeselci bir münzeviden, çocukken Almanya'daki köyünü bombalayan Amerikan uçaklarına hayran kalarak Amerika'ya pilot olmak için göçen ve esir düşüp, açlık ve işkencelere rağmen hayatta kalabilen bir adama kadar değişkenlik gösteren insan hikayeleri anlatır.

Ekstrem insanları filmlerinde oynatmakla kalmaz, Heart of Glass filminde olduğu gibi başrol hariç tüm oyuncuları kendisi hipnotize edip film boyunca hipnoz altında oynatmak gibi "yenilikler" de icat eder…

Herzog'a göre evren bizi mutlu etmek için var olmamıştır ve doğada romantize edildiği gibi uyum falan yoktur. Doğada hâkim olan kaos, cinayet ve düşmanlıktır. Bu kaosla başa çıkmak için yapılacak tek şey yeni edebiyat, müzik, şiir, sanat ve tabii ki sinema formları yaratmaktır. Sinemayı fikirlerle değil imgelerle düşünerek yaratan Herzog bizi şöyle uyarır:

“Acilen yeni, taze ve anlamlı yeni imgeler bulmalıyız. İnsan uygarlığı eğer bu yeni imgeleri bulamaz ve yaratamazsa, dinozorlar gibi yok olacak.”

Fitzcaraldo’yu çekerken, anlattığı hikayedeki çılgının dahi gerçek hayatta cesaret edemediği şeyi yaparak, buharlı bir gemiyi tek parça olarak bir tepenin üzerinden kızaklarla aşırtan Herzog, her ne kadar bela aramadığını ve gereksiz risklerden kaçınan biri olduğunu söylese de sinema tarihinin en çok ölüm tehlikesi atlatan yönetmenidir.

Sinemanın estetik olmaktan çok atletik bir süreç olduğunu iddia eden Herzog, fareler tarafından ısırılmak, bir röportaj sırasında kurşunlanmak, yüzlerce ateş karıncası tarafından ısırılarak ateşler içinde yatmak, Sahra Çölü’nü geçerken Afrika'da hapse atılıp üstüne sıtmaya yakalanmak, Peru ormanlarında düşen bir uçağa binmekten şans eseri kurtulmak, aktif bir yanardağın kıyısında umursamazca çekim yapmak, Amazon ırmağının güçlü akıntılarına yakalanıp kayalıklara sürüklenmek gibi zorlukların da işinin doğası gereği olduğunu söyler.

  • Başına gelen bunca şey yetmezmiş gibi yönetmen bir arkadaşına “Sen bu filmi bitirirsen ben de ayakkabımı yerim.” diyen Herzog'un yürüyüş botlarıyla olan iştahlı ilişkisini Werner Herzog Eats His Shoe belgeselinde izlemek mümkündür.

Bir yandan opera yöneten, şiir ve hatırat yazan ve çektiği filmlerle kariyeri boyunca Cannes'da Altın Palmiye dahil dünya festivallerinde sayısız ödül kazanan Herzog, sosyal hayatında son derece az insanla, sınırlı ve mütevazı bir yaşam sürer. Amacının, festivallerde ödüller, kamuoyu beğenisi, şan şöhret ya da para olmadığını vurgulayan yönetmen, kendisi için sanatsal tatminin “Bir filminden çıkan tek bir insanın daha az yalnız hissetmesini sağlamak” olduğunu dile getirir. “Çocuklarımız bizi TV kanallarına el bombalarıyla saldırmadığımız için affetmeyecekler” diyecek kadar tüketim toplumundan nefret eder.

“Film yönetmeninin iyi bir şeyler üretebilmek adına yaşam süresi 15 yıldır, ondan sonra küle dönüşürler. Ben şimdiden 20 yıllığım” diyen Herzog, bu cesur sözlerinin arkasında durmayarak hâlâ film çekiyor ve fakat artık yavaşlamadıysa da yaşlandı. Ne eskisi kadar atletik, ne de konu ve oyuncu seçimlerinde eskisi kadar radikal. Ancak hâlâ gücü yettiğince her tür bağımsız film aktivitesine katılıp, genç sinemacılara destek ve nasihat veriyor:

“Her zaman inisiyatif alın. İhtiyaç duyduğunuz kareyi çekmek için geceyi hapiste geçirmeniz gerekiyorsa bunda yanlış olan bir şey yoktur. Tüm köpeklerinizi salın, belki biri avı yakalayabilir. Kendi sorunlarınız içinde debelenip durmayın, umutsuzluk mahrem ve kısa olmalıdır. Hatalarınızla yaşamayı öğrenin. Müzik ve edebiyat konusundaki bilgi ve anlayışınızın genişlemesine özen gösterin. Elinizde tuttuğunuz o kullanılmamış film rulosu, var olanların sonuncusu olabilir; o yüzden ne yapın edin, onunla etkileyici bir şey yapın.

Bir filmi bitirmemenin asla bir mazereti olamaz. Yanınızdan cıvata keskisini eksik etmeyin. Kurumsal korkaklığa karşı çıkın. İzin isteyeceğinize özür dileyin. Kaderinizi kendi ellerinize alın. Bir manzaranın içindeki özü okumayı öğrenin. İçinizdeki ateşi yakın ve bilinmeyen ülkeleri keşfe çıkın. Dolambaçlı yollara sapmadan dümdüz yürüyün. Gerekiyorsa hile yapın, kandırın ama işi mutlaka tamamlayın. Reddedilmekten korkmayın. Kendi sesiniz olsun. İlk gün, geri dönülmez noktadır. Film teorisi dersinden çakmak onur madalyanızdır. Şans, sinemanın can damarıdır. En iyisi gerilla taktiklerdir. Gerekiyorsa intikam alın. Arkanızda duran vahşi ayıya alışsanız iyi edersiniz."

Ve bu kez yazımızın finalini güncel bir haberle yapalım:

Sinemanın yaşayan bu en derin, en hipnotize edici ve çılgın filozofu son filmiyle Filmekimi’nde bizimle olacak. Açılışını Venedik’te yapan, yaratıcısı kadar muzip ismiyle bizi şimdiden gülümseten Bucking Fastard 84 yaşındaki ustanın tam yedi yıl sonra yeni bir kurguyla beyazperdeye dönüşünü müjdeliyor.

Yazılan çizilen her şeyden bağımsız, biz de elbette meraktayız, mutluyuz ve heyecanlıyız…

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Mehmet Sindel

1970'de dünyaya geldi; uzun süre sessiz kaldı. Komşu teyzenin müdahalesi üzerine konuşmaya başladı ve bir daha susmadı. Boğaziçi'nde işletme okudu, derecesiz mezun oldu. Otomobil kullanmayı bilmeden otomotiv sektöründe CMO'luk, finanstan anlamadan banka genel müdür yardımcılığı, "bu fiş neden bu prize girmiyor" seviyesindeyken .com CEO'luğu yaptı. Bilmediği işlerde çalışmayı bir yöntem olarak benimsedi; konfor alanının dışında kalmayı ise bir yaşam biçimi olarak. Hobisi olan sinemayı önce yazarlığa taşıdı. Atlas Tarih ve Arka Pencere dergilerinde sinema yazıları yazdı. Bireysel ve kurumsal film okuma atölyeleri düzenliyor, sinema üzerine keynoteler veriyor. Kurucusu olduğu Sindel Kültür Sanat Platformu bünyesinde film okumaları yapıyor; dünya çapında akademisyenleri bir araya getirerek derinlikli seminerleri organize ediyor. Filmlerle yaşıyor. Öğretmek için değil, öğrenmek için konuşuyor. Bir patronunun onu eleştirmek için söylediği "Sen de çok güzel hikaye anlatıyorsun" cümlesini hayatının en güzel övgüsü olarak taşıyor.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi

Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

Aslı Perker

·

06 Kas 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

Ümit Alan

·

06 Kas 2026

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

Mehmet Sindel

·

06 Kas 2026

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Soner Can

·

04 Kas 2026

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

Aslı Ildır

·

03 Kas 2026

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti