Ne seninle ne sensiz: 'Together'

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Birbirinden ayrı düşünemediğiniz bir çift var mı? Her şeyi beraber yapan, tüm kararlarını birlikte alan… Öyle ki, onlarla olan anılarınızda hangisinin ne yaptığını ayırt edemediğiniz kadar birbiriyle iç içe geçmiş bir çift. Yazın heyecan verici ve taze korku filmi Together işte o çifti ve her şey ters giderse gelebilecekleri en ürkütücü hâli keşfe çıkıyor. Michael Shanks’in yazıp yönettiği, başrollerini gerçek hayatta da evli olan Alison Brie ve Dave Franco’nun paylaştığı film, modern ilişkilerde hareketsizliğin türlü biçimleri üzerine ürpertici bir deneme.
Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yapan Together, festivalden umut veren yorumlarla dönmüştü. Sonrasında filmin uluslararası dağıtımcısı Neon’un yürüttüğü yaratıcı ve cesur pazarlama kampanyası da filme olan merakı artırdı. Jeff Bezos ve eşinden, Justin ve Hailey Bieber’a ve hatta Coldplay konserinde yakalanan Astronomer CEO’su ve yasak aşkına her tartışmalı çift, kendini beklemeden bu tanıtım kampanyasının parçası olarak buldu. En sevilmeyen çiftlerle yürütülen bu kampanya, filmin ana karakterleri Tim ve Millie’nin pek de matah bir çift olmayacağısının habercisiydi adeta.
Tim (Franco) ve Millie (Brie) ile Melbourne’daki evlerinde verdikleri bir veda partisinde tanışıyoruz. Öğretmenlik yapan Millie’nin aldığı iyi bir iş teklifi sebebiyle küçük bir kasabaya taşınmak üzereler. Tim ise bir türlü başarılı olamayan amatör bir müzisyen. Belki grubuyla turneye çıkacak, eğer Millie’den izin alabilirse tabii. Farklı sohbetlerden çiftin birbirinden bağımsız herhangi bir karar alamadığını, bir nevi bağımlı ilişki yürüttüklerini anlıyoruz. Gözleri her daim birbirlerinin üzerinde, ayrı kaldıkları anlarda da strese giriyorlar. Hem aileleri hem de arkadaşları bu durumdan fazlasıyla bunalmışlar. Tüm bunların üstüne Millie’nin herkesin önünde diz çöküp Tim’e evlenme teklif edişi ve onun cevap bile verememesi eklenince, çiftin geleceği hakkında pek de umutlanamıyoruz.
İkilinin taşındıkları küçük ve depresif kasabada ve interneti henüz bağlatamadıkları evlerinde birbirlerinden başka ilgilenecekleri hiçbir şey yok. Onlarla zaman geçirdikçe tüm bağımlı hâllerine rağmen birbiriyle olmakta güçlük çeken bir çift oldukları görünür oluyor. Uzun zamandır cinsel hayatları bitmiş durumda, herhangi bir paylaşımları kalmamış ve yan yana olmaktan hiç keyif almıyorlar. İkisi de birbirlerinin kariyerinden memnuniyetsiz. Karşıdakini kırmamak için sürekli diken üstünde hareket ettikleri garip bir ilişki bu. Ne ayrılacak ne de evlenecek duruma gelebiliyorlar. İleri de geri de gidemedikleri bu hâl onları huzursuzluk veren bir sabitliğe ve hareketsizliğe itiyor.
Millie yemek yapamadığı, Tim de araba kullanamadığı için bu görevleri bile birbirlerine delege etmiş hâldeler. Tim’in şehre gitmesinin tek yolu Millie’nin onu tren istasyonuna bırakması. Şakayla karışık tutsak hayatı yaşadığını söylese de aslında gerçek bu. Çünkü beyinlerini ve beden kapasitelerini paylaşıyorlar. Çiftin hareketsizliği, çıktıkları bir orman gezisinde bir mağarada mahsur kalmalarıyla iyice pekişiyor. Mağaranın mistik güçleri mi, Tim’in orada içtiği suyun etkisi mi bilinmez, sabah uyandıklarında bedenlerini birbirine yapışmış olarak buluyorlar. O an pek ciddiye almadıkları bu durumdan kurtulmayı başarsalar da işler giderek sarpa sarıyor ve ilişkilerinin yakınlığını sorgulamaktan ve bir karar almaktan başka çareleri kalmıyor.
Millie ve Tim’in ilişkisini normal bulan tek kişi yeni komşuları Jamie. Çiftle paylaştığı mite göre insanın doğal hâli dört bacak ve koldan oluşuyor. Zeus’un kıskançlığı sebebiyle ayrılıp iki ayrı bedene dönüşen kişilerin de birbirlerini bulduklarında asla bırakmamaları gerekiyor. Filmin mitoloji referansı, bazı mitik okumaların da önünü açıyor böylece. Zira filmdeki işleyiş ve adalet sistemi akla Yunan mitolojisini getiriyor. Karar almaktan ve cinsellikten kaçan hemen her ölümlünün cezalandırıldığı bu adalet sisteminde tanrılar, insanların hareketsizliğinden rahatsız olur. Kısacık ve sınırlı ömürlerini sabit geçirmeleri onları sinirlendirir ve hareketsiz her canlıyı, taşa veya ağaca çevirerek onları hareketsizliğin uç hâliyle sınarlar. Millie ve Tim’in başına gelen de aslında bundan ibaret.
Çiftin arkadaşları ve ailesinden Tim’in Millie’ye daha düşkün olduğunu ve ayrılsalar zorlanacak kişinin o olduğunu öğreniyoruz. Bunda küçükken yaşadığı ailevi travmanın da etkisi büyük. Zira annesi, Tim henüz çocukken kaybettiği babasının cesediyle ne yapacağını bilemediği için günlerce aynı yatakta yatmış. Anlayacağınız bitişlerle ve ölümle yüzleşememe hâli bu ailede genetik. Tim ve Millie’nin ilişkisinde de tutulması gereken bir yas, kabullenilmesi gereken bir son var. Bitmiş bir ilişkiyi, korktukları ve bilinmezlikle baş edemedikleri için sürdürmeye çalışıyorlar. Sürdürdükçe de kendilerini daha berbat durumlara sokuyorlar.
Together’ın en saf hâliyle değişime direnmenin anlamsızlığını vurguladığını söyleyebiliriz. Film aslen ilişki ve ayrılık değil, büyüme ve seçimlerin sonucuna katlanmanın gerekliliğiyle seyirciyi baş başa bırakıyor. Birey olma hâlini uzun zamandır deneyimlemedikleri için basit yetişkin kararları bile, kahramanlarımız için ölüm kalım meselesi hâline geliyor. Bütün işaretleri ve çevrelerinden gelen uyarıları görmezden geldikleri için de artık görmezden gelemeyecekleri bir işaret karşılarına çıkarılıyor ve bedenleri birbirinden ayrılmaz hâle geliyor.
Burada da filmin tür seçimi devreye giriyor. Bu ekstrem hareketsizliği ve bağımlılığı beden korkusu türüyle taçlandıran yönetmen, türün tüm ihtimalleriyle eğlenmeyi de ihmal etmiyor. Felsefi detayların yanı sıra, ilişkinin ve ayrılığın fizikselliğini ve tabii yer yer iğrençleşebildiğini de anlatıyor. İlk olarak ergenliği tasvir etmek ve büyüme sancılarının karanlık yönünü görünür kılmak için ortaya çıkan beden korkusu türü, seyirciye değişimin yolunun eski hâlimizin yasını tutmaktan geçtiğini hatırlatır. Together da henüz ergenlikten çıkamamış karakterlerini bu türün imkanlarıyla sınayarak değişime direnmektense harekete geçmenin önemini vurgulamış oluyor.
Hem korku hayranlarını hem de ilişki dramlarını sevenleri mutlu edecek bir film Together. Sunduğu şahane düşünce egzersizi de cabası. Zira jenerik akarken bizi belli sorularla baş başa bırakıyor: Hayatta neyi bırakmaktan korkuyorsun? Değişime direnmek gerçekçi mi? Bitmiş neleri sürdürüyorsun? Bastırdıklarının geri dönmesine hazır mısın? Together, bu cuma vizyonda.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Zeynep Naz İnansal
Yazar ve kültür sanat profesyoneli. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde sinema lisansı ve Utrecht Üniversitesi’nde Medya, Sanat ve Performans Çalışmaları yüksek lisansının ardından sinema sektöründe çeşitli roller üstlendi. 2014’ten beri editörlük ve yazarlık yapıyor. Yazıları Bant Mag, Trendsetter İstanbul, Dadanizm ve QP Türkiye’nin de aralarında bulunduğu yayınlarda yer aldı.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Renata Salecl, birçok kitabında neden sonuç bağlamında gündeminde tuttuğu neoliberalizm değişmezini, yeni kitabı "Kabalık Çağı"nda da pergelin sabit ayağı olarak kullanıyor. Bireyselden toplumsala yeni liberal düzenin yarattığı sosyal erozyonu incelerken deyim yerindeyse çuvaldızı hem dayatılmış neoliberal düzene hem de onun heveslisi, faili, sürdürücüsü ve kurbanı durumundaki günümüzün şaşkın bireyine batırıyor.

Virtüöz davulcu Jojo Mayer, “ME/MACHINE” projesi ile geçen Cuma akşamı Terminal Kadıköy’ün içinde bulunan Komünite’de sahne aldı ve akustik davul ile yapay zekayı aynı sahnede gerçek zamanlı bir diyaloğa soktuğu canlı bir performans sundu. Mayer ile insan-makine etkileşimli benzersiz müzik deneyimi konuştuk. Sanatçı, teknolojiden korkmak yerine onu müziğine nasıl adapte ettiğini anlattı.

Dying for Sex’te (2025) yaralı, öfkeli ve arzularıyla var olabilen bir kadın yaratan Elizabeth Meriwether, Furious’ta da kadın öfkesinin başka bir yüzüne bakıyor. Dizinin üç kadın karakterinin öfkeleri aynı yerden doğmuyor, aynı biçimde dışarı vurulmuyor ve onları aynı yola götürmüyor. Fakat üçü de kendilerinden önce başka kadınların taşıdığı öfkeden bir parça devralıyor. İlk sezon sona erdiğinde geriye tek bir kadının intikamından çok daha fazlası kalıyor: Kuşaktan kuşağa, bedenden bedene dolaşan ve kendisine başka başka yollar arayan bir kadın öfkesi.

Sadakatsizliğe uğramak insanın eğitimiyle, yaşıyla, güzelliğiyle, zekasıyla ya da ne kadar “iyi bir partner” olduğuyla açıklanabilecek bir şey değil. Yine de insan böyle bir şey yaşadığında çoğu zaman suçu kendisinde arıyor. Oysa bu soruların çoğunun sebebi kontrolümüz dışında gelişen bir olayı yeniden kontrol edilebilir hâle getirme çalışmamız. "Sadakatsizlikle nasıl başa çıkarım?" diye düşünenler için üç kitap.

"Anatomy of a Fall"un Oscar ödüllü senaristi Arthur Harari, yeni filmi "The Unknown"da beden değiştirme motifini fotoğraf, kent hafızası ve kimlik üzerine tekinsiz bir bilmeceye dönüştürüyor.




