'Sırasını bekleyen' bir soru: Tiyatro ne işe yarar?

19 Mart ve sonrası, oyunculardan seyircilere, sahne arkasında çalışanlardan salon sahiplerine hepimizi bir kez daha aynı soruyla baş başa bıraktı: "Tiyatro ne işe yarar?" Soruyu bu sefer kendi kendimize sormak yerine tiyatroyu bu ülkede inadına var edenlere yöneltmek istedik. Kumbaracı50’den Gülhan Kadim, Moda Sahnesi’nden Kemal Aydoğan, Kadıköy Boa Sahne’den Aytekin Atabey ve Dolkun Production’dan Yağmur Dolkun cevapladı.
'Sırasını bekleyen' bir soru: Tiyatro ne işe yarar?

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Savaş muhabiri olacağım hevesiyle iliştiğim dış haberler servisinden, gazetenin hafta sonu ilavesinin yapıldığı masaya “yollanmam” üzerinden 21 sene geçmiş. 2004'ün Haziran ayından beri kültür-sanat gazeteciliği/yazarlığı yapıyorum. Bu sürenin de hatırı sayılır bir kısmı tiyatroyla geçti, geçiyor, umarım geçecek de. 

Belki ilk zamanların genç coşkusuyla değil ama ilerleyen senelerde, kendime bu soruyu neredeyse her ay en az bir kez sordum: Tiyatro ne işe yarar? Sanat ne işe yarar? Biz, ben, onlar bu işi neden yapıyor(uz)? 

Çalıştığım gazeteler, tensikatlarda işten ilk önce "kültür-sanatçıları" çıkardığında sordum. En zor iş bulan meslektaşlarımız kültür-sanat gazetecileri olduğunda sordum. Memlekette önüne gelen siyaset ve futbol yazarı/programcısı olurken nitelikli edebiyat/sinema/tiyatro eleştirmenlerine "köşe" ayrılmadığında sordum, en çok onlara telifsiz yazı yazmaları teklif edildiğinde sordum. Çalıştığım gazetelerin kültür-sanat ekleri, dijitaldeki kültür-sanat mecraları kapandığında sordum. Âlây-ı vâlâ ile açılan büyük, sermaye gazetelerinin kültür-sanata yarım sayfa bile ayırmadığını her görüşümde, sordum…

Her global ve yerel ekonomik krizde zaten sordum. Ya bombalar patlarsa diye kalabalıklara giremediğimizde sordum. Pandemide sordum. En son, 19 Mart sivil darbe girişimiyle demokratik haklarımız paramparça edildiğinde sordum.

Romanlar, filmler, resimler, oyunlar ne işe yarar? Yanıtı, pandemi döneminde katıldığım "Tersine Mühendislik" atölyesinde Prof. Dr. Beliz Güçbilmez şu tek cümleyle vermişti aslında: 

“Bazı yazarlar ‘yazmasaydım delirirdim’ der ya, onlar yazmasaydı asıl biz delirirdik.” 

Kendini bildiğinden beri kalabalıklarla oyun, film ve canlı müzik takip ederken kalbi başka çarpan biri olarak tiyatroya neden ihtiyacım olduğunu biliyorum elbette. Bir eylemde hiç tanışmadığım ama tanıdığıma emin olduğum insanlarla bir ağızdan bağırmakla tanımadığım insanlarla bir sahnede/sinemada ortak hikayelere tanık olmanın karşılığı bende neredeyse aynı: Orada, o anda görülmez bir ağ örüyoruz. Tanığı olduğum her canlı performans, kolektif bir yaşamın parçası olmaktan aldığım gücü yeniliyor.  

'Şimdi tiyatronun sırası değil…'

19 Mart sürecinde, özellikle bağımsız tiyatroların zaten kırılgan olan pozisyonu çok sert bir darbe daha aldı. Dünyada pek eşi benzeri olmayan şekilde sadece gişe geliriyle üreten bağımsız ekipler ve mekanlar bir gecede ıssızlaştı. Sezon ekonomik güçlüklerle, azalan seyirci trafiğiyle akıyordu zaten. Kapanışa doğru yaşananlar, bir kez daha “Şimdi tiyatronun sırası değil” anını geri getirmiş oldu. 

Gücünü inadından ve bağımsızlığından alan tüm tiyatrolar, her toplumsal hadisede olduğu gibi bu kez de ilk ve yaratıcı tepkileri geliştirenler oldu. Sahnelerden ses verdiler, askıda bilet uygulamasına geçtiler, öğrencileri oyunlara davet ettiler, genel boykot gününde bilet satışlarını durdurdular. Sosyal medya hesaplarıyla ve şahsi varlıklarıyla dayanışmanın sesini yükseltip toplumsal mücadeleye omuz verdiler.

Bu süreçte kendime bir kez daha “Tiyatro ne işe yarar?” diye sorunca düştü bu yazı/röportaj aklıma. Ve sorumu bu kez tiyatroyu bu ülkede, inadına var edenlere sormak istedim. Bağımsız tiyatro mekan ve ekiplerinden dört isimden aldığım yanıtlara yer verecek bu yazı: Kumbaracı50’den Gülhan Kadim, Moda Sahnesi’nden Kemal Aydoğan, Kadıköy Boa Sahne’den Aytekin Atabey ve Dolkun Production’dan Yağmur Dolkun. 

Ama öncesinde Prof. Dr. Beliz Güçbilmez’in Kolektif Kitap'tan çıkan Anne Ben Düştüm Mü: Kurmacalara Neden Muhtacız? adlı çalışmasına dönmek isterim:

“Dünya görüşünden bağımsız olarak sanat, çoğu insan için bütün gündemlerin en önemsizi, en önce gözden çıkarılması gerekeni, yangında son kurtarılacak olanıdır. ‘Mahalle yanarken Boğaz manzaralı sırça köşkünde bir elinde viski bir elinde tarakla oturan insanlardır sanatla ilgilenenler. Mahallenin yanmadığı gün yoktur aslında ama ima edilen şudur: Şimdi hiç sırası olmayan ve her nasılsa sırası bir türlü gelmeyen sanatla, ne zaman geleceği belirsiz refah ve bolluk zamanlarında ilgilenilmelidir. (…) Topyekûn iyi zamanlar diye bir zamansa hiç olmamıştır, bundan böyle de olmayacaktır… Peki nasıl oluyor da bu upuzun ve kasvetli yolda sanat, insanın bu denli sadık, görkemli bir eşlikçisi olabiliyor? (…) 

Islık çalmaktan dans etmeye, müzik dinlemekten gölge oyunu kurmaya o sırada hayat kurtarmıyormuş ve karın doyurmuyormuş gibi görünen bütün o yapma ve yapılana bakma ihtiyacının sürekliliğinden söz ediyorum. İnsanların hiç müzik dinlemediği, hiç şiir yazmadığı, bir türküye eşlik etmediği, önüne çektiği bir deftere güneşli bir gün betimlemesi yazmadığı, iki dize düşmediği bir zaman tahayyül etmenin imkânsızlığından. ‘Şimdi sırası mı?’’ sorusunun geçersizliğinden. Ufuk karardı diye, derme çatma bir çerçeveye yırtık bir çarşaf asılıp tiyatro perdesi diye açılmadığı olmamıştır.” 

Gülhan Kadim: Bu çağda aynı anda, aynı nefesle birarada olmak önemli

Ben de yazının konusu kafamda dolanırken, yukarıda saydığım isimlere “Ekmek değil karın doyurmuyor, şarap değil efkar almıyor… Fazladan bir lüks mü bu tiyatro? Hem oyunların ‘gündeme dair söz’ söylemesi şart mı; politik olması, insanlara bir yerden değmesi onu daha mı değerli kılar? Sırf eğlencesine bir klasik güldürü sahnelenmesin mi kriz dönemlerinde?” diye sordum. Beyoğlu’nda 16 senedir her zorluğa direnen bir üretim içinde olan Kumbaracı50’nin kurucularından, yazar, oyuncu ve yönetmen Gülhan Kadim’e verelim ilk sözü:

“Bize sorarsanız tiyatro çok işe yarar. Ama kültürümüzde büyük çoğunluk için bunun karşılığı yok sanki. Yaşamın organik bir parçası olması için eğitim sisteminin çok başka olması gerekiyor. Gelelim şartlar kısmına… Nedense bazıları bayılır tiyatroyu bir kalıba sokmaya. Bence bir söz ve mesaj zorunluluğu asla yoktur ama bazı seyirciler mesaj vermediğiniz için kızar. Size bu sorumluluğu sizin rızanız olmadan yükleyebilir. Bence bu talep yaratıcılığa ket vurmak ve sınırlamaktır. Bizler sadece hikaye anlatmayı tercih edebiliriz ve bu mutlaka sürekli güncel politik durumlara temas etmek zorunda değildir. Eğer belli konularda kendimizi ifade etmek politik için bir eser yaratmak istiyorsak da onu yaparız. Yani yaratmakta özgürüz. 

Seyircinin talebine göre şekillenecek, bilet satacak, çok beğenilecek diyerek oyun yapmayız. Yine risk alırız ama yapmak istediğimizi özgürce yaparız. En azından biz Kumbaracı50 olarak böyle yapıyoruz. İnsanı hızla yalnızlığa sürükleyen bu çağda aynı anda aynı nefesle birarada olmak önemli. Şekli ve içeriği ne olursa olsun, tiyatrocular ve seyirci arasındaki paylaşım o ana özeldir. Birlikte nefes almaktır. Bunun hayatımıza değen ve benzeri de çok bulunmayan bir his olduğunu düşünüyorum.”

Kemal Aydoğan: Sanata neden ihtiyaç duyduğunu krizlerden önce bilmeli insan

2013’te hayatımıza giren, seyirciyle güçlü bir iletişim kuran, bağımsız tiyatronun üretken mekanlarından Moda Sahnesi’nin kurucularından, yönetmen Kemal Aydoğan ise şöyle diyor: 

“Sanata niye ihtiyaç olduğunu bu tür krizlerden önce bilmeli insanlar. Bu bilmenin kaynağı da tabii ki içinde yaşadıkları toplum. Ekmek gibi, su gibi, şarap gibi, yorgan gibi bir ihtiyaç hâline getirmemişse kişi, ona şu andan sonra bir şeyi öğretmek mümkün değil. Örneği şöyle vereyim: Nitelikli çocuk tiyatrosunun bir elin parmaklarını geçmediği, gençlik tiyatrosu gruplarının ise hiç olmadığı bir tiyatro ortamında insanlar üniversite çağında tanışıyorlar tiyatroyla. Bu çok gecikilmiş olduğunun örneği.

Çocuklar çok erken yaşlarda nitelikli tiyatroyla karşılaşırsa bağları kuvvetli olur. Ancak bunu önemseyen bir kültür politikası dolayısıyla bir destekleme modeli yok. Yokuş aşağı bırakılmış bir toplum, çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da Türkiye toplumu. Elinden hiçbir şey gelmiyor. Hızla yuvarlanıyor ve kafasını gözünü parçalıyor her seferinde. Evet, bu da somut duruma dahil.”

Tiyatro hafızamıza Çirkin başta olmak üzere bu sene ortak yapımcılarından olduğu Linçler ve Dudaklar ve Martı mıyım? ile birlikte takdire şayan işler ekleyen bağımsız yapımcı Yağmur Dolkun soruma soru ekliyor: 

“Temel soru şu: Tiyatro zaten niye var? Neden Instagram üzerinden sayısız içeriğe ulaşabiliyorken kalkıp bir tiyatro salonuna gideyim? Seyirci neden tiyatroya gider? İçerikler bayağılaştıkça seyircinin algısı da dönüşüyor. Bugün sinema da, tiyatro da, konser de belirli bir kitleye hitap eder hâle geldi. Kimsenin kültür-sanata ayıracak ekonomik gücü kalmadı. Kamusal alanda sanat, şu an belki de en acil ve en mühim mesele. Biz yapımcılar, kültür aktörleri olarak buna kafa yorarız elbette. Ama biz çözüm üretinceye kadar yerel yönetimlerin hızlıca aksiyon alması gerekiyor, ki aslında alıyorlar da. Mahir Polat, tam da bu sebeple çok önemli biri. Üretimlerimizi erişilebilir kılarak kamu yararına yaklaştırıyor.”

Bağımsız tiyatronun nitelikli örnekleriyle, genç ekiplerle en çok tanışma imkanı sunan mekanlardan Kadıköy Boa Sahne kurucularından, oyuncu ve yönetmen Aytekin Atabey de Boa’yı "birarada olma alanı" olarak konumlandırdıklarını anımsatıyor: 

“Biz Boa olarak, gelin birarada olalım diyoruz. Bağımsız kültür alanı olarak, tiyatromuza geldiğinizde tanışma ve kendinizi ait hissetme imkanı bulacağınız bir enerjimiz var. Hikayelerin konusu ya da karakterlerin durumu gibi unsurlardan öte bir yerden konuşuyoruz. ‘Olmasını istediğiniz dünya zor ama imkansız değil’ diyoruz. İster komedi olsun ister başka bir tür... Sanatla yoğun uğraşan insanın yolu önemlidir. Seyirci, tiyatroya büyük değer verse de sistemin yükleriyle başa çıkabilmede güvence sağlayan bir kültür-sanat politikası eksikliği var. Bu yalnızca iktidarın değil, muhalefetin de sorumluluğunda olan bir mesele. Artık özeleştirisini yapıp, sorunlara gerçek çözüm odaklı politikalar geliştirmeliler.”

Aşırı yanıcı memleket kumaşından yapılmış tiyatromuz

Her krizde ilk ve en uzun hissedilen darbeyi yiyen kesim olan bağımsız tiyatroların aynı zamanda da toplumsal hadiselere en hızlı müdahil olup dayanışmacı tepkiler geliştirenler olmaları, görmezden gelinebilecek bir durum değil. Beliz Hoca’nın deyişiyle: 

“Yaşadığımız ülkede tiyatro sanatı her an alev alabilecek, aşırı yanıcı memleket kumaşından yapılmıştır. Her tiyatrocu o akşam perde açıp açamayacağının belirsizliğiyle yaşar. Her an bir yerde bombalar patlayabilir, çürük altyapılar büyük felaketler doğurabilir, sürekli teyakkuz memleketi her an bir cenaze evine dönüştürebilir. Dönüştürür de. Öyle günlerde, ki takvim fobisi yaratacak kadar sıktır, tiyatrocular ‘Akşam oyun oynayacak mısınız?’ diye birbirini arar. Hayır oynanmaz, perde açılmaz.”

19 Mart sürecinde de perde açılmadı, sosyal medya paylaşımları durduruldu, bilet satışları ve tiyatroya genel ilgi belirgin şekilde düştü. Dahası Beyoğlu polis ablukasına alındığından ve ulaşım hakları valilik kararlarıyla kesintiye uğradığından bu civardaki pek çok oyun mecburen iptal edildi.

Bu süreçte hep şunu düşünmüştüm—halihazırda bir itiraz ve ses yükseltme alanı olan tiyatrodan aksini beklemem mümkün olmasa da—tiyatro, bu tür toplumsal hadiselerde hem ilk darbeyi yiyip hem de mücadeleyi ilk yükselten olmak, her krizde yeni bir dayanışma/mücadele yöntemi üretip uygulamakla mükellef midir? “Zorunda mıdırlar?” 

Kemal Aydoğan “Yaptıklarımız zaten ‘zorundalık’ ile yapılıyordu” diye yanıtlıyor sorumu: 

“Gişeden başka gelir kaynağı olmayan, ne devlet ne yerel yönetimlerden destek gören sanat, ekonomik olarak kırılgan bir yapıya sahip. Ben de tersten bir şey söyleyeyim: Yerel yöneticiler, içeri alınmadan önce ilçe ya da illerinde faaliyet gösteren bağımsız, kamucu tiyatroların hayatlarını güçlüce sürdürmeleri için gereken ‘kamusal modeller’ üzerine ciddiyetle eğilmeliydi. Hep geç kalınıyor. Bu ülkede Fikri Sağlar kültür bakanıyken hem ödenekli tiyatroların hem de bağımsız tiyatroların faaliyetleri özgür ve özerk sanat kurumları olarak planlanabilir, mevzuatları oluşturulabilirdi. Ne oldu? Fos… Hiçbir şey yapılamadı. Sonra ne oldu? AKP kültür bakanlığına turizmi ekledi… Zamanı boşa harcamamak, hızlı davranmak gerekir. Toplumsal mesele bu kadar büyükse onu çözecekler de aciliyet duygusuyla davranmalı.”

Tiyatro yapış biçimimiz sosyal ve politik hayattan bağımsız değil

Gülhan Kadim ise meramını şöyle özetliyor: 

“Zorunda değillerdir ancak tiyatro yapma motivasyonunu buradan alan tiyatrocular için bu bir sorumluluktur. Bizim için özgürlük, haklar, adalet, gençler söz konusu olduğunda ‘bir şey yapmamak’ imkansızdır. Sorumluluk aldığınızda da nasıl faydalı olabilirim diye düşünmeye başlıyorsunuz. ‘Ama durumlar kötü, bunları yapamayız’ diye bakmayız, risk alırız. Tiyatro yapış biçimimiz coğrafyadan, sosyal ve politik hayattan bağımsız değildir. Elbette herkes için geçerli olmayabilir bu durum.”

Aytekin Atabey devam ediyor: 

“Biz her zaman doğru olanı savunuyoruz. Bu yüzden her defasında özel bir açıklama yapmamıza gerek yok ya da öğrenciler için düzenli politikalarımız olduğu için yeni bir şey söylemiyoruz. Ancak zaman zaman bunları hatırlatmak önemli. Tiyatronun asi ve boyun eğmez tavrı ise bazen romantik, bazen savaşçı bir şekilde etkileyici bir yer tutuyor. Sanatla hemhal olan birçok kişi bu enerjiyi sever.”

Yağmur Dolkun öğrencilere ‘askıda bilet’ sunmanın ya da onlar için alan açmanın kendileri için yeni bir refleks olmadığını ekliyor: 

“Yaptığımız tiyatronun muhteviyatında bu zaten var. Biz bunu hep gözetiyorduk; ulaşılabilir olmanın, birlikte var olmanın gerekliliğine inanıyoruz. ‘Sahnelerden ses veriyoruz’ çağrısına da doğrudan katıldık. Çünkü ışık operatöründen oyuncusuna, bu işi yapan herkesin çok net bildiği bir şey var: Bu işi sanatsal varlığımızı sürdürmek ve de iç sesimizi dışarıdan duyurabilmek için yapıyoruz. Başka oyunlar adına konuşamam ama kendi oyunlarımın—dışarıdan ne kadar varlıklı görünse de—içeride büyük bir inanç ve kolektif kabul ile ilerlediğini gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Bu dönemde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri de birlik duygusu ve ortak ses. ‘Sahnelerden ses verme’ gibi kolektif çağrılara bu yüzden katılıyoruz. Bana şahsen sorarsanız birey olarak ortak alınan birçok karara eleştirel yaklaşabilirim. Ancak yaşadığımız hukuksuzluk, yalnızca benim biricik fikrimle değil, çoğul bir sesle temize çıkabilir. Bu yüzden de bir yapı olarak, bilinçli bir şekilde o çoğula uymayı seçiyorum.”

Bu başlık altında yazılacak, konuşulacak çok daha fazla şey var. Ama bildiğimiz şu ki insan olarak birarada durma ihtiyacımız var olduğu sürece, tiyatroya olan ihtiyacımız da bitmeyecek. 

Naçizane ve kalpten dileğim, sezon bitmeden en az bir bağımsız oyuna dahil olun. Mümkünse askıda bilet de alarak öğrencilerin nefes almasına destek atın. Bağımsız ve sözünü sakınmayan oyunlar oynanmaya devam ettikçe, birarada durabildikçe "delirmemeyi" de başarabiliriz çünkü…

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Bahar Çuhadar

Tiyatro eleştirmeni ve gazeteci. Gazeteci olmaya 9 yaşında, okuduğu Körfez Savaşı haberlerini defterine baştan yazarken karar verdi. İkonik savaş muhabirlerine özenerek 'dış haberci' olma planlarıyla İstanbul Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler okudu. Üniversitenin köklü tiyatro kulübü İstanbul İktisat Sahnesi'nde tiyatroyla tanıştı. Dünyada olan bitene sahneden bakmanın tadını, dramaturjinin gücünü keşfedince kültür sanat ve tiyatro haberciliğine yöneldi. Dünya, Radikal ve Hürriyet gazetelerinin kültür sanat sayfaları ve hafta sonu ilavelerinde muhabir ve editör olarak çalıştı. 2011'den beri düzenli olarak haftalık tiyatro eleştirileri kaleme alıyor. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği üyesi. Türkiye'yi gönüllü olarak terk eden yeni nesil göçmenleri anlattığı 'Yeni Ülke Yeni Hayat' adlı kitabın yazarı.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

Sıcak günlere eşlikçi kitaplar: Bu yaz ne okumalı?

Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Şeyma Ye

·

13 Tem 2026

Sıcak günlere eşlikçi kitaplar: Bu yaz ne okumalı?
DuendeDuende

HİKAYE

Pink Martini'den Storm Large: 'Türkiye’de çok güçlü bir müzikal hafıza var'

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Eda Solmaz

·

13 Tem 2026

Pink Martini'den Storm Large: 'Türkiye’de çok güçlü bir müzikal hafıza var'
DuendeDuende

HİKAYE

Bir hayatla yeniden tanışmak: Betül Bakırcı'nın gözünden Agop Arad arşivi

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.

13 Tem 2026

Bir hayatla yeniden tanışmak: Betül Bakırcı'nın gözünden Agop Arad arşivi
DuendeDuende

HİKAYE

Max Cavalera: 'İnsanoğlu hatalarından asla ders almadı'

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

Barış Akpolat

·

10 Tem 2026

Max Cavalera: 'İnsanoğlu hatalarından asla ders almadı'
DuendeDuende

HİKAYE

78. Primetime Emmy Ödülleri: Aday listesi bize ne anlatıyor?

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.

Emre Eminoğlu

·

10 Tem 2026

78. Primetime Emmy Ödülleri: Aday listesi bize ne anlatıyor?