The End of Oak Street: Dinozorlar değişti, peki ya biz?

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Film: The End of Oak Street
Yönetmen: David Robert Mitchell
Yapım yılı: 2026
Süre: 99 dakika
Dinozorların nesli yaklaşık 66 milyon yıl önce tükendi. Dolayısıyla hiçbir insan bir dinozoru canlı görmedi ama yine de çoğumuzun zihninde nasıl göründüklerine, nasıl hareket ettiklerine, hatta nasıl ses çıkardıklarına dair oldukça net imgeler var. Ve benim gibi 90’larda büyüyenler için bu imgenin kaynağı paleontoloji kitaplarından çok oyuncaklar, çizgi filmler, Dinozorlar dergisi ve tabii ki Jurassic Park.
Steven Spielberg’ün 1993’te sinemaya taşıdığı dinozorlar, milyonlarca yıldır var olmayan bu canlıları bir kuşağın çocukluk tutkusuna dönüştürdü. Bu yüzden bugün perdede bir T-rex görmek yalnızca tarih öncesi bir canlıya bakmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor: Çocukluğumuza ait çok tanıdık bir şeyle yeniden karşılaşmayı.
90’lardan beri geçen sürede dinozorların bilimsel imgesinin değiştiğini unutmamak gerek. Fosil bulguları birçok dinozor türünün tüylerle ya da tüy benzeri yapılarla kaplı olduğunu gösterirken, popüler kültürün Jurassic Park ile aklımıza kazıdığı pullu devler yavaş yavaş yerini başka bir görünüme bırakıyor. Paleontolog Michael Novacek’in de dikkat çektiği gibi, insanlar zihinlerinde yer etmiş ve değer verdikleri imgelerin değişmesine direnebiliyor; genç kuşaklarsa aynı nostaljik bağlara sahip olmadıkları için bilimsel olarak güncellenen dinozor tasvirlerini daha kolay benimseyebiliyor.
David Robert Mitchell’in yeni filmi The End of Oak Street’in en keyifli taraflarından biri de bu: Yönetmen, çocukluğumuzun dinozor nostaljisinden beslenirken onları 1993’te dondurmak yerine tüylü ve güncellenmiş hâlleriyle yeniden perdeye taşıyor. Kısacası, bize hatırladığımız dinozorları vermek yerine, onları bugün bilinen hâlleriyle tasvir ediyor.

The End of Oak Street | Kaynak: IMDb
The End of Oak Street, gizemli bir kozmik olay sonucu yaşadıkları banliyö mahallesi tarih öncesine taşınan Platt ailesinin hayatta kalma ve kendi zamanlarına dönme mücadelesini anlatıyor. Filmi izledikten sonra ilk düşündüğüm şey, 90’larda büyüyenlerin en büyük tutkusu dinozorlar ve en büyük korkusu ebeveyn boşanmasını eğlenceli bir şekilde kesiştirmesi oldu. Mitchell, bu iki unsuru yan yana getirmenin de ötesinde, Denise (Anne Hathaway) ile Greg’in (Ewan McGregor) dağılmak üzere olan evliliğini, ailenin bildiği dünyanın gerçekten parçalanmasıyla somutlaştırıyor.
Ev, mahalle, aile ve güvenlik gibi değişmez sandıkları her şey bir anda ellerinden kayarken, eve dönme mücadeleleri de kaçınılmaz olarak çifte anlam kazanıyor. Plattların milyonlarca yıl sonrasına dönmeye çalışması, aynı zamanda dağılmak üzere olan ailelerini birarada tutma çabasına dönüşüyor.

The End of Oak Street | Kaynak: IMDb
The End of Oak Street’in jeneriğinde senarist ve yönetmen olarak David Robert Mitchell’ın adı yazıyor olabilir ama filmi izlerken aklıma en sık gelen isim Steven Spielberg oldu. 80’ler banliyösü, parçalanmanın eşiğindeki aile, çocuklar ve elbette dinozorlar... Birkaç kez "Keşke bunu Spielberg çekseymiş" diye düşünmüş bile olabilirim.
Filmin yapımcılarından birinin J.J. Abrams olduğunu hatırladığımda, çok daha doğru bir akrabalık ortaya çıktı. Abrams’ın 15 yıl önce Super 8’te yaptığı gibi The End of Oak Streeet de Spielberg sinemasını taklit etmekten çok, Spielberg filmleriyle büyümüş olmanın nostaljisini yeniden üretmeye çalışıyordu. Spielberg-John Williams birlikteliğinin Abrams-Michael Giacchino işbirliğindeki karşılığını da düşününce filmin Mitchell’dan çok Abrams’ın yaratıcı dünyasına aitmiş gibi hissettirmesi şaşırtıcı değil.

The End of Oak Street | Kaynak: TME Films
Yine de Mitchell’ın önceki filmlerinden tanıdık bir damarı The End of Oak Street’te yakalamak da mümkün: Amerikan banliyösünün sandığımız kadar güvenli olmadığı fikrini. The Myth of the American Sleepover banliyö yaşamının altında saklanan yalnızlık ve arzularla, It Follows Detroit’in evlerini ve sokaklarını istila eden açıklanamaz bir tehditle, Under the Silver Lake ise Amerikan rüyasının tekinsiz yüzüyle ilgileniyordu. Mitchell bu kez aynı huzursuzluğu neredeyse kelimenin tam anlamıyla somutlaştırıyor; güvenli Amerikan banliyösünü bildiğimiz dünyadan koparıp milyonlarca yıl öncesine fırlatıyor.
Peki Plattların orada hayatta kalabilecek donanımları var mı? Hayır.
Bir hayatta kalma filminde karakterlerin yanlış kararlar vermesi elbette gerilim yaratmanın yollarından biri. Ancak Platt Ailesi söz konusu olduğunda yanlış kararlar bir noktadan sonra yaşam biçimine dönüşüyor. Kaynaklarını doğru düzgün yönetmiyor, tehlikeleri küçümsüyor, en olmayacak anlarda uzun duygusal molalar veriyor ve değişen koşullara adapte olmak yerine ısrarla evlerine dönmeye çalışıyorlar. Dışarıda tabiri caizse kıyamet kopuyorken, daha güvenli, savunulabilir ya da kaynaklara erişimi kolay bir üs aramak kimsenin aklına gelmiyor.
Üstelik burada filmin aile metaforuyla hayatta kalma mantığı arasında eğlenceli bir çelişki ortaya çıkıyor: Plattların "eve dönme" arzusu duygusal olarak filmin bütün hikayesini anlamlı kılarken, bu lojistik açıdan muhtemelen verebilecekleri en kötü kararlardan biri. Hathaway ve McGregor’un canlandırdığı yetişkinlerin bu beceriksizliği karşısında, filmin genç oyuncuları oldukça etkileyici; özellikle Brian rolündeki Christian Convery, filmin en güçlü performanslarından birini sergiliyor.

The End of Oak Street | Kaynak: IMDb
Plattların hayatta kalma becerilerinden şüphe etmek için bir neden daha var: Yeni çevrelerine adapte olmak yerine, çevrelerini kendilerine adapte etmeye çalışmaları. The End of Oak Street ilk bakışta insanların dünyasını dinozorların istila ettiği bir hikaye gibi görünse de gerçek bunun tam tersi. Milyonlarca yıl öncesine düşen insanlar, dinozorların kendi habitatındaki istilacı tür konumunda. Üstelik küçücük bir banliyö mahallesi bile tarih öncesine ateşli silahları, yangınları, atıkları ve organize şiddeti taşımaya yetiyor.
- İnsanların ortaya çıkmasıyla milyonlarca yıldır kendi doğal dengesi içinde var olan ekosistemin bozulmaya başlamasını izlemek, filmin en düşündürücü taraflarından biri. İnsan, kendisini ait olmadığı bir dünyada bulduğunda o dünyanın koşullarına uyum sağlamayı mı, yoksa dünyayı kendi koşullarına uydurmayı mı seçiyor?
Filmin dinozorları yalnızca tehdit olarak değil, kendi doğal düzenleri içinde yaşayan hayvanlar olarak gördüğü anlar da var. İki dinozorun çiftleşmesine uzun uzun tanık olduğumuz, filmin en beklenmedik ve komik sahnelerinden biri bunun en bariz örneği. Jurassic Park’ın dinozorları yalnızca canavarlaştırmak yerine onlara hayranlık duymamızı da sağlaması gibi, The End of the Oak Street de zaman zaman karşımızdakinin yalnızca insan avlayan yaratıklar olmadığını hatırlatıyor.
Ne var ki, şiddet devreye girdiğinde bu bakış kolayca unutuluyor: Bir dinozorun insana saldırması tehdit, insanların dinozorları öldürmesi ise çoğunlukla zafer olarak kodlanıyor. Mitchell dinozorların görünüşünü güncel bilimsel bilgiler ışığında yeniden düşünürken, insanın onlarla kurduğu ilişkiyi aynı ölçüde güncelleyemiyor.

The End of Oak Street | Kaynak: IMDb
The End of the Oak Street’in asıl tökezlediği yer ise finali. Finale gelindiğinde yaşananları büyük ölçüde geçersiz kılan film, yaklaşık iki saat boyunca anlattığı her şey için bir nevi "geri al" tuşuna basıyor. Elbette zaman yolculuğu hikayelerinin uyması gereken evrensel kurallar yok; ancak filmin kendi nedensellik mantığı, yaşananların ardından ne kaldığını açıklamakta yetersiz.
Daha önemlisi, bu yalnızca bilimkurgusal değil, dramatik bir sorun. Denise ile Greg’i yeniden birbirine yaklaştıran, Plattları yeniden bir aile olmaya zorlayan deneyim hiç yaşanmadıysa, karakterlerin geçirdiği dönüşümün de altı boşalmıyor mu? Belki de filmin en büyük çelişkisi burada yatıyor. Karakterler yeni dünyalarına uyum sağlamak yerine sürekli evlerine dönmeye, insanlar kendilerini içinde buldukları ekosisteme uyum sağlamak yerine onu değiştirmeye çalışırken, filmin finali de değişimi kabullenmek yerine her şeyi eski hâline döndürmeyi seçiyor.
Çocukluğumuzdan hatırladığımız dinozorları değiştirmekten korkmayan The End of Oak Street, söz konusu kendi hikayesi olduğunda geçmişi geride bırakmakta aynı cesareti gösteremiyor.
Nerede izleyebilirsin? The End of Oak Street bugün gösterime girdi.
Alternatif işler:
- Jurassic Park (1993, Steven Spielberg)
- Super 8 (2011, J.J. Abrams)
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

24-31 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali, yarışma seçkisi ve Film Forum etrafındaki tartışmalarla Türkiye sinemasının bugününü, geleceğini ve festivalin prestij iddiasını sorgulamaya açtı.

"Norm: The Tale of Norm Macdonald" bazen tanıdık görüntülerin rahatlığına fazla güveniyor, bazı güç soruların üzerinde daha uzun durabilecekken yeni bir şakaya geçiyor. Yine de Norm’la vakit geçirme duygusunu yakalıyor.

İlki 2006'da düzenlenen Sinopale, yirmi yılda Türkiye’nin en uzun soluklu bağımsız sanat oluşumlarından birine dönüştü. Bienalin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla 10. edisyon vesilesiyle biraraya gelerek Sinopale’nin kentle kurduğu ilişkiyi ve yerel bilginin çağdaş sanatla buluşma biçimlerini konuştuk.

Amerikalı sanatçı Liz Harris’in solo projesi "Grouper", 4 Kasım’da Fiba Salon İKSV sahnesinde. Sanatçı ile konser öncesi Zoom’da biraraya geldik; günümüz müziğini ve karanlıktan nasıl beslendiğini konuştuk.




