The Secret Agent: Ölülerin iradesi

Cannes’dan En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu ödülleriyle dönen "The Secret Agent", askerî diktatörlükle yönetilen 1977’ler Brezilya'sında geçen bir politik gerilim. Kleber Mendonça Filho imzalı yapım, tıpkı yönetmenin bilimkurgu-western’i "Bacurau" (2019) gibi türlerarası bir dünya kuruyor. Yer yer büyülü gerçekçi yerlere savrulan, çoğunlukla ise kendimizi karmakarışık bir ajan hikayesinin ortasında bulduğumuz film, seyircinin zihninde politik bir “anı” yaratmanın peşinde.
The Secret Agent: Ölülerin iradesi

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Cannes’dan En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu ödülleriyle dönen Gizli Ajan, askerî diktatörlükle yönetilen 1977’ler Brezilya'sında geçen bir politik gerilim. Kleber Mendonça Filho imzalı yapım, tıpkı yönetmenin bilimkurgu-western’i Bacurau (2019) gibi türlerarası bir dünya kuruyor. Yer yer büyülü gerçekçi yerlere savrulan, çoğunlukla ise kendimizi karmakarışık bir ajan hikayesinin ortasında bulduğumuz film, seyircinin zihninde politik bir “anı” yaratmanın peşinde.

Filho bir kez daha başı sonu belli olmayan, kimin neden ve nasıl öyküye dahil olduğu belirsiz bir dünyanın ortasına fırlatıyor bizi. Bu kaybolmuşluk hissi, filmdeki büyülü gerçekçi tonu ya da bir rüya-kabus izliyormuşuz hissini daha da güçlendiriyor. Anlayamadığımız bir nedenden Brezilya’nın Recife bölgesine kaçan Armando’yla başlıyoruz filme. Tek bildiğimiz (ya da hissettiğimiz): Hava fazla sıcak. Etrafta cesetler var. Ölüm, daha doğrusu cinayet burada normalleşmiş. Zaman bazen yavaş, bazen çok hızlı, parça parça akıyor. Ter damlıyor sanki ekrandan. 

Her anlamda susuz kalmış, kurak bir western şehri burası adeta. Her an sokak ortasında rastgele düellolara denk gelebileceğiniz, izlemekle kalmayıp kurbanı olabileceğiniz tuhaf bir ülkedesiniz. Kim kimin adamı, ne istiyor, herkes kim, siz kimsiniz, kimin yanındasınız, kim iyi kim kötü belirsiz bir karnaval alanı, bir sirk burası.

Seyirci olarak filmin dünyasına girdiğimiz andaki ruh hâlimiz, filmin başında Wagner Moura’nın canlandırdığı Armando’nun şehre girişi üzerinden sahneleniyor. Benzin almak için boş bir arazinin ortasında bir benzincide mola veren Armando, turuncuya çalan sarı vosvosuyla sanki bu dünyadan değilmişçesine “sempatik”. Armando’nun şaşkın gözlerinden kuru toprağın ortasında yatan, üstü kartonla kapatılmış bir cesede bakakalıyoruz. Üzerinde sinekler uçuşan bu ceset, trajikomik derecede normalleşmiş. Bu sahne tüm filmin özeti. 

Seyircinin ve Armando’nun yaşadığı şaşkınlık, etraftakilerin, hatta bir ara kadraja giren polislerin dahi umursamadığı cesedin görünmezliğiyle birlikte azalıyor. Film bizle ilk sözleşmesini bu sahnede kuruyor: Cesetler göreceksiniz. Devasa bir köpekbalığının dişleri arasında kimliği belirsiz, kopuk bir bacak. İnsanlar öldürülecek. Kimliği belirsiz ölüler nehre atılacak. Daha ne olduğunu anlamadan tabancalar patlayacak. Bu bir ölüm labirenti, doğru yollardan geçebilirseniz, bugüne dek ulaşabilirsiniz. Ya da bir anda öbür dünyayı boylayabilirsiniz. Peşine kiralık katiller takılmış olan Armando’nun önce yeni düzenine alışma, sonra ise eski normaline dönme yolculuğuna işte böyle bir anda dahil oluyoruz. Gerisi, klasik Hollywoodvari keskin neden-sonuç ilişkilerinden azade, inatla rastgele akan bir politik gerilim.

Filmin asıl başarısı da bu rastgelelikte yatıyor biraz. Filho, her seferinde—baştaki sözleşmeye rağmen—sizi beklenmedik bir şiddet anıyla şaşırtmayı başarıyor. Bir yandan ise bu rastgele şiddeti uygulayanları güçlü göstermekten kaçınıyor. Askerî diktatörlüğe, Amerikan filmlerine özenen sivil polise, toplumun en ücra köşelerinden seçilip “adam edilmiş” kiralık katillere herhangi bir mantık silsilesi veya rasyonel bir ideolojik akıl vermeyi reddediyor. Bu düzen her ne ise, bu adamlar da herkes kadar “ajan”lar. 

Burada agent kelimesinin İngilizcedeki bir diğer anlamını düşünmek gerek, “irade sahibi olan kimse”. Filmde çok büyük ağlarla birbirine bağlıymış ve iktidar sahibiymiş gibi gözüken “kötülerin” tarih üzerinde herhangi bir iradesi (agency) yok. Varsa da herkes kadar. En başta tüm kartlarını açık oynayan filmin sizi film boyunca bu denli diken üstünde tutabilmesinin sebebi, tam da Hollywood’un ajan filmi türüne karşı kurduğu bu sinematik rastgelelik hâli. Ortada doğru düzgün bir plan yok. Kötüler de bir şey bilmiyor.

Filmde bir yerde Armando, ona yardım etmek isteyen gizli bir örgütün üyeleriyle biraraya geliyor ve örgütün kendisine sağlamaya çalıştığı kaçış imkanını, Amerika’daki tanık koruma programlarına benzetiyor. Örgüt üyesi kadın gülüyor ve şöyle cevap veriyor:

“Orada her şey büyük kaynaklarla ve hükümetin desteğiyle yapılır. Buradaysa her şey biraz doğaçlamadır, Brezilya tarzı. Ve seni Brezilya’nın kendisinden korumaya çalışır.”

Buradaki “doğaçlama, Brezilya stili” hâli, filmde Hollywood karşıtı bir yerden kurulan rastgeleleliği açıklamak için kullanabiliriz. Filmin Hollywood’la ya da ABD’yle kurduğu ilişkiyi biraz daha açacak olursak, öncelikle film boyunca sürekli Amerikan filmlerine özenen polis teşkilatından ve gangster özentisi diğer “kötü adamlardan” bahsetmek gerek. Zaten filmde arka planda sürekli Spielberg imzalı Jaws’un vizyona girişinin yarattığı şok, korku ve çığlıklar var. Film, ikinci sekansında devasa bir köpekbalığının ağzındaki kopuk bacakla açılıyor. Bunlar çoğunlukla ABD’nin Brezilya üzerindeki kültürel hegemonyasına ve askerî diktatörlüğün iktidara gelişindeki siyasi/ekonomik müdahelesine dair rastgele imgeler. 

Amerikan özentisi kötülerimiz de sürekli bir sahneleme ve poz kesme peşinde. Örneğin Armando’nun çalışmaya başladığı ofisin bir günlüğüne polis teşkilatıymış gibi gösterildiği sahne. Her şey doğaçlama, hiçbir şey göründüğü gibi değil, her şey ve herkes bir başkası. Sonsuz bir imajlar dünyası. Belli ki yönetmene göre Hollywood’un bu imajlar dünyasındaki etkisi fazlasıyla güçlü. Sürekli bize Armando’nun kayınpederinin çalıştığı sinema salonunu göstermesi, seyircilerin çığlıklarının sokaktaki çığlıklarla karıştığı sahneler tasarlaması boşa değil.

“Kötü adamları” bir kenara bırakacak olursak, diktatörlüğe karşı yarı rastgele yarı bilinçle örgütlenmiş, tam da bu doğaçlama hâlden faydalanarak oluşmuş güçlü bir dayanışma ağı da görüyoruz filmde. Labirentin kör noktalarına sığınmış ve bugüne kadar ulaşabilmiş bir ağ bu. Bu dayanışma ve direniş ağının iki farklı kolu var. Birincisi, Armando’yu Recife’de ağırlayan ve ona sıfırdan başlama imkanı veren, kim olduğunu bilmediğimiz örgüt. Bir ajan filmi klasiği olarak, bu örgütün parçaları da birbirlerini pek tanımıyor. 

Ancak kilit bir karakter var, 70 yaşındaki anarko-komünist Dona Sebastiana. Dona, evinde politik nedenlerden ülkelerinden ya da şehirlerinden kaçmak zorunda kalmış sığınmacıları ve muhalifleri barındırıyor. Birbirlerinin gerçek isimlerini bile bilmeyen bu grup, aynı evi paylaşıyor, birbirleriyle konuşmaya bile gerek olmadan birbirlerinin ihtiyacını karşılıyor. Recife’nin kendisi de -ya da belki filmin kendisi de- zamanında Nazilerden kaçmış Yahudi bir adamdan Angola İç Savaşı’ndan kaçan bir çifte, farklı zaman ve mekanlardan gelen siyasi sığınmacıların yerleştiği ütopik bir dayanışma evi sanki. Elbette Filho böyle bir tarihten böyle kılçıksız bir ütopya çıkarmayacak kadar (büyülü bir) gerçekçi.

Filmin bir de günümüze kadar uzanan tarafı var ki, filmin sonunda yaşanan şiddet dolu trajediyi bambaşka bir perspektiften resmediyor. Filmin sonuna dair belki en önemli detay, filmin bildiğimiz anlamda bir sonunun olmaması. Ölümü bir son olarak göstermeyi reddediyor Filho. Ölülerin, filmin başında yere yatan o adamın anlatacakları var diyor. Dinleyin. Aynı anda ise ajan filminin o yapboz yapısını, bir çözüme, tatmin edici bir sona ulaşan anlatısını reddediyor. Filmin bugüne adeta sıçradığı son sahne, filmin bir kurmaca olarak kendisini de politik hafızanın bir parçası olarak konumlandırdığı, önemli bir an. Önce şu detayı belirtelim: Film boyunca ara ara günümüzdeki bir ofise atlıyor ve geçmişte yaşananları kasetler aracılığıyla dinleyen ve parçaları birleştirmeye çalışan iki genç kadın görüyoruz. Bu iki kadın, biraz da yönetmenin ve seyircinin konumunu birleştiriyor sanki. 

Tarihten parçalar dinleyerek adeta bir yapbozu biraraya getirmeye çalışıyoruz onlar gibi. Elimizde birkaç fotoğraf var, ama asıl bilgi kaynağımız ses. İmajların yanıltıcı olduğu, hiç kimsenin göründüğü gibi olmadığı, hakikatin cılız bir ışıkla tütmeye çalıştığı bu dünyada gerçek olan bir tek "ses" var. Doğru sesin izini sürmenin peşinde Filho. Tarihin gizli kalmış o irade sahibi öznesini, "gizli ajanı" bulmanın derdinde. Hakikate ulaşmak için gerekirse büyülü yollara başvuruyor ve gerçeği tersyüz ediyor. Ancak onu yeryüzünde tutan bir tarihsel çizgi var ki, o da bugüne kadar ulaşmayı başaran bu ses kayıtları. Tıpkı bu hafıza merkezinde çalışan iki kadın gibi parça parça kuruyor hakikati film boyunca Filho. Neresinden tutacağınız ise size kalmış.

Benzer işler:

Bacurau (2019, Kleber Mendonça Filho)
Tinker Tailor Soldier Spy (2012, Tomas Alfredson)

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Aslı Ildır

Sinema yazarı, film eleştirmeni ve akademisyen. Altyazı Sinema Dergisi'nin yardımcı editörlerinden biri olan Ildır, film çalışmaları ve yeni medya alanlarında akademik çalışmalar yürütmektedir.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Soner Can

·

04 Kas 2026

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

Aslı Ildır

·

03 Kas 2026

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Altın Portakal'ın ardından: Türkiye sineması nereye gidiyor?

24-31 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali, yarışma seçkisi ve Film Forum etrafındaki tartışmalarla Türkiye sinemasının bugününü, geleceğini ve festivalin prestij iddiasını sorgulamaya açtı.

Emre Eminoğlu

·

02 Kas 2026

Altın Portakal'ın ardından: Türkiye sineması nereye gidiyor?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Norm: The Tale of Norm Macdonald: Şakanın sonunu beklerken

"Norm: The Tale of Norm Macdonald" bazen tanıdık görüntülerin rahatlığına fazla güveniyor, bazı güç soruların üzerinde daha uzun durabilecekken yeni bir şakaya geçiyor. Yine de Norm’la vakit geçirme duygusunu yakalıyor.

Ömer Şentürk

·

02 Kas 2026

Norm: The Tale of Norm Macdonald: Şakanın sonunu beklerken
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Sinopale’nin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla bienalin kentte yarattığı değişim üzerine

İlki 2006'da düzenlenen Sinopale, yirmi yılda Türkiye’nin en uzun soluklu bağımsız sanat oluşumlarından birine dönüştü. Bienalin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla 10. edisyon vesilesiyle biraraya gelerek Sinopale’nin kentle kurduğu ilişkiyi ve yerel bilginin çağdaş sanatla buluşma biçimlerini konuştuk.

Melike Bayık

·

02 Kas 2026

Sinopale’nin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla bienalin kentte yarattığı değişim üzerine