Tiyatro Boyalı Kuş 25 yaşında: Jale Karabekir ile feminist tiyatro üzerine

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Dramaturg ve sosyolog Jale Karabekir önderliğinde kurulan, Türkiye’nin profesyonel anlamda ilk feminist tiyatro topluluğu Tiyatro Boyalı Kuş, bu sene 25 yılı geride bırakıyor.
Karabekir ise 2015 yılında yayımlanan Türkiye’de Kadınlarla Ezilenlerin Tiyatrosu: Feminist Bir Metodolojiye Doğru kitabının ardından bir yandan Tiyatro Boyalı Kuş'un genel sanat yönetmenliğine devam ederken bir yandan da Boyalı Kuş için yazıp sahnelediği oyun metinlerini biraraya getirdiği Toplu Feminist Oyunlar'ın ikinci cildini okuyucuyla buluşturmaya hazırlanıyor.
90'lardan bu yana kadınlarla tiyatro çalışmaları yapan Karabekir'le feminist tiyatronun ne demek olduğunu, Agusto Boal, Virginia Woolf’tan aldıkları ilhamlarını ve gelecek projelerini konuştuk.
Nedir feminist tiyatro? 2000’de Tiyatro Boyalı Kuş’u kurduğunuz dönemle bugünü karşılaştırdığınızda aradaki sürede nasıl bir değişim yaşandı? Feminist tiyatro olarak ortaya çıkışınız hangi ihtiyacın ya da arzunun sonucuydu?
Ben kendi deneyimim üzerinden konuşabilirim. Dünyada özellikle Batı’da feminist tiyatro, feminist hareketle birlikte gelişti. Bizim kuruluşumuz ise bu birikimin sonuna denk geldi. Bize ışık tutan, 1986’dan beri faaliyet gösteren Magdalena Project – Çağdaş Tiyatroda Kadın Ağı oldu.
Türkiye’de feminist hareketin başladığı 1980 sonrası, ödenekli ve özel tiyatroların baskın olduğu ama politik tiyatroların da var olabildiği bir döneme işaret ediyor. 1990’larda ise bu yapılara karşı yeni bir tiyatro arayışı gelişti ve biz de o arayışın bir ürünüyüz sanırım.
O dönem feminist dramaturji yeni yeni konuşuluyordu. Ben mahallelerde kadınlarla tiyatro çalışıyordum; sahadan gelen bu deneyim Boyalı Kuş’un doğuşuna da zemin hazırladı diyebilirim. Feminist tiyatro bizim için yalnızca metin değil; dramaturjisiyle, sahnelemesiyle, çalışma biçimiyle feminist ilkeleri uygulamaya çalışan, eleştirel ve alternatif bir sanatsal üretim anlayışı aslında.
O dönem ödenekli tiyatroların dışında alternatif bir tiyatro topluluğu kurmak oldukça zor olsa gerek. Siz hem alternatif hem de feminist bir duruşla sahneye çıkıyorsunuz. Bu herhalde süreci daha da zorlaştırmıştır.
Kesinlikle öyle. Ama bu yıl güzel anıları hatırlamak istiyoruz. Mesela ilk oyunumuzu Mahir Günşıray’ın yönettiği Tarlabaşı’ndaki İSM 2. Kat’ta oynarken Duygu Asena oyunumuzu seyretti. Bu unutulmaz bir andı; “doğru yoldayız” dedirtmişti.
O yıllarda gazete, televizyon ve dergilerin gücü büyüktü; oyunlarımız basın ajandalarına girebiliyor, seyirci bizi rahatça ve özgür iradesiyle takip edebiliyordu. Şimdi ise iletişim tamamen değişti. Sosyal medya, algoritmalar, tiyatronun sektörleşmesi, yapımcılar, organizatörler, “ünlü” kültürü… Bana göre artık süreç çok daha zor.
Feminist tiyatro ile Augusto Boal tekniği, yaratım sürecinde nasıl biraraya geldi? Feminist tiyatro ile Boal’ın yaklaşımı nasıl birleşiyor?
Bu benim kişisel hikayemle bağlantılı. 1996-97’de öğrencilik dönemimde mahallelerde kadınlarla tiyatro çalışmaya başladım. Bu çalışmayı kadınlar talep etmişti; bu “talep etme” hâli benim için sonrasında da çok yol gösterici oldu. Katılımcılardan çok şey öğrendim; feminist yolculuğumda bana rehber oldular. Kadın meseleleri üzerine doğaçlamalarla kısa oyunlar üretiyor, mahalledeki kadınlara sahneliyorduk. Bu yoğun bir farkındalık yaratıyordu.
Bir süre sonra temsil biçimi bana yetmemeye başladı. İnternetin olmadığı o dönemde Boal’ın kitaplarını okuyordum ama yöntemi uygulayabilmek için atölyelerine katılmam gerektiğinin farkındaydım. Bu eğitimlere Türkiye’den sonra, Kanada’da ve Avrupa’da devam ettim. Döndüğümde kadınlardan oluşan bir ekiple bu tekniklerini uygulamaya başladık. Sosyoloji alanındaki yüksek lisans tezimin araştırması da doğal olarak bu oldu. Tezi bırakmak istediğim anlar oldu ama Okmeydanı’ndaki kadınlar devam etmem konusunda sonsuz desteklediler. İngilizce yazdığım tezi 2015’te Türkçeleştirip genişleterek yayımladım.
Bugün Boyalı Kuş’un oyunlarını, atölyelerini, üretimlerini bu deneyimden bağımsız düşünemem. Her üretim diğerini besliyor, tetikliyor, dönüştürüyor. Bu nedenle deneyim aktarımı bizim ekipte çok güçlü bir yere sahip. Üretimlerimizi üç alanda yürütüyoruz: Profesyonel sahneleme, atölye çalışmaları ve feminist dramaturjiyle okuma tiyatrosu. Ve 25. yılımız kapsamında da bu üç alanın örneklerini retrospektif bir yaklaşımla seyirciyle yeniden buluşturacağız.

Kendine Ait Bir Oda ile Virginia Woolf, farklı şekillerde Tiyatro Boyalı Kuş’a senelerdir eşlik ediyor ve bu sene de 25. yıl etkinlikleri kapsamında okuma tiyatrosu olarak karşımıza çıkıyor. Sizin için Kendine Ait Bir Oda’nın öneminden bahsedebilir misiniz? Bugüne dair neler söylüyor bu metin? Bugün sizce neden hâlâ güncel ve evrensel?
Bizim için Kendine Ait Bir Oda adeta bir başucu kitabı. Feminist edebiyatın en temel metinlerinden biri ama aynı zamanda okuması da çok kolay olmayan bir kitap. Ekibe yeni katılan herkese mutlaka “bunu okumalısın” diye verdiğimiz bir metin. 2018’de Cihangir Performans’ta çalışıyorduk; çok sayıda odası olan bir mekandı.
O dönemde yeni bir dramaturgumuz vardı, Yeliz. Ona da kitabı vermiştik. Sabah büyük bir heyecanla gelip kitabı bitirdiğini söylediğinde, neden bu kadar etkilendiğini anlamaya çalışıyorduk. O sırada Pırıl’la birbirimize baktığımızı hatırlıyorum, ikimizin de gözlerinde o parıltı oluştu; bulunduğumuz yerin, odalarla dolu bir performans alanı olduğunu fark ettik. “Yapar mıyız, yapabilir miyiz?” diye düşündük ve gerçekten çok keyifli, yaratıcı, dramaturji-metin-çeviri sürecinin provayla eşzamanlı ilerlediği mekana özgü bir çalışma çıktı ortaya.
Büyük bir prodüksiyon için zaten hiç paramız yoktu, ama süreç o kadar içten ve paylaşarak ilerledi ki eksiklikleri biz bile hiç fark etmedik. Oyuncular için de bir ilkti çünkü seyirciyle aramızda neredeyse bir metre falan vardı, doğal ışıkta ve seyircinin gözlerinin içine bakarak oynuyorlardı. Bunlar performansa ve metnin söylediklerine bambaşka bir derinlik kattı.
Daha sonra pandemide İKSV Tiyatro Festivali için radyo tiyatrosu olarak kaydettik ve pandeminin bitimine doğru da oyunu iki kişiyle yeniden sahneye uyarlayarak sahneledik. Her seferinde de, inanmazsınız ama, dramaturji çalışması yaptık. Aslında herkes metni neredeyse ezbere biliyor ekipte, ama her defasında güncel yaşananlarla metin arasında kurduğumuz ilişki değişiyor ve onu araştırmak istiyoruz.
Hâlâ eril bir dünyada mı yaşıyoruz? Evet. O eril gelenek sürüyor mu? Evet. Dolayısıyla yüz yıl önce yazılmış bu metin maalesef bugün hâlâ güncel. Hatta belki hiç olmadığı kadar güncel. Çünkü Virginia Woolf’un metninde de “100 yıl sonra ne olacak?” diye bir tema var ve onun söylediği 100 yıla üç yıl kaldı sadece.
Ayrıca zamanla şunu da fark ettik: Boyalı Kuş aslında Virginia Woolf’un “oda” dediği şeyin kendisi. Woolf, o “oda”yı yazmak için bir alan olarak tanımlıyor; biz de tiyatroda, sahnede, birlikte üretme pratiğimizle o alanı ayakta tutuyoruz. Yani Boyalı Kuş, başkalarının da yaratabileceği yeni odalara kapı açan bir yer hâline geldi. Biz de bu anlamda bu metni farklı biçimlerde sahneleyerek—ki Virginia’nın merak ettiği o yüz yıla kadar kesin sahneleyeceğiz—bizden sonraki kuşaklara bir ilham, bir örnek bırakmak istiyoruz.
Bugün görmenin sahneden çok küçük ekranlara sıkıştığı ve dolayısıyla duyusal zeminin de değiştiği bir zamandan geçiyoruz. Her şeyin hap hızında alınıp tüketildiği bir zamanda tiyatro ne işe yarar?
Tiyatro 2.500 yıllık, kadim bir sanat. Ne olursa olsun bazı yanlarıyla hem aynı kalıyor hem de değişiyor; biçimsel olarak dönüşse de özü hep aynı. Evet, bugün hepimiz sosyal medyada kaydırıyoruz, her şey birkaç saniyeye sığmış durumda. Ama tiyatro hâlâ birarada olmanın, birlikte bir deneyim yaşamanın en güçlü yollarından biri. Bu yüzden tam da bu nedenle, bu hız çağında bile eşsiz bir alan. Çünkü orada başka hiçbir yerde bulamayacağın bir şey var: Aynı anda nefes almak, aynı anda şaşırmak, aynı anda kalbinin atması. Bu kolektif deneyimi başka hiçbir yerde yaşayamazsın.
Elbette sadece tiyatroda değil, tüm gösteri sanatlarında bale, opera ve konserlerde de bu ortak duyguyu yaşarız. Ama ne olursa olsun, o biraradalık duygusuyla insan olmanın en yalın hâli, bence paha biçilmez.
25 yıllık tecrübemden sonra şunu net biçimde söyleyebilirim: Türkiye’de bir tiyatro seyircisi var ama Batı’daki gibi yerleşik bir seyir kültüründen söz edemeyiz. Politik iklimin değişmesiyle birlikte turne yapmak neredeyse imkansız hâle geldi. Daha önceleri Anadolu’ya çok daha rahat gidebiliyorduk; şimdi ise seyirci genellikle sahnede ünlü görmek istiyor deniyor. Tiyatro yapımları ve turneleri artık yapımcıların ve organizatörlerin elinde, yani güç orada. Dolayısıyla biz de ekip olarak son yıllarda daha çok yurt dışı ve yurt içi festivallere yöneldik.
Peki Boyalı Kuş’un 25. yılında bizi neler bekliyor?
Üç oyunumuz Bir Nora Evi, Godot’yu Beklemezken ve Komedya 2025’in yanı sıra Kendine Ait Bir Oda, okuma tiyatrosu olarak seyirciyle buluşacak. İmge Tiyatrosu, Arkaik Kadına Yolculuk: La Loba ve Kadın Beden Performansları atölyeleri ile “Feminist Tiyatro'da 25 Yıl” başlıklı bir panel düzenleyeceğiz.
Bir hafıza çalışması olarak da topluluğumuza emek vermiş sanatçılar, gönüllüler ve seyircilerle anılarımızı paylaşmaya başladığımız “Boyalı Kuşlar Anlatıyor” adlı bir podcast serimiz var.
Son olarak Tiyatro Boyalı Kuş için yazıp sahnelediğim oyun metinlerini Agora Kitaplığı iki cilt olarak hazırlıyor. Toplu Feminist Oyunlar’ın birinci cildi bu ay yayımlandı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Nis Tuğba Çelik
2015 senesinde Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. 2012-2015 seneleri arasında Studio Oyuncuları Tiyatrosu’nda performatif oyunculuk, sahneleme ve sanat tarihi eğitimi aldı. 2016 senesinde Attis Tiyatrosu’nda Theodoros Terzopoulos yürütücülüğünde oyunculuk eğitimi aldı. Bağımsız filmlerde oyunculuk yaptı. Karanlıkta Kanto, Everest Yayınları’ndan 2023 senesinde çıkan ilk öykü kitabı.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.




