Tuğçe Isıyel: Bir 'teselli endüstrisi' oluştu ve hepimizi onunla aldatıyorlar

İlk kurgu kitabı "Benim Yüzümden" ile kitapçı raflarıyla buluşan psikoterapist ve yazar Tuğçe Isıyel'le son kitabını, şifa peşinde geçirdiğimiz ömürlerimizi ve "teselli endüstrisi"ni konuştuk.
Tuğçe Isıyel: Bir 'teselli endüstrisi' oluştu ve hepimizi onunla aldatıyorlar

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İlk kurgu kitabı Benim Yüzümden ile kitapçı raflarıyla buluşan psikoterapist ve yazar Tuğçe Isıyel'le son kitabını, şifa peşinde geçirdiğimiz ömürlerimizi ve "teselli endüstrisi"ni konuştuk. Isıyel'in sorularımıza verdiği cevaplar arasında altı kalın çizgilerle çizilmesi gereken yerler var. Mesela son dönemde hayatı, aşkı ve mutluluğu formüle dökmeye çalışanlarla ilgili uyarılarda bulunuyor Isıyel:

"Yaşamda her türlü duygu var, mesele bu duyguları hissedebilme ve onları taşıyabilme, kapsayabilme kapasitemizi artırmak. Öte yandan şifa ve tesellinin peşinde bir ömür geçiriyoruz. Olmadık yerlerden olmadık medetler umuyoruz, dahası birileri tarafından bunlar bize vadediliyor. Yok bilmem ne şifa çalışması, yok şu çemberi, yok bu inzivası. Artık bunlar bir endüstriye dönüşmüş vaziyette."

Kitaplarındaki nirengi noktaları ve ilk romanı Benim Yüzümden'in çağrıştırdığı meselelere dair bir sohbet...

Metin başladığı gibi bitmiyor

Benim Yüzümden ilk kurgu kitabınız. Gerçi denemelerinizde de edebi bir gücün etkisi hissediliyor ama yeni kitaplarda edebiyat daha ağırlıklı mı olacak?

Buna dair bir şey söylemek zor. Çünkü ben yazarken bazen bir duygunun peşinden gidiyorum, bazen bir düşüncenin, bir anının… İçime düşen şey her neyse yazacağım metnin biçimini de o belirliyor. Yani ben şimdi bir deneme yazacağım ya da bir kurgu metin yazacağım diye yola çıkmıyorum. Bazen deneme gibi başladığım bir metin çoktan bir öyküye evrilmiş oluyor ya da tam tersi. Metin hangi biçime bürüneceğine bence kendisi karar veriyor, metnin ritmi, kumaşı belirliyor bunu. Yazmanın da sanırım en çok bu sürprizli hâlini seviyorum. 

Adada hayatı rüzgarlar yönetir

Özellikle denemelerinizde "ada"nın cismani ve ruhani varlığını hissetmemek mümkün değil. Ve siz de adada uzunca vakit geçirenlerdensiniz. Ada ile ilişkinize dair ne söylersiniz?

Adanın sakinliği ve uyaran azlığı, seçeneklerinin kısıtlı olması, olanla yetinmek zorunda kalmanız beni cezbeden şeyler sanırım. Çocukken yemek masasının altına küçük bir çadır kurardım ve orası benim küçük evim olurdu, ada da sanki yetişkinliğimin küçük evi gibi. 

Elbette orada olduğumda doğayla daha iç içe olma hâlini de çok seviyorum. Adada yaşamak kontrol duygunuzun sınandığı bir yer, orada çoğu şeye rüzgar karar veriyor. Fırtına çıkıyor ve feribotlar iptal ediliyor. Doğaya uyumlanmak zorunda kalıyorsunuz. 

Bu unuttuğumuz bir şey, bunu hatırlamak ruhsal olarak bana çok iyi geliyor. Hiçbir şey benim kontrolümde değil çünkü ben türlü değişkenle birarada yaşayan bir varlığım ancak şehir telaşı insanda çoğu zaman bu kontrol illüzyonunu yaratabiliyor. 

Pandemi küskünlüğüm bitti

Öte yandan devasa bir metropol kuşatmasına maruz kalıyorsunuz. Bir tercih durumu olsa ada mı metropol mü olurdu sürekli yaşayacağınız yer?

Açıkçası maruz kalmıyorum, bunu ben tercih ediyorum. Dört kuşak İstanbullu bir ailenin çocuğuyum. İstanbul yaşam kodlarımda varlığını hep sürdüren bir yer. Köklerim burada, buraya dair yoğun bir aidiyet duygum var. 

Pandemiden sonra bunu reddetmeye çalışmıştım, sanki küsmüştüm İstanbul’a ama sonra bunun boşuna olduğunu anladım. Her ne kadar adayı sevsem de sanırım hâlâ şehrin kaosundan, keşmekeşinden beslenen bir tarafım da var. Şehir, insanı çok tüketen bir yer olmasına rağmen aynı zamanda çok besleyen de bir yer. Bu yüzden hayatımda iki yerin de kendi ritmiyle varlığını sürdürebilmesini çok kıymetli buluyorum.   

Hani hep sorulur ya "Issız bir adaya düşseniz..." Hangi yazarlarınızı götürürdünüz yanınızda?

O anki ruh hâlime ve o dönemki düşünsel meselelerime göre şekillenirdi tercihlerim. Ama dediğiniz şey, ıssız değil olmasa da adaya gittiğim ilk yıl olmuştu. Çok kısıtlı sayıda eşya götürmem gerekmişti. Ve o dönem yoğun olarak eko-psikoloji okumaları yapıyordum, kitap seçimim de biraz bu yönde olmuştu. 

Ama tabii her daim yanıma aldığım, onlarla yaşamaktan mutlu olduğum yazarlarım, kitaplarım da var. Oruç Aruoba, Rebecca Solnit, Engin Geçtan, Borges, Tanpınar ilk aklıma gelenler…  

Bazen bilmemek özgürlüktür

İnsan hayatı şifa ve teselli arayışıyla geçip gidiyor. Edebiyatın bu arayışımıza pozitif katkısı nedir? 

Çok doğru dediniz, şifa ve tesellinin peşinde bir ömür geçiriyoruz. Olmadık yerlerden olmadık medetler umuyoruz, dahası birileri tarafından bunlar bize vadediliyor. Yok bilmem ne şifa çalışması, yok şu çemberi, yok bu inzivası. Artık bunlar bir endüstriye dönüşmüş vaziyette. 

Bunlar bizi kendimize daha mı çok yaklaştırıyor yoksa kendimizle kendimiz arasında bir mesafe mi yaratıyor bilemiyorum. Bilmemek bazen özgürlük gibi geliyor gerçekten de. Çünkü bilmediğiniz şeyi değiştirmezsiniz de, ona dair bir sorumluluk da hissetmezsiniz. 

Bence edebiyat Kafka’nın dediği içimizdeki donmuş denizleri kıran bir balta. Bizi kendi açmazlarımızla, karanlığımızla, zaaflarımızla karşılaştıran bir yer orası, o yüzden de dönüştürücü. Bunun huzura katkısı olur mu bilmem ancak daha sahici yaşamaya ve hissetmeye katkısı olacağı kesin.  

Klinik psikoloji efor gerektiren ama bir hayli etkili bir alan. Merak ettiğim şey, edebi yaratım sürecinde psikolog olmanın avantaj ve dezavantajları nelerdir?

Mesleğim gereği türlü hikayelerin arasında dolaşıyorum. Hikayelerde yolculuk yapmak, birilerinin hikayesine tanıklık etmek ve eşlik etmek, hikaye anlatma konusunda da beni motive ediyor. Yeni kitabım Benim Yüzümden’i bitirdikten sonra, düzeltmeler için tekrar okurken enteresan bir kaygıya kapıldım. Ben orada bir kadının iç dünyasını yazarken acaba danışanlarımdan birini yazdığım düşünülür müydü? Ya da danışanlarım bu kitabı okuduğunda, satırlarda kendi duygularına benzer duygularla karşılaştıklarında ne hissedeceklerdi gibi..  

Sahiden bu kadar sıkıntı yaşanabilir mi?

Psikoterapistlik size gelen insanları gözetmeniz gereken bir meslek, acaba ben bu metinle yanlış bir anlaşılmaya neden olur muydum gibi birtakım vesveseleri yaşarsınız, nitekim yaşadım da. Sonra şöyle düşündüm deneme yazarken de, kurmaca bir metin yazarken de elbette hayatımda olan biten, gözlemlediğim, temas ettiğim her şeyden izler oluyor, bu kaçınılmaz. Ancak bu kaygıyı ister istemez yaşamayı da normal buluyorum. Ve bu kaygının kendime farkında olmadan bir sansür uygulamasına karşı da uyanık olmaya çalışıyorum. 

Ruhsal bağışıklığı güçlendirmek

İnsan fani, dahası yok olmaya mahkum. Herkes kendi düşüncesi ve inancıyla teskin ediyor kendini. Edebiyat ve psikolojinin bu sürece bir cevabı var mı?

Yaşamda her şey zıttıyla var, bir şeyler yok oluyorsa başka şeyler de var oluyor. Yazılarımda da en çok bu ikilik üzerinde çok duruyorum. Eros ve Thanatos’un dansı yaşamın her alanında kendisini gösteriyor. 

Ancak bu çağda olan biten bazı şeyler bizi çok zorlayabilir, buna bir itirazım yok. Yine de şunu da belirtmek de yarar var, her çağın kendi sınavları, zorlukları oluyor. Bu zorlanmalarla baş etmek adına ruhsal bağışıklığımızı güçlendirmek çok önemli, bunun için edebiyat da psikoloji de çok önemli kaynaklar. Çünkü bunlar öncelikle bize ayna tutuyor, kendimizi anlamamıza, kendimizle temas kurmamıza alan açıyorlar. Kendimizi anladıkça ötekini, içinde yaşadığımız gezegeni, çağı da anlamaya başlıyoruz. Ve anlamak, bir teselli kaynağı olabilir.  

Bulutlarda rahat yatılıyor

Sesleniyor daha tatlı çalın ölümü çünkü o
Almanya'dan gelen bir ustadır
sesleniyor daha boğuk çalın kemanları sonra sizler
duman olup yükseliyorsunuz göğe
sonra bir mezarınız oluyor bulutlarda rahat yatılıyor

Biraz da kitaplarınızdan söz edelim. Bir Paul Celan şiirinin esiniyle sorayım: Parçalı Bulutlu en sevdiğim kitabınız ve bulutlara sarıp sarmalamışsınız onu. Bulutlar ve gölgeleri sizinle hayatın hangi anlarında buluşuyor?

Ne hoş bir şiirmiş. Bulutlar ve gölgeler hayatın her alanında var. Hiçbir şey göründüğünden ibaret değil, gölgeli, bulutlu, karanlık tarafı da var. "Parçalı Bulutlu" ifadesi hayatın zıtlıklarla, parçalı hâllerle ahenk içerisinde olduğunu düşündürüyor bana. Güneş zaman zaman bulutların ardına saklanıyor belki ama hiçbir zaman yok olmuyor. O vakit gölgeler oluşuyor, hayat bu gölge oyunundan bir keyif alma sanatı sanki.

Bu kitap, bir psikoterapistin edebiyata hazırlığı olarak değerlendirilebilir mi?

Evet Parçalı Bulutlu’da edebiyata daha çok bulanmış denemeler var diyebiliriz.

Isıyel'in son kitabı Benim Yüzümden, Everest Yayınları'ndan çıktı.

Bazen düşüncelere seyirci kalabilmek lazım

Benim Yüzümden, aşkının yankısını bulamamış bir kadına dair bir novella. Kadınlar, kahramanınızın yansıttığı üzere duygusal hayatta daha özverili, ısrarlı ve sabırlı mıdır?

Böyle bir genelleme yapmak mümkün değil. Ancak bu coğrafyada kadınlara yakıştırılan “saçını süpürge etmek” deyimi aklıma geldi. Kadın kendisini feda eder, kadın çabalar gibi bir algı var toplumun zihniyetine sinen. Bu patriyarkal zihniyet kadını hasta ediyor. Hâl böyleyken sağlıklı bir toplumdan bahsedemeyiz. 

"Düşünmemek ne büyük bir özgürlük... İnsan kendi
duygularına kör olunca başkasının duygusuna da kör
kalıyor. Böylece yükün hafifliyor, duygusal yükün...
Düşünmek büyük aptallık, büyük hamallık..." 

Benim Yüzümden 

Bazen kendimizi teselli ederiz ya... "Artık kafama takmıyorum, hiçbir şeyi düşünmüyorum..." Böyle bir şey mümkün mü?

Nasıl ki nefes almayı engelleyemiyoruz, düşünmeyi de engelleyeceğimizi sanmıyorum. Ancak düşüncelerimizle özdeşleşmemek, düşüncelerimizin bizi ele geçirmesine engel olmak, varlığımızı zihne, dolayısıyla da düşünceye indirgememek mümkün olabilir. 

Bazen düşüncelere sadece seyirci kalabilmeyi başarmak gerekiyor. Çünkü zihin acayip bir aygıt, onu nasıl beslerseniz size onu veriyor. Zihni eğitmek mümkün, bunun ilk adımı düşüncelerinize gözlemci olmaya çalışmak. Çünkü düşünceler de, duygular da bulutlar gibidir, gelir geçer. Onları sabit kılan çoğu zaman bizim tutumumuz oluyor.

"...insan geçmişinin dışında neye tutunabilir ve geçmişinin
dışında neyi değiştirebilir ki? Hiçbir şeyi. Değişirse ancak geçmiş
değişir. Şimdinin bilgisiyle yoğrulabilecek tek zaman parçacığı geçmiştir."

Benim Yüzümden 

Psikoterapist Tuğçe Isıyel kahramanıyla aynı fikirde ise yukarıdaki ifadeleri bizim için biraz daha açabilir mi?

Hepimizin kişisel bir tarihi var, ailemizden miras aldığımız özellikler, çocuklukta karşılanan ve karşılanmayan ihtiyaçlarımız, ideallerimiz, zaaflarımız, bilinçdışı süreçlerimiz bu kişisel tarihin parçaları. Bizler ancak geçmişimizi anlayarak onunla bağ kurarak doyumlu bir şimdiye ulaşabiliriz. Buna geçmiş yaşantılardan ders almak da dahil, geçmişte kaybedilenlerin yasını tutmak da...

John Berger, “Geçmiş içinde yaşanacak bir şey değildir. Eyleme geçerken içinden bir şeyler çekip çıkarttığımız bir sonuçlar kuyusudur” der. Geçmişi bugünle yoğurmak önemli, daha doyumlu, daha saadetli bir bugün yaşamak için.

Mutluluk ve aşk kampanyaları

Çok ilgi gören Ya Hiç Karşılaşmasaydık'ın ele aldığı konular bağlamında sormak isterim: Son dönemde mutluluk, aşk, güç, başarı gibi birçok hedef, basit denklemlere indirgeniyor ve türlü şekillerde pazarlaması yapılıyor. Bu sektöre dair düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Hepimiz derdimize derman arıyoruz. Sorunlarımıza çözümler bulmak istiyoruz ve bir an önce olsun istiyoruz. Sihirli değnekler hayal ediyoruz belki. Ama hayatın, değişimin ritmi hayal ettiğimiz kadar hızlı değil. Hayat daha çok süreçlerden oluşuyor. 

Bahsettiğiniz kişisel gelişim kitapları, sorunlara hızlı çözümler vaadiyle insanları cezbediyor. Hap bilgiler sunuyor. Mutluluğu bir kampanya gibi anlatıyorlar. Ne yazık ki bunlara maruz kalan veya kişisel olarak bu kişilerden feyz almayı tercih eden kişilerde birtakım gerçekdışı beklentilere, ruhsal çökkünlüklere yol açıyorlar ve insanların hayatı olduğu gibi kabullenme kapasitesine zarar veriyorlar. 

Yaşama dair birtakım “iyi” duyguların amaç edinilmesi ve bu “iyi” duyguların fetişleştirilmesi çok tehlikeli bence. Yaşamda her türlü duygu var, mesele bu duyguları hissedebilme ve onları taşıyabilme, kapsayabilme kapasitemizi artırmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Soner Can

Gazetelerin hafta sonu eklerinde, kültür-sanat servislerinde uzun yıllar haberci, yönetici ve yazar olarak çalıştı. Halen sanat edebiyat dergileri için yazarlarla söyleşiler yapıyor, okunmaya değer kitaplara dair yazılar yazıyor.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: Yapay zekadan korkanlar için kitap reçetesi

Yapay zekanın bizim yerimizi almasından korkuyoruz ama belki de asıl sorun insanın çoktan bir makineye dönüşmesindedir. Verimlilik, hız ve üretim insanın değerinin ölçüsüyse bu yarışı elbette makine kazanacak. Peki insanın değeri ne kadar ürettiğinde değil de sevmekte, düşünmekte, yaratmakta, ilişki kurmakta ve bütün bunları yaparken dönüşebilmekteyse? Yapay zekanın dünyayı ele geçirmesinden korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Aslı Perker

·

14 Ağu 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: Yapay zekadan korkanlar için kitap reçetesi
DuendeDuende

HİKAYE

The End of Oak Street: Dinozorlar değişti, peki ya biz?

David Robert Mitchell’ın Spielberg ve J.J. Abrams’ın izlerini taşıyan yeni filmi "The End of Oak Street", bir aile krizini dinozorlarla, bir hayatta kalma mücadelesini ise insanın doğayla bitmeyen savaşıyla buluşturuyor.

Emre Eminoğlu

·

14 Ağu 2026

The End of Oak Street: Dinozorlar değişti, peki ya biz?
DuendeDuende

HİKAYE

YUNT: Küratöryel yöntemlerin ve işbirliklerinin laboratuvarı

Sultanbeyli’de konumlanan, kâr amacı gütmeyen sanat ve etkileşim alanı YUNT, ikinci yılını geride bıraktı. Tüm seneye yayılan Merve Elveren ve Meriç Öner’in küratörlüğünü üstlendiği "VarYok" adlı serginin kapanmasına günler kala YUNT’un kurucusu Muratcan Sabuncu ile sohbet ettik.

14 Ağu 2026

YUNT: Küratöryel yöntemlerin ve işbirliklerinin laboratuvarı
DuendeDuende

HİKAYE

Yıldız Tozu | Meryl Streep sinemasının ortak paydası: Seçimler

Yaklaşık yarım yüzyıla yayılan kariyerindeki 21 Akademi Ödülü adaylığı, Meryl Streep’in sinema tarihindeki esas yerini anlatmaya yetmez. Zira onun başarısı, ürettiği sayısız mimik, jest, ses, aksan ve beden dilinin çok ötesindedir. Streep oyunculuğunu diğerlerinden ayıran asıl cevher, onun durmaksızın, insanın toplumsal rollerinin gölgesinde kalan o küçük kişisel bölgeyi arayışında gizlidir.

Mehmet Sindel

·

13 Ağu 2026

Yıldız Tozu | Meryl Streep sinemasının ortak paydası: Seçimler
DuendeDuende

HİKAYE

'Imperium', 'Lustrum', 'Diktatör': Cicero'nun sofrasından çıkan üçleme

Sinemaya uyarlanan romanlarıyla bilinen İngiliz yazar Robert Harris'in 2015-2026 yılları arasında yazdığı Cicero Üçlemesi, "Imperium", "Lustrum" ve "Diktatör" adlı üç kitaptan oluşuyor. Tutkular, hırslar, entrika, kumpaslar ve cinayetler derken macera üçüncü kitapta Julius Caesar'a kadar uzanıyor.

Soner Can

·

10 Ağu 2026

'Imperium', 'Lustrum', 'Diktatör': Cicero'nun sofrasından çıkan üçleme