Yaşamın Dokusu: Türlerden Fazlası

Biyoçeşitliliğe yaşam ilişkileri üzerinden bakmak
Yaşamın Dokusu: Türlerden Fazlası

147 - bmw i - Dünyahali hep
BMW i ile birlikte

Dünyahali, Yuvam Dünya ve Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Araştırma Merkezi iş birliğinde, BMWi’nin desteğiyle hazırlanmaktadır.

Daha fazlasını öğren

Dünyahali

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

Prof. Dr. Utku Perktaş

22 Mayıs, Birleşmiş Milletler tarafından 1993 yılından bu yana “Uluslararası Biyoçeşitlilik Günü” olarak anılıyor. 2000 yılından itibaren ise bu tarih, 22 Mayıs 1992’de Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin kabul edilmesini simgeleyecek şekilde yeniden düzenlendi. Amaç açık: gezegendeki yaşam çeşitliliğine dikkat çekmek, türlerin, ekosistemlerin ve genetik çeşitliliğin önemini hatırlatmak. Bu yılın teması da “Küresel etki için yerelde harekete geçmek.” Dünyahali’nin bu sayısındaki dosya, 22 Mayıs Uluslararası Biyoçeşitlilik Günü vesilesiyle, yaşamın dokusunu hem görünür hem de düşünülebilir hâle getirmeyi amaçlıyor.

Resim 1. Bugünün biyoçeşitliliği, yaşamın 3,8 milyar yıllık evrimsel tarihinden bugüne kalan kırılgan bir mirastır. Çizim: Yasemin Sayıbaş Akyüz.

Yine de on yıllardır süren bu farkındalık kampanyalarına, bildirgelere ve temalara rağmen insanın aklında aynı soru beliriyor: Gerçekten başarılı oluyor muyuz?

Çünkü geride bıraktığımız onlarca yıl boyunca biyoçeşitlilik kaybı durmadı; aksine hızlandı. Türler sessizce yok olmaya devam ediyor. Bazıları henüz tanımlanmadan kayboluyor, bazıları ise gündelik hayatın görünmezliği içinde hafızamızdan siliniyor. Bu nedenle biyoçeşitlilik çoğu zaman yalnızca bilimsel bir kavram değil; aynı zamanda hatırlama, dikkat ve sorumluluk meselesi hâline geliyor.

Elinizdeki bu dosyada, biyoçeşitliliği yalnızca “kaç tür var?” sorusuyla değil; doğa tarihi, kültürel hafıza, ekolojik ilişkiler, iklim krizi, kent deneyimi, sanat, fosiller ve insanın doğayla kurduğu ilişkinin dönüşümü üzerinden düşünmeye çalıştık. Çünkü biyoçeşitlilik yalnızca yaşamın çeşitliliğini değil, aynı zamanda gezegenin geçmişini, bugününü ve geleceğini de anlatıyor.

İçinde bulunduğumuz dönem sıklıkla “krizler çağı” olarak tanımlanıyor. Bu çağın en büyük iki krizi ise iklim krizi ve biyoçeşitlilik krizi olarak öne çıkıyor. Ancak kamuoyunun gündeminde daha çok iklim krizi yer alırken, biyoçeşitlilik kaybı çoğu zaman görünmeyen bir kriz olarak kalıyor. Bazılarımız bunun farkında; bazılarımız ise yaşanan kaybı henüz hissetmiyor bile.

Peki neden?

Belki de biyoçeşitlilik krizinin en zor yanı, kaybın çoğu zaman görünmez olması. İnsanlar bir pandanın ya da balinanın yok oluşunu fark edebilir; ama toprağın altında sessizce kaybolan bakterileri, mercanlarla birlikte çöken mikrobiyal ortaklıkları ya da bir ormanın derinliklerinde yaşamı birbirine bağlayan mantar ağlarını görmek çok daha zor. Oysa yaşamın sürekliliği çoğu zaman tam da bu görünmeyen ilişkiler sayesinde mümkün oluyor.

Bu nedenle biyoçeşitliliği yalnızca belirli hayvanların korunması meselesi olarak görmek eksik bir yaklaşım olabilir. Çünkü yaşam, tek tek türlerin toplamından çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir mercan resifini yalnızca mercanlar oluşturmaz; onların içinde ve çevresinde yaşayan görünmez mikrobiyal topluluklar da bu yapının parçasıdır. Toprak yalnızca üzerinde bitkilerin yükseldiği bir yüzey değildir; milyarlarca bakterinin, mantarın ve başka mikroorganizmaların kurduğu karmaşık bir yaşam ağıdır. Ormanlar da yalnızca ağaçlardan ibaret değildir. Kökler arasında kurulan mantar ağları, besin alışverişi ve iletişim gibi süreçlerin sessiz taşıyıcılarıdır.

Belki de bu yüzden biyoçeşitlilik krizini anlamakta zorlanıyoruz. Çünkü kaybettiğimiz şey çoğu zaman doğrudan gözümüzün önünde gerçekleşmiyor. Sessizce azalıyor, parçalanıyor ve görünmezleşiyor. Oysa bu görünmeyen ağlar olmadan yaşamın sürekliliği de mümkün değil.

Uzun yıllar boyunca koruma biyolojisi daha çok büyük ve dikkat çekici türler üzerinden şekillendi. Balinalar, pandalar, kaplanlar ya da kutup ayıları bu nedenle küresel çevre hareketlerinin sembollerine dönüştü. Ancak bugün bilim insanları çok daha temel bir gerçeğe dikkat çekiyor: Eğer mikroorganizmaları, mantarları, toprak yaşamını ve görünmeyen ekolojik ortaklıkları koruyamazsak, görünür olan yaşamı korumamız da giderek zorlaşacak.

Çünkü biyoçeşitlilik yalnızca “kaç tür olduğu” ile ilgili değil; türlerin birbirleriyle nasıl ilişki kurduğu, birlikte nasıl var olduğu ve yaşamı nasıl sürdürdüğüyle ilgili bir kavram.

Bu şekilde bir perspektif kurmuşken şunu da söylemek gerek: Biyoçeşitliliği hatırlamak ve yaşamı bir bütün olarak düşünmeye çalışmak, gezegenin bugünden hasar görmüş geleceğini de onarmak anlamına gelebilir.

Bugün dünya üzerinde milyarlarca insan, farkında olsun ya da olmasın, yabani türlere bağımlı şekilde yaşıyor. Birleşmiş Milletler için hazırlanan kapsamlı bir değerlendirme raporu, yaklaşık 50 bin yabani türün gıda, ilaç, enerji ve geçim kaynağı olarak insan yaşamında doğrudan rol oynadığını ortaya koyuyor. Ancak mesele yalnızca ekonomik ya da biyolojik bir bağımlılık değil. Türlerin kaybı aynı zamanda kültürel hafızanın, yerel bilginin ve birlikte yaşama pratiklerinin de aşınması anlamına geliyor.

Bu nedenle birçok yerli topluluk için biyoçeşitlilik yalnızca “korunacak doğa” değil; yaşam biçiminin kendisi. Ormanların, nehirlerin, hayvanların, mikroorganizmaların ve insan topluluklarının birbirinden ayrı değil, aynı bütünün parçaları olduğu düşüncesi, modern dünyanın çoğu zaman unuttuğu bir ilişkisellik biçimini hatırlatıyor.

Filipinler’deki Cordillera topluluklarının uyguladığı Batangan sistemi bu açıdan dikkat çekici bir örnek. Burada ormanı korumak yalnızca ağaçları korumak anlamına gelmiyor; suyu, toprağı, mikroorganizmaları, hayvanları ve gelecek kuşakların yaşam hakkını birlikte düşünmek anlamına geliyor. Belki de sürdürülebilirlik dediğimiz şey tam olarak burada başlıyor: yaşamı parçalayarak değil, ilişkileri koruyarak düşünmekte.

İnsan merkezli modern bakış çoğu zaman doğayı bir “kaynak” olarak tanımlıyor. Oysa biyoçeşitlilik bize başka bir şeyi hatırlatıyor: Yaşam, tek yönlü bir kullanım ilişkisi değil; karşılıklı bağımlılıkların oluşturduğu kırılgan bir ağ.

Buraya kadar daha çok soyut bir düzlemde kaldık. Oysa meseleyi biraz daha somutlaştırmak önemli.

Gezegeni bugün bilimsel olarak tanımlanmış yaklaşık 2,5 milyon türle paylaşıyoruz. Üstelik bu sayı sürekli değişiyor. Daha birkaç yıl önce yaklaşık 2 milyon türden söz edilirken, bugün yeni türlerin tanımlanmasıyla sayı giderek artıyor. Ama aynı anda yok oluşlar da sürüyor. Belki de en çarpıcı olan şu: Bazı türleri daha tanımadan kaybediyoruz. Özellikle tropikal bölgelerde, biyolojik çeşitliliğin yüksek ama insan baskısının kontrolsüz olduğu coğrafyalarda…

Peki bahsettiğim bu soyut ilişkiler nasıl somutlaşıyor?

Bugün biyoçeşitlilik kaybı çoğu zaman ani yok oluşlarla değil, yaşam alanlarının sessizce daralmasıyla ilerliyor. Tropikal ormanlarda yaşayan birçok memeli, kuş, sürüngen ve amfibi türü son yirmi yıl içinde yaşam alanlarının önemli bir kısmını kaybetti. Bazı türler henüz “yok olma tehlikesi altında” sınıfına bile girmemiş olsa da, yaşam alanları parçalandıkça ekolojik ilişkiler de zayıflıyor.

Belki de bu nedenle biyoçeşitlilik krizini yalnızca “türlerin kaybolması” olarak düşünmek yeterli değil. Asıl mesele, yaşamın dokusunun çözülmeye başlaması olabilir.

Bir yarasanın yalnızca sayıca azalması değil; beslendiği incir türüyle kurduğu ilişkinin kopması, tohum yayılımının zayıflaması ve ormanın kendini yenileme kapasitesinin değişmesi de bu krizin bir parçası. Çünkü ekosistemler tek tek canlıların toplamından oluşmuyor; birbirine bağlı ilişkilerin sürekliliğiyle ayakta kalıyor.

Bu nedenle iklim krizi ile biyoçeşitlilik krizini birbirinden ayrı düşünmek de giderek zorlaşıyor. Bilim insanları artık bu iki krizin iç içe geçtiğini söylüyor. Ormanlar yalnızca karbon depolayan alanlar değil; aynı zamanda milyonlarca türün yaşam alanı. Türler yok oldukça ekosistemlerin dayanıklılığı azalıyor; ekosistemler zayıfladıkça da iklim değişikliğine uyum kapasitesi kırılganlaşıyor.

İnsanlığın bugün karşı karşıya olduğu mesele yalnızca bazı türleri korumak değil; yaşamın devamlılığını mümkün kılan ilişkiler ağını sürdürebilmek.

Yine de bütün tablo yalnızca karanlıktan ibaret değil. Son yıllarda yayımlanan küresel değerlendirmeler, bazı türlerin doğru koruma politikaları sayesinde geri dönüş gösterebildiğini de ortaya koyuyor. Deniz kaplumbağalarının bazı popülasyonlarında görülen toparlanma bunun dikkat çekici örneklerinden biri. Avcılığın sınırlandırılması, yuvalama alanlarının korunması ve uluslararası iş birlikleri sayesinde, bir dönem ciddi biçimde tehdit altında olan bazı türler yeniden güç kazanabiliyor.

Bu durum önemli bir şeyi hatırlatıyor: Doğa tamamen sessizleşmeden önce hâlâ harekete geçme şansımız olabilir.

Bunun için biyoçeşitliliği yalnızca “korunacak türler listesi” olarak görmek yeterli değil. Mesele yalnızca canlıları korumak değil; onların taşıdığı ilişkileri, ekolojik hafızayı ve yaşamın sürekliliğini de koruyabilmek. Belki de bu yüzden doğa tarihi bugün her zamankinden daha önemli. Doğa tarihi yalnızca geçmişin hikâyesini anlatmaz; aynı zamanda kaybetmek üzere olduğumuz şeyi görünür kılar. Türlerin nerede yaşadığını, nasıl ilişki kurduğunu, zaman içinde nasıl değiştiğini ve insan etkisinin bu ağları nasıl dönüştürdüğünü anlamaya çalışır. Doğa tarihi müzeleri de bu nedenle yalnızca sergi alanları değildir; gezegenin biyolojik hafızasını taşıyan canlı arşivlerdir.

Doğa tarihinin bu görünür–görünmez ilişkiler ağına nasıl ışık tuttuğunu, uzun süredir üzerine çalıştığım Afrika turakoları üzerinden de görebiliyorum. Turakolar ilk bakışta yalnızca renkli ve dikkat çekici kuşlar gibi görünebilirler. Oysa bir turakoyu anlamaya çalışmak, aslında yaşadığı ormanı, beslendiği bitkileri, hareket ettiği coğrafyayı ve zaman içinde şekillenmiş biyocoğrafik ilişkileri de anlamaya çalışmak demek.

Doğa tarihi tam da burada önem kazanıyor. Çünkü bir türü yalnızca “orada bulunan bir canlı” olarak değil; yaşam alanıyla, davranışlarıyla, sesleriyle ve diğer türlerle kurduğu ilişkilerle birlikte düşünmeyi gerektiriyor. Tropikal Afrika ormanlarında yaşayan turakolar üzerine yürütülen çalışmalar, habitat parçalanmasının yalnızca tür sayılarını değil, türlerin dağılımlarını, davranışlarını ve birbirleriyle kurdukları ekolojik ilişkileri de değiştirdiğini gösteriyor.

Bir ormanın sessizce küçülmesi yalnızca ağaçların azalması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda o ormanda yankılanan seslerin, tohum taşıyan kuşların ve yüzlerce yıldır kurulmuş ilişkilerin de dönüşmesi anlamına geliyor.

Bugün belki de en büyük mesele, yaşamı yeniden bir bütün olarak düşünebilmekte yatıyor. Çünkü biyoçeşitlilik yalnızca doğanın değil; aynı zamanda hafızanın, ilişkilerin ve gezegenin geleceğinin de meselesi.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Dünyahali

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

NEREDE YAYIMLANDI?

DünyahaliDünyahali

BÜLTEN SAYISI

171: Biyoçeşitlilik Dosyası 🐞

Biyoçeşitlilik ve yaşamın görünmeyen ilişkileri, doğa tarihi, şehirde doğayı fark etmek, İzlanda’dan gözlemler ve biyoçeşitliliğin farklı yüzleri bu sayıda sizleri bekliyor.

14 May 2026

BMW i ile birlikte
 Bernd 📷 Dittrich, Unsplash

YAZARLAR

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

İLGİLİ OKUMALAR

DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Fısıldayan ağaçlar

Ağaçların Görünmez İletişim Ağı ve Doğanın Dili

01 Tem 2026

Fısıldayan ağaçlar
DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Merceği Ormanın Kalbine İndirmek

Warner Bros. Discovery Pazarlama Direktörü Beste Toksoy Balcı ile Röportaj

01 Tem 2026

Merceği Ormanın Kalbine İndirmek
DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Fıstık Ağacı

Bir Coğrafyanın Hafızası: Fıstık Ağaçları

01 Tem 2026

Fıstık Ağacı