Yaşamın öğle vakti geldiğinde yavaşlama cesareti: Hayat mı kısa, biz mi çok meşgulüz?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Size de "Artık yaşlandım, şunun şurasında ne kadarcık zamanım kaldı ki?" sorusu aralarda aniden vuruyor mu?
43 yaşındayım. Bu yazıyı okuyan her yaştan birçok insana göre ben çok gencim ve en iyi ihtimalle temiz bir dayak atmak isteyebilirler bana. Ancak kabul edelim "yaşlanıyorum", "zaman çok hızlı akıyor", "hayatı kaçırıyorum" gibi hisler dönem dönem ziyaretimize geliyor. Bana henüz 20’lerime bile girmeden, lise mezuniyetim sırasında bile gelmişti örneğin.
Fakat 40’lı yaşların kendine has, tuhaf bir ağırlığı var. Genç sayılmak için fazlaca birikime ve tecrübeye sahipsiniz; hatta belli konularda çok da yorgun hissediyorsunuz kendinizi… Yaşlı kabul edilmek içinse fazla aktif, enerjik ve sorumluluk sahibisiniz. Zihinsel ve biyolojik araf gibi bir şey.
- Ne o her şeyi bildiğinizi sandığınız, dünyaları yerinden oynatacağınızı düşündüğünüz 20'li yaşlardasınız, ne de artık ununu eleyip eleğini asmış yaşlı birisiniz...
Dante ve Cahit Sıtkı, hesabı 35’te kesip dertlenmeye başlamıştı belki ama modern hayatın temposunda o zihinsel eşik 40’lara sarkıyor gibi. 40 yaş, insanın aynaya baktığında kendi faniliğiyle ilk defa bu kadar net yüzleştiği kırılma noktalarından biri.
İnsanın yaşlandığını, elindeki zaman kredisinin sonuna doğru yaklaştığını hissetmesi bu çağa ya da modern hayata özgü bir durum değil şüphesiz. Fakat işin tarihsel boyutuna bakıldığında garip bir tezatla karşılaşıyoruz. Bugün bazı gelişmiş ülkelerde ortalama yaşam beklentisinin 80 yaşın üzerine çıktığı bir dünyada yaşıyoruz. Oysa insanlık tarihinin büyük bölümünde, ortalama insan ömrü 25-35 yıl arasındaydı. Yani bizim bugün 40’lı yaşlarımızda hissettiğimiz zamanın daralması hissini, geçmiş toplumlar oldukça erken yaşıyorlardı.
Üstelik “yaşam çok ucuzdu”. Zaten bu duyguyu bu denli yoğun yaşamasalar “hayat sonrası hayat” üzerine bunca kafa yorulmazdı muhtemelen. Evrimsel psikoloji araştırmalarının da altını çizdiği üzere, medeniyet bize tıp ve konfor sayesinde fazladan ömür hediye etti belki ancak genetik kodlarımız, avcı-toplayıcı atalarımızın biyolojik saatine göre çalışmaya devam ediyor. Bu yüzden olsa gerek “orta yaş” denen aşamaya adım atıldığı anda istatistikler ne derse desin, zihnimizin derinliklerinde bir alarm çalmaya başlıyor: "Vakit daralıyor."
Günün ikinci yarısı: İçe dönüş
Carl Jung, insan hayatını bir güne benzetirken öğle vaktinin, yani kırklı yaşların önemini vurguluyor. Jung’a göre hayatın ilk yarısı dış dünyayla ilgili. Egoyu inşa etmekle, toplumda yer edinmekle ve başkalarının beklentilerini karşılamakla geçiyor. Ancak saat on ikiyi vurup hayatın ikinci yarısı başladığında, ruhun yönü içeri dönmeye başlıyor. Dışarıdaki başarıların yerini, bireyleşme ve kendi hakikatiyle yüzleşme arzusu alıyor.
Tam da bu eşikte, zihnin derinliklerinde garip bir panik dalgası büyüyor. Şairane bir şekilde ifade etmek gerekirse, zamanın avuçlarımızın arasından kum taneleri gibi kayıp gittiği hissiyle baş edebilmek için kendimizi avutma yolları arıyoruz. Kırkından sonra büyük başarılara imza atmış insanların hayat hikayelerini okurken buluyoruz kendimizi. 42 yaşında ilk romanını yayımlayan yazarın, ellisinden sonra dünyayı değiştiren kaşifin ya da iş hayatına yön veren orta yaşlarını aşmış insanların biyografilerinde kendi geleceğimizi temize çekmeye çalışıyoruz. "Bak" diyoruz içimizdeki o telaşlı sese, "geç kalmadın dostum, zaman var daha..."
Fakat bu teselli arayışının hemen altında, engellenemez bir acelecilik yatıyor. Kalan zamanın azaldığı hissi insanı bazen panik hâlinde kararlar almaya, her şeye yetişmeye çalışmaya ve son treni kaçırmıyormuşçasına kontrolsüz bir çabaya sürüklüyor. Zamanın hızı karşısında duyulan çaresizlik, insanı hem yavaşlama arzusuna hem de panik halinde koşturmacaya aynı anda itiyor.
- Seneca aşağı yukarı 2000 sene önce bu konu hakkında söyleneyebilecek en güzel sözü söylemiş: “Problem yaşamın kısa olması değil, bizim onun çoğunu ziyan etmemiz."
İşte bu içsel hesaplaşmanın peşine düşüp meseleyi anlamaya çalışırken, aslında zihnimizin bize bireysel bir oyun oynamadığını, insan türünün evrimsel ve psikolojik mekanizmasıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteren bilimsel veriler çıkıyor karşımıza. Bu verileri okumak da şükürler olsun ki, insanı rahatlatıyor.
Stanford Üniversitesi’nden Laura Carstensen’in kaleme aldığı ve yaşlanma psikolojisinde önemli bir yeri olan Sosyo-Duygusal Seçicilik Teorisi (Socioemotional Selectivity Theory), bu süreci çok net açıklıyor. Carstensen’e göre insanlar algıladıkları yaşam süresinin kısaldığını hissettiklerinde, bilgi toplama ve ağ genişletme arzusu yerini zihinsel temizliğe bırakıyor. Gençlik yıllarında her an bir şeyleri kaçırma korkusuyla her yeni fikre, her insana, her uyarıcıya aç bir hayvan gibi yaklaşan zihin, kırklı yaşlarda savunma mekanizmasını devreye sokuyor. Zihin artık önünden geçen her bilgiye ve uyarıcıya şu soruyu sormaya başlıyor: "Bu şey benim kalan kısıtlı zamanıma gerçekten ne katıyor?"
Bu seçicilik sadece teorik bir iddia da değil. Pew Research Center'ın dijital yorgunluk üzerindeki verileri, yetişkinlerin zihinsel sakinliği korumak adına bildirimleri kapatıp detoksa yöneldiğini gösteriyor. Oxford Üniversitesi ve Reuters Enstitüsü’nün Dijital Haber Raporu da insanların aşırı bilgi yükünden korunmak için kasıtlı olarak haberlerden kaçındığını (news avoidance) ve gürültülü açık mecralar yerine kapalı grup sohbetlerine çekildiğini belirtiyor.
80'lerde fütüristlerin insanın kendi evine çekilmesini tanımlamak için kullandığı "kozalama" kavramı, bugün dijital kozalamaya dönüşüyor. Nitekim Gartner projeksiyonları, dezenformasyon ve dijital yorgunluk nedeniyle kullanıcıların %50’sinin açık platformlardaki etkileşimlerini ciddi oranda kısıtlayacağını öngörüyor.
Aralıksız uyarılma beynin stres seviyesini artırırken gün içine serpiştirilen mikro-sessizlikler zihni ancak bir ölçüde soğutabiliyor.
Karar yorgunluğu: Bilmek ile uygulamak arasındaki uçurum
Araştırmaları okuyup rahatlamak, işin sadece teorik kısmı. Hayatın tam ortasına oldukça gözle görülür biçimde yerleşmiş olan devasa bir gerçek var: Bilmek ile uygulayabilmek arasındaki uçurum.
Roy Baumeister’ın Karar Yorgunluğu (Decision Fatigue) kavramına göre zihnimiz zaten zamanın darlığıyla, çeşitli varoluşsal ağırlıklarla uğraşırken, üzerimize binen her küçük uyaran, yeni karar verme seansına dönüşüyor.
Öyle değil mi ama! "Bu mesaja şimdi mi döneyim, sonra mı?", "Gönderilen bu reel'ı izleyeyim mi, geçeyim mi? Gülücük mü atayım, cevapsız mı bırakayım?", “Bu filmi mi, yoksa şu diziyi mi izlesem?”, “Sebze mi yesem, yoksa karbonhidrata mı yüklensem?” derken, gün içinde yüzlerce “önemsiz” mikro-karar veriyoruz. İrade depomuz ve zihinsel enerjimiz, daha hayati kararlara gelemeden bu küçük seçimlerin altında tükeniyor. Yaşlandıkça işlemci gücümüz daha seçici hale gelirken, modern yaşam bizi sürekli bu anlamsız mikro-kararları almaya zorluyor.
Diyoruz ki… “Zamanın hızlı aktığını görüyorum, yavaşlamam gerektiğinin farkındayım, zihinsel temizlik yapmam gerektiğinin teorisini çözmüş durumdayım ancak işte bu karar yorgunluğu ve hayatın gerçekliği yüzünden bunu uygulayamıyorum.” Çünkü kırklı yaşlar insan hayatının en tezat dönemi... Bir yandan pilinizin eskisi gibi hızlı dolmadığını, vücudunuzun ve zihninizin dinlenmeye ihtiyaç duyduğunu hissediyorsunuz. Diğer yandan ise hayatın, işin, sorumlulukların ve beklentilerin tam merkezindesiniz. Üzerinizdeki baskının en yüksek olduğu zamanlardasınız.
İçinizdeki zaman bilinci "dur" derken, dışarıdaki hayat ve düzen "cevap ver, meşgul kal, orada ol" diye bağırıyor. Bir akşam yorgun argın eve gelip kenara çekilmek istediğinizde yanıtlamadığınız mesaj, grupta cevapsız kalan soru ya da bakmadığınız ileti arkadan gölge gibi sizi takip ediyor. Hemen o tanıdık suçluluk duygusu geliyor ardından: “Ayıp mı oldu?”, “Şimdi enerjim yok ama yarın modum düzeldiğinde dönmediğime pişman olursam ne olacak?”, “İleride işi, müşteriyi ya da önemli bir dostluğu sırf o anki yorgunluğum yüzünden kaçırırsam?”
Sürekli meşgul kalmayı ve anında erişilebilir olmayı başarı kriteri gibi sunan bu düzende, "şimdi yanıt vermiyorum" demek bile başlı başına zihinsel yüke dönüşüyor. Yavaşlamanız gerektiğini bilip de yavaşlayamamak, insana kendi hayatı üzerindeki kontrolü kaybediyormuş hissi veriyor. Bilmek, tek başına kurtarmıyor, aksine uygulanamadığı her an yeni başarısızlık hissi oluşturuyor..
İdeal dünya ile gerçeklik arasındaki bu çelişkiyi tamamen ortadan kaldırmak belki mümkün değil. Tamamen inzivaya çekilmeyeceğiz, işlerimizi ve sorumluluklarımızı terk etmeyeceğiz ya da hayatın akışından kopmayacağız. Ancak anında yanıt vermenin uygulanması şart bir nezaket kuralı olmadığını bilmek iyi bir başlangıç olabilir. Eşzamansız bir iletişimi, geç ama nitelikli dönüş yapmayı kendi hayatımızın varsayılan ayarı haline getirmek gerekiyor. İnsanlara ve iş dünyasına her an ulaşılabilir bir imaj çizmemek ilişkileri bozmuyor, aksine kendi zamanımıza ve zihnimize saygı duyduğumuzu gösteriyor…
Bugün en yüksek karar alma gücüne sahip gruplar “Millennials” olarak da bilinen Y Kuşağı’nın ilk döneminde doğanlar ve X kuşağı. Karar yorgunluğuyla boğuşan bu kitleye ulaşmanın yolu da iletişim ve pazarlama perspektifinden bakıldığında kesinlikle bir şeyleri daha fazla göstermek ya da daha fazla duyurmaya çalışmak değil. Bu kesime zihinsel alan tanımak çok kritik. Zaten uzun süredir konuşulan bir konu var, bu neredeyse her yaş grubu için geçerli. Dönem, artık daha fazla içerik sunanların değil, zihnindeki gürültüyü dindiren sakin sığınaklar inşa edebilen kurumların dönemi.
Zaman ilerledikçe, farkındalık arttıkça bilmek ile uygulamak arasındaki uçurumu kabul etmek ve gerekirse vicdan azabı çekmeden kendi zamanımızı seçebilme cesaretini göstermek çok önemli. Tüm okuduklarım, izlediklerim, duyduklarım, gözlemlediklerim aynı kapıya çıkıyor. Bunu öğrendiğimizde, öğrendiğimizi de iyi kötü uygulayabildiğimizde stoacı üstatların haklılığını göreceğiz.. Yaşam kısa falan değil, yeter ki onu hoyratça kullanmayalım.
Kaynaklar:
- https://lifespan.stanford.edu/research
- https://hpalivewell.com/what-is-decision-fatigue/
- https://en.wikipedia.org/wiki/Cocooning_(behaviour)
- https://www.gartner.com/en/newsroom/press-releases/2023-12-14-gartner-predicts-fifty-percent-of-consumers-will-significantly-limit-their-interactions-with-social-media-by-2025
- https://reutersinstitute.politics.ox.ac.uk/digital-news-report/2026
- https://www.pewresearch.org/topic/internet-technology/
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Cem Arıdağ
UNITE Edelman Başkan Yardımcısı olarak iş hayatında sorumluluk alan Cem Arıdağ, orta öğrenimini Saint Benoit Fransız Lisesi’nde, lisans eğitimini ise İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık Bölümü’nde tamamladı. New York Pace Üniversitesi’nde Medya ve İletişim üzerine yüksek lisans derecesi bulunmaktadır. Reklam ve kurumsal iletişim alanında çok sayıda ulusal ve uluslararası markanın stratejik süreçlerini yöneten Arıdağ, iletişimi veri ile psikolojinin kesişiminde okunan bir disiplin olarak görmektedir. İletişim deneyimini üniversitelerde verdiği derslerle genç iletişimcilere aktaran Arıdağ, akademiyle olan bağını doktora düzeyine taşımayı hedeflemektedir.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Çalışma hayatında sıcak hava dalgalarına maruz kalınan aylar için talep edilen haklar, Birleşik Krallık’ta “Heat Strike” (Isı Grevi) eylemleriyle karşılık buluyor. Avrupa genelinde henüz bağlayıcılığı olan yasal bir ortak düzenleme bulunmazken Yunanistan, İtalya, İspanya ve Belçika’da "azami çalışma sıcaklığı" yasalarla belirlenmiş durumda. Tarihinin en sıcak yazlarından birini yaşayan Birleşik Krallık’ta sendika ve aktivistler, bu hak için mücadeleyi yükseltiyor.

Pratiklerimizi takip ettiğimiz ve paylaştığımız sosyal uygulamalar, performans toplumunun arayüzleri mi? Duolingo, Strava ve benzeri uygulamalar, yalnızca alışkanlıklarımızı takip etmeyi sağlamıyor; gelişimi görünür ve paylaşılabilir kılarak kimlik kurma biçimimizi de dönüştürüyor olabilir.

Üniversite kavramı aşınsa da ona duyduğumuz ihtiyaç canlı. Gençlerin erteledikleri hayatı deneyimledikleri, insanlaştıkları, dünyaya dair tavır geliştirdikleri, beceri seti, düşünme biçimi, formasyon edindikleri kurumsal anlamda kavramın altını dolduran üniversite olanaklıdır. İhtiyacımız, yönümüz, kutup yıldızımız hâlâ özerk üniversitedir.

Fransa ve İspanya’da etkili olan orman yangınları sadece aşırı sıcaklık ve güçlü rüzgarla değil, alevlerin oluşturduğu sıra dışı bir hava olayıyla da büyüyor. NASA’nın “ateş püskürten ejderha” olarak tanımladığı, bilimsel adı “pyrocumulonimbus” olan ateş bulutları, çok büyük ve yoğun yangınların oluşturduğu aşırı sıcak hava, duman, kül ve nemin atmosferin üst katmanlarına doğru hızla yükselmesiyle oluşuyor. Prof. Dr. Doğanay Tolunay, “Bu bulutlar, büyük yangınlarda 12 kilometreye kadar yükselebilir. Bu kritik bir eşik çünkü uçaklar da o seviyelerden geçiyor” diyor.

Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.




