Zeynep Uzunbay: Kendinize 'Nasılsın Hayatım?' diye sordunuz mu hiç?

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Hayat ve ölüm üzerine düşünmek, bazen bile isteye bazen de denize düştüğümüzde olduğu gibi umarsızca yaptığımız bir şey. Varoluşun şaşkınlığını yaşarken—ki yıllar geçtikçe büyür bu şaşkınlık—bir yandan korkarak ölesiye bir merakla dikkat kesilmek edebiyatın beslendiği en güçlü damarlarındandır. Bu bağlamda edebiyat, hayatla ölüm arasındaki gerginliği anlama ve kayda alma çabası olarak da kabul edilebilir.
Hayatın salvoları karşısında giderek direncimiz düşse ve her defasında üzerimize çöken kasvet ve elemden bunalsak da anlama çabası; umutsuzluk, panik ve kabullenme çarkında döner durur içimizde. Başka türlü hayata tutunmanın imkanı var mı ki zaten?
Zeynep Uzunbay'ın yeni romanı Nasılsın Hayatım, elbette bu kadar karanlık bir tablo çizmiyor ama bana bunları düşündürdü ilk sayfalarında. Özellikle de kahramanı Meşe, "düşünmekle konuşmak arasında tarafsız bir yer"in varlığından bizi haberdar ederken o tarafsız yer üzerine uzun uzun düşündüm. Aslında o aranın içerdiği anlamı değil, hayat boyunca farkına varmadığımız o süremi...
Sanırım düşünmekle konuşmak arasındaki o flu bölge, bunaltının ve şaşkınlığın yuvalandığı yer. Sözün anlamını yitirdiği ya da farklı anlamlar yüklendiği, bizi baş edilmez beyhudeliklere boğan o kısacık es duygusunun mekanı.
Bu yüzden değil midir, tam düşüncelerimizi dört başı mamur ifade edecekken sözün bile anlamını yitirmesi?
Zaman, iyilik ve kötülük
Nasılsın Hayatım'ın Meşe'si, edebiyatımızda pek sık rastlamadığımız, özgün bir karakter. Onu tanımaya çalışır ve hayat yolculuğunu izlerken zaman zaman Dostoyevski, Thomas Bernard, László Krasznahorkai ve geçenlerde hayata veda eden Béla Tarr filmlerinin kahramanlarını ve Zeynep Hanım'ın uyarısıyla tabii ki Melanie Klein'ı da hatırlattı.
Mahrum ve mağdur başlamış hayatı bin yöne saçılmış bir hayat hamalı Meşe. Hani vaktiyle birkaç dize düşürmüştü ya bu ruh hâline Edip Cansever. Şöyle diyordu tam olarak:
"Susarak katlanıyoruz her mutsuzluğa
Saatlendiriyoruz günü
Bölüyoruz dakikalara."
Meşe de yıllar boyunca kendisine çıkış yolu arar, yaşantısını görece katlanılır bir yörüngeye yerleştirmek isterken topyekûn hayatı, kimlikleri ve “Nasılsın?” sorusunun tüm olası cevaplarının peşine düşer.

Öyle ya, hayatta hiçbir şey sonsuza kadar sürmezken iyi ya da kötü olmak nasıl bir şeydir ki? Yazar tüm bu hesaplaşmayı, Meşe üzerinden gösterir bize. Adeta "Dönüp bir bakın hele kendinizine. Ya siz nasılsınız?" diye sorar. Bunda bir cevap duyma kaygısı da vardır, roman boyunca sessiz ve derinden hissettiğimiz ironik bakış da. Halk pragmatizmine yerinde bir örnek olarak gösterebileceğimiz Meşe'nin annesi ise tüm bu dertler, gaileler müktesebatına kendince katılır:
"Dünkü güneşle çamaşır kurumaz!"
Tabii ki kurumaz. "Dün her şeyiyle geride kalmıştır. Sen önüne bak. İnsanlar böyle yapar" der anne. Bu akl-ı selim bakışa kim ne diyebilir ki... Lakin hayatın gerçekleri, öyle göz göze, yüz yüze gelindiğinde hemen anlaşılabilir şeyler değildir ki! İşte bu anlayamamanın karşılığıdır Meşe.
Hayatının her anında "sevmediği türküyü söylemeye mecbur hissetmiş" biri olarak "hayat kutucuklarının içine biriken insanlardan", "yılların, mukadderattan sayılan yorgunluğundan" artık "olduğu yerde kalarak" kurtulmaya çabalayan, "hayatın boş laf dolu ağır yükünü yıkmaya" çalışan biri Uzunbay'ın kahramanı. Söylediklerinden çok söyleyemediklerine dikkat kesildiğimiz (buna bizatihi yazarın iç sesi de dahil) kısa, içli ve üzerinde düşünülesi bir hayat Meşe'ninkisi.
Yazara ve okura rağmen
Zeynep Uzunbay'a kulak vermeden önce yazara ve Nasılsın Hayatım'ın kurgusunda saklı farklı anlam huzmelerini ıskalayabilecek bir kısım okura rağmen şuracığa not düşürmek isterim. Elbette Beliz Güçyılmaz'ın Anne Ben Düştüm mü: Kurmacalara Neden Muhtacız? adlı enfes kitabından öğrendiklerimin ışığında:
"Bir kurmaca eserde, yazarın zihni ve bilincinin dışında, okurun dikkatinin ve algısının dışında—kurmacanın yaratıcısına rağmen üstelik—metnin içinde kendiliğinden oluşan farklı anlam katmanları vardır."
Bu minvalde bir şeydi Güçyılmaz'dan öğrendiğim. Uzunbay ile Meşe'nin hayatının hissettirdiklerine dair söyleştik ve o sohbetten zihnime kazınanlar, kısa fragmanlar hâlinde döküldü yazıya.
Öncelik şairlikte mi?
"...Geriye dönüp baktığımda, kelimelerin ışığını ve gölgesini şiirle sezdiğimi görüyorum. Söylenemeyeni söylemenin, hatta söylemeden söylemenin bir yolunu aramak, bulmak, bulduğunu sanmak, vazgeçip en baştan kelimelerin tadına bakmak onunla mümkün olabilmişti. Vazgeçmiş de sayılmam. Bir seferinde, 'Şiirde yabancılaştığım kendimle tanıştım, öykü ve romanda ötekiyle sınadım kendimi' demiştim. Bu doğru."

Hayatı okuyarak öğrenmek
"...Ne var ki bazı şeyleri zamanla hayatın içinde, çoğunlukla da okuyarak anladım. Bir yandan babam ısrarla hemşire olmamı istiyordu. Yürüyebileceğim bütün öteki yolları kapatıp bana tek seçenek bırakmıştı. Patriyarkanın şiddetini, kafamda tam oturtamasam da ilk o zaman sezdim. Yarattığı duygu çok netti ama. İsyan etmenin yollarını keşfettim. İlki de okumak, daha çok okumaktı."
Yaşamaktan kurguya geçiş
"...Dille başım hep beladaydı, hep susardım. Konuşmaya başladığımda, yani zorunda kaldığımda bozuk bir Türkçe'yle konuştum, bunu düzeltmek için çok uğraştım. Birine 'Nasılsın?' diye sormak hep zor gelmiştir, hâlâ da zor. Çoğunlukla baktığım, dinlediğim, içimden konuştuğum bir hayatım oldu. Zaman ve mekan da içimden konuşmaya benzer biçimde şekillendi sanırım. 'Nasılsın Hayatım'ın akması, durması, olmadık yerlere girip çıkmasında bu deneyimlerin etkisi epeyce var."
Toplumsal adalet tedrisatı
"'İnsan olmak başkasının insafına kalmaktan başka bir şey değildir...'
Bu söz kitapta hangi bağlamda kullanıldı bilmiyorum. Kitaptan bağımsız olarak çocukluğu ve eğitimi düşündüğümde komşuyu, doktoru, sürücüyü, polisi, mahkemeyi düşündüğümde yine doğru geliyor. Öte yandan, başkası da benim insafıma kalmış. İnsanlık için, insafa kalmak kadar tehlikeli bir şey yok. Şu anda,'insaf'la 'vicdan'ı tartmaya başladım bile. İkisi de, bir o kadar uçucu bir o kadar ağır. Bazı zamanlar, 'utanılacak kadar' mutlu olduğumu düşünürüm. Buradaki utanmak, toplumsal adalet tedrisatından geçmiş olmanın sonucu sanırım."
''Nasılsın hayatım?' öylesine bir soru değil'
"...Aslında daha sorar sormaz, sorunun da cevabın da anlamsızlaştığı 'Nasılsın?' sorusu, giderek katmanlaştı zihnimde. Çoğunlukla içinden konuşan biri de olsanız, bir muhataba ihtiyaç duyarsınız. O da, metindeki Meşe’yi başka bir bilinç alanına zorlayan 'Yazıcı' oldu. Göç, yabancılaşma, kentle köy arasında sıkışma, oradaki insanlık hâlleri, ayrımcılık zihnimin bir köşesinde hep durur zaten. Bu defa bunu daraltarak, yaşlı bir kadına odaklanarak anlatmak istedim. İşin başında, yaşama sevinci, yılgınlık, umut değil de, neyi nasıl anlatacağımın merakı vardı. Ben yazıya, yazacaklarımı merak ettiğim için bağlanan biriyim."
Meşe'den tüm kadınlara
"... işin içine kurgu girince, insana dair kocaman bir alan açılıyor ve orada, insanın kendisi kendisine yetmiyor. İşte o zaman, imdadınıza yaratmak istediğiniz imge yetişiyor. Ya da belki yetişemeden solup gidiyor. Birbirlerinden habersiz pek çok kadının, Meşe'nin yaşadıklarına benzer acılarına, kızgınlıklarına tanık oldum. Okurun da, aynı ‘değersiz’ çocukluktan geçen, karanlıkta yolunu bulmaya çalışan, bir kimlik edinebilmek için çok çabalamak zorunda kalan o kadınları görmesini umuyorum."
Romanın öteki sakinleri
"'Nasılsın Hayatım'ın sakinleri, hayatını kurmak için kente göçen, ne kentli ne köylü olabilen kuşağın çocukları. ‘Kurtulmak’ üzerine kurguladıkları gelecek, ellerinden kayıp duruyor. Taşra da kent de özgürlük hissi vermiyor onlara. Taşrada, göz önünde olmanın getirdiği tutukluluk hâli kentte yerini görünmezliğe bırakmış. Romanıma birçok ünlüyü de misafir ettim. Okumaktan keyif aldığım, varlığından feyz aldığım isimler. Mesela kitabın ruhuna özellikle uyan Melanie Klein. Öte yandan Eduardo Galeano, Matsuo Başo, Victor Frank, Sevgi Soysal, Goethe ve Neşet Ertaş, yeri geldiğince boy gösterdi, sözlerini söyleyip sahneden çekildiler."
Bu dünyadan güzelce geçip gitmek
"Hatıralar, daha olurken bile geçmişe kayıp giden 'şimdi'nin bıraktığı izler. O izleri, kaybolmamak için anlamlandırıyor, bize kattığı duyguyla tamamlanıyoruz. Ve yine aynı nedenle, onun rehberliğinde bir gelecekten ve hayallerimizden söz edebiliyoruz. Önemli olan, ezberlenmiş anayoldan çıkıp kim olduğumuzun saklı olduğu patikalara girmeye cesaret edebilmek. Belki o zaman, yine küçük ama anlamlı bir varlık olarak gelip geçebiliriz bu dünyadan."
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Soner Can
Gazetelerin hafta sonu eklerinde, kültür-sanat servislerinde uzun yıllar haberci, yönetici ve yazar olarak çalıştı. Halen sanat edebiyat dergileri için yazarlarla söyleşiler yapıyor, okunmaya değer kitaplara dair yazılar yazıyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

24-31 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali, yarışma seçkisi ve Film Forum etrafındaki tartışmalarla Türkiye sinemasının bugününü, geleceğini ve festivalin prestij iddiasını sorgulamaya açtı.

"Norm: The Tale of Norm Macdonald" bazen tanıdık görüntülerin rahatlığına fazla güveniyor, bazı güç soruların üzerinde daha uzun durabilecekken yeni bir şakaya geçiyor. Yine de Norm’la vakit geçirme duygusunu yakalıyor.

İlki 2006'da düzenlenen Sinopale, yirmi yılda Türkiye’nin en uzun soluklu bağımsız sanat oluşumlarından birine dönüştü. Bienalin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla 10. edisyon vesilesiyle biraraya gelerek Sinopale’nin kentle kurduğu ilişkiyi ve yerel bilginin çağdaş sanatla buluşma biçimlerini konuştuk.

Amerikalı sanatçı Liz Harris’in solo projesi "Grouper", 4 Kasım’da Fiba Salon İKSV sahnesinde. Sanatçı ile konser öncesi Zoom’da biraraya geldik; günümüz müziğini ve karanlıktan nasıl beslendiğini konuştuk.




