Almanya neden futbolda protestonun merkezi?

Punto Punto, gazetecilikten beslenirken, spor kültürünü şekillendiren olayları neden ve sonuçlarıyla geniş perspektiften ele alır. Futbol, tenis, atletizm, voleybol ve basketbol başta olmak üzere tüm atletik branşların etrafında gelişen hikayeler, gelen kutunda.
Borussia Dortmund taraftarları, yeni formatıyla daha kalabalık ve daha yoğun hâle gelen Şampiyonlar Ligi’ni sert bir üslupla karşıladı. “Sarı Duvar”, sözünü hiç sakınmayan bir şekilde “UEFA MAFIA” grafitisine boyandı ve slogana eşlik eden pankartlarda da hedefin UEFA’nın maç sayısını artıran yeni Devler Ligi formatı olduğu açıkça ortaya kondu.
- Borussia Dortmund taraftarı, Avrupa futbolunun tek yönetici gücünü spordan çok parayı önemsemekle itham etti ve bir başka pankartıyla da tüm taraftarlara “Oyunu sahiplenin” mesajı verdi.
Tribünlerin protesto alanına dönüşmesi, politik mesajlara ev sahipliği yapması Almanya için hiç de şaşırtıcı değil. Hatta Almanya bu anlamda küresel taraftar kültürü adına önemli bir açığı kapatıyor, bir yük taşıyor denebilir. Neredeyse her kentte, her stadyumda örgütlü bir taraftar gücünün futbolda olup bitenlere dair sessiz kalmayı reddettiğini, kendi sözünü söylemeye cüret ettiğini görüyoruz. Kimse “bize ne”, “biz mi değiştireceğiz”, “zamana ayak uyduralım, yenilgiyi kabullenelim”, “endüstriyel futbol abi” falan demiyor. Çünkü tribünler, sosyal hayatın bir parçası olarak futbol ve ötesi hakkında söz söylemenin kamusal adreslerinden biri olarak görülüyor.
Bu arada: Yeri gelmişken Borussia Dortmund-Celtic maçında Filistin bayrakları açan İskoç taraftarların, Alman polisi tarafından saldırıya uğradığını hatırlatmak lazım. Alışıldık polis saldırılarının ötesinde maalesef politik Alman tribünlerinde Filistin yanlısı bir ses duyabilmek güç.
Kendi sponsoruna tepki gösterebilmek
Nitekim Dortmund taraftarlarının bundan önce ses getiren protestosu silah üreticisi Rheinmetall ile imzalanan sponsorluk anlaşmasına dairdi. “Kulübe para sağlasın da ne olursa olsun” mantığının yerleştiği Türk tribünlerinin aksine Borussia Dortmund taraftarları, 20 milyon avroluk sponsorluk parasının reddedilmesi için kendi kulüplerini en sert şekilde eleştirdiler. Hâlâ Signal Iduna Park’ta her maçta taraftarın bu “kanlı parayı” kabul etmediğine dair sloganlar atılıyor, pankartlar asılıyor.
‘Futbol halka aittir’ vs ‘Futbol milyarderlere aittir’
Spor sahaları gün geçtikçe daha fazla “sporla aklanma” stratejisi güden devletlerin ve şirketlerin oyun alanına dönüşürken buna muhalefet de çoğunlukla sembolik kalıyor. Özellikle bu akımın merkezi hâline gelen İngiliz futbolunda sırasıyla Rusya’nın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Suudi Arabistan’ın at koşturması ufak çaplı itirazlar sessizlikle geçiştirilerek kabullenildi.

Kazanılan başarı, futbolun kirli politikalara alet edilmesini örtbas etti. Newcastle United taraftarlarını henüz birkaç yıl önce bir gazeteciyi öldürtüp parçalara bölen Suudi Arabistan veliaht prensinin maskelerini gururla takarken izledik. Geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde Bayern Münih taraftarları Manchester City eşleşmesi sırasında “Glazer’lar, Şeyh Mansur’lar ve tüm otokratlar dışarı”, “Futbol halka aittir” pankartları açarken buna karşılık City’liler, kulübü mevcut görkemine kavuşturan BAE kraliyet ailesine destek tezahüratlarında bulundu.
Almanya’nın İngiltere’den farkı
Almanya’nın örgütlü taraftarları, kendi takımlarının ötesinde futbola dair bir sorumluluk hissederek eleştirel söylemler geliştirir, bunu eyleme geçirirken futbolun mucidi İngilizlerin “futbol halka aittir” savını savuşturmak için başarı vaadine kanması ve adeta “Hayır efendim, futbol şeyhlerimize, lordlarımıza, milyarderlerimize aittir” diyebilmesi bu anlamda oldukça çarpıcı.
Kuşkusuz Almanya’da kulüplerin büyük oranda üyelerine ait olması geleneği, profesyonelliğin rakip ülkelere göre çok daha geç (1963) yerleşmesi ve amatör ruhun korunması, yerelin güçlü olması, stadyumlarda bilet fiyatlarının hâlâ İngiltere’ye kıyasla daha karşılanabilir olması gibi etkenler, tribünlerin ülkenin en dinamik “kamusal alan”larından biri hâline gelmesinde rol oynuyor.
‘Uzaktan kumanda edilmeyeceğiz’
Bundesliga yönetiminin geçen sezon medya haklarının %8’ini yaklaşık 1 milyar dolar karşılığında 20 yıllığına Suudi Arabistan destekli CVC veya Blackstone’a satma girişimi ülke genelinde stadyumlarda düzenlenen protestolarla engellenmişti. Ortak eylemlerde temel vurgu “uzaktan kumanda edilmeyeceğiz”di ve taraftarların sahaya fırlattığı oyuncak arabalar uluslararası haber ajanslarının da epey hoşuna gitmişti.
Bırakın medya haklarının yabancı tekellere satılmasını, Alman taraftarlar Bundesliga maçlarının çeşitli reklam-pazarlama anlaşmalarıyla yurt dışında oynanmasını beraberinde getiren “Relevent Sports anlaşması” gibi girişimlere dahi karşı.
Bundesliga yönetimi Relevent Sports’la, ligin ABD’deki yayın hakları sözleşmesini geliştirmeyi hedefleyen bir anlaşma imzaladı. NFL ekibi Miami Dolphins’in Donald Trump hayranı sahibi Stephen Ross’un sahibi olduğu Relevent’ın UEFA dahil olmak üzere birçok Avrupa kurumuyla, ligiyle anlaşmaları var. Relevent’ın La Liga ile anlaşması yakın zamanda ABD’de oynanacak İspanya ligi maçlarını beraberinde getiriyor. Benzeri bir şeyin Almanya’da olması ise yakın gelecekte çok zor. 2018’de Bundesliga'yı yöneten DFL’in eski başkanı Christian Seifert, hiçbir Bundesliga maçının yurt dışında oynanmayacağına dair söz vermek zorunda kalmıştı. Benzer söz geçen yıl Peer Naubert tarafından tekrarlandı.
- 50+1 nedir? İngiltere Premier League ve Şampiyonlar Ligi’nin etkisiyle futbolda ticarileşmenin bambaşka bir boyuta evrildiği 1990’larda Alman futbolu bu akıma 1998’e kadar direndi. Ancak bu yıl alınan kararla kulüplere futbol organizasyonunu borsada işlem gören ayrı bir limited şirket aracılığıyla yürütme hakkı tanındı. Bu şirketin tamamen satılmasını önlemek içinse 50+1 olarak bilinen kural getirildi. Buna göre söz konusu şirketin hisselerinin çoğunluğu (en az 50+1'i) her zaman kulüp üyelerine ait olacaktı.
Taraftar etkisine bir başka örnek:
Bayern’e tarihini ‘hatırlatan’ grup
Yakın tarihte Almanya’da taraftar gruplarının önemini gösteren en önemli olaylardan biri Bayern Münih’in taraftarları sayesinde kendi tarihiyle barışmasıydı. Efsane Yahudi başkanı Kurt Landauer’in 1933’te Nazilerin meşum Güney Almanya paktıyla kulüpten ve ülkeden uzaklaştırılmasıyla başlayan Bayern’in “Yahudisizleştirilmesi” süreci savaş sonrası da sürmüş, kulüp 1933 öncesi figürlerine dair amnezi yaşamaya 2000’lere kadar devam etmişti.

Bu dönemde tribünlere çoğunlukla hakim olan sol tandanslı taraftar gruplarının da içinde yer aldığı kulüp tarihi çalışmaları daha etkili ve cesur bir hâl aldı. 2001’de Uli Hoeness, kulübün Yahudi mirasıyla ilgili soruları “Ben o zamanlar doğmamıştım” diyerek savuşturabilirken 2002’de kurulan Schickeria München taraftar grubu, hem Kurt Landauer’i kulübe yeniden hatırlattı hem de ülke futbolunda bir “Soykırım Anma Günü” düzenlenmesine önayak oldu. Bu çabaların ardından 110. kuruluş yıl dönümünde revize edilen kulüp tarihçesi 1933-1945 sürecini ve öncesinde Yahudilerin rolünü gerçeğe çok daha yakın şekilde yansıttı. Ayrıca 2015’te Allianz Arena’nın önündeki meydana Kurt Landauer’in adı verildi.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Punto Punto, gazetecilikten beslenirken, spor kültürünü şekillendiren olayları neden ve sonuçlarıyla geniş perspektiften ele alır. Futbol, tenis, atletizm, voleybol ve basketbol başta olmak üzere tüm atletik branşların etrafında gelişen hikayeler, gelen kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Diarra Davası'nda sonuç açıklandı ve AB Adalet Divanı, Bosman Davası'na benzer bir karar verdi. Borussia Dortmund taraftarları UEFA'ya "mafya" dedi ve futbolda protestonun merkezinin Almanya olduğunu bir kez daha gösterdi.
04 Eki 2024

YAZARLAR

Punto
Punto, gazetecilikten beslenirken, spor kültürünü şekillendiren olayları neden ve sonuçlarıyla geniş perspektiften ele alır. Futbol, tenis, atletizm, voleybol ve basketbol başta olmak üzere tüm atletik branşların etrafında gelişen hikayeler, gelen kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Tadej Pogačar, Paris’te Fransa Turu'nu beş kez kazananların arasına girdiğinde tarihle ve rekorlarla ilgilenmek istemediğini söyledi. Birinci veya beşinci zafer olması fark etmiyordu, Tadej Pogačar o anın tadını çıkarmak istiyordu. Belki gerçekten böyledir. Biz Pogačar’ı Merckx’le, Hinault’yla ve henüz kazanmadığı kupalarla ölçerken o, bisikletin içinde daha yakın şeylere bakıyor: Karşısındaki rakibe, arkasında zorlanan arkadaşına, yol kenarında bekleyen sevdiğine.

Serena Williams’ın dört yıllık aranın ardından Wimbledon’la birlikte kortlara dönüşünü mümkün kılan fiziksel değişim, spor dünyasında yeni bir tartışmanın da kapısını açtı. Serena, profesyonel tenise dönmeye hazırlanırken yeni nesil zayıflama ilaçlarından yararlanarak yaklaşık 15 kilo verdi. Peki bir madde sizi doğrudan daha güçlü veya hızlı yapmıyorsa da ideal kabul edilen vücuda ulaşmanızı kolaylaştırıyorsa doping kapsamına alınmalı mı?

Dünya Kupası futbolcular kadar spor yazarları için de önemli bir kariyer noktasıdır. Futbolcuları takip etmek, maçları stadyumda izleyip yazmak veya anlatmak büyük anlam taşır. The Athletic yazarı Aslı Pelit için mesleki deneyim ve tatminin yanında bir önemi daha vardı 2026 Dünya Kupası’nın. Turnuvayı yeni anne olmuş bir muhabir olarak takip etti. Bir yandan maçlar hakkında yazarken ve basın toplantılarında soru sorarken diğer yandan da altı buçuk aylık kızı Milo’nun bakımını planlamakla meşguldü. Aslı’dan son bir ayın öyküsünü dinledik…

Dünya Kupası'nda Fransa-İspanya, Arjantin-İngiltere maçlarıyla finalistler belirleniyor. Fransa-İspanya eşleşmesi futbolun gördüğü en üst düzey takımlardan ikisini karşı karşıya getirirken Arjantin-İngiltere köklü bir rekabete yeni bir sayfa ekleyecek.

Arjantin'de Javier Milei hükümeti, nafaka borcu olan ebeveynleri tribünlerden uzaklaştırarak ilk bakışta alkışlanabilecek bir uygulamaya imza attı. Öte yandan aynı hükümet, kadınlara ve çocuklara yönelik sosyal destek mekanizmalarını da tasfiye etmeye devam ediyor. Arjantin'deki yeni uygulama, kadın ve çocuk haklarını gerçekten güçlendiren bir politika olabilir mi, yoksa sağ popülizmin yeni gösterilerinden biri mi?



