Annelik üzerine bir oyun: Neden Yazar Olamadım

Çocuk sahibi olduktan sonra yeni hayatına uyum sağlamaya çalışan, ev işleri ile çocuk büyütmek arasında sıkışıp kalan, binlerce annenin hislerine tercüman olan bir oyun. Anneler Günü’nde lohusa bir annenin ruh hâlini anlatan “Neden Yazar Olamadım”ı yazarı ve oyuncusu Arzu Çetinkaya’yla konuştuk.
Annelik üzerine bir oyun: Neden Yazar Olamadım

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

Ekip42’nin ilk oyunu Neden Yazar Olamadım, lohusa döneminde annelerin yaşadığı sorunları anlatan, özellikle ebeveynlerin içselleştirebileceği bir oyun. Bir insanın hayattaki en temel ihtiyaçlarının bile sekteye uğradığı bu zor dönemi basit ve açık bir dille anlatıyor:

“En çok neyi özlüyorum biliyor musun? Uyumayı. Şimdi uykunun derdine düşmeseydim ne yazardım acaba? Kesin uykusuzluk hakkında olurdu…” 

Neden Yazar Olamadım yazdığınız ilk oyun oldu. Nasıl bir yazma süreci yaşadınız? Sizi yazmaya iten sebep ne oldu?

Neden Yazar Olamadım sahnelenen ilk oyunum. Bu oyunu yazma sürecim oğlum Ali’yi doğurduğum ve iki ay sonra ilk defa tek başıma bir akşam yürüyüşüne çıktığım zamana denk geliyor. 

O akşam uzun zaman sonra tek başıma dışarı çıkmıştım. Kulağımda müzik bir başıma yürümenin keyfini çıkarmak istemiştim. Ama içimde bir vicdan azabı, kafamda bitmek bilmeyen sorular vardı. "Acaba uyandı mı? Acaba ağladı mı? Keşke dışarı çıkmasaydım. Ne gerek vardı şimdi…" 

Zevk alarak yürüdüğüm yoldan suçluluk duymam, neden böyle hissediyorum diye kendime kızmam ama senin buna ihtiyacın var diyerek kendime hak vermem gibi bitmek bilmeyen düşünceler… Tam o akşam telefonuma yazdığım minik notlarla başladı. 

Bir tek ben böyle hissediyor olamazdım? Başka anneler de böyle mi düşünüyordu? Bu konu hakkında daha fazla düşünmeye, gözlem yapmaya, okuma yapmaya başladım. Ve ara ara fırsat buldukça yazmaya çalıştım. 

Henüz izlemeyenler için, oyun ne anlatıyor?

Oyun, yeni anne olmuş bir kadın yazarın lohusa döneminde yaşadıklarını anlatıyor. O dönemde annenin yaşadığı gelgitli duygu durumlarını, iyi bir anne olmaya çalışmak ile çaresiz hissetmek arasındaki hızlı geçişleri, bir rollercoaster'da uçuyormuşçasına aceleyle geçen günlerini, her işe yetişmeye çalışmasını, yalnızlığını, destek göremeyişini, duygusallığını, insanların bitmek bilmez baskısını ve akıl verişlerini, uykusuzluğunu, yorgunluğunu, yeni yaşamına uyumlanmaya çalışmasını anlatıyor. 


Bütün bu sıkışmışlığın içinde mesleğini (yazarlık) yapmaya çalışarak kendine bir alan açmaya, orada var olmaya çalışıyor. Oyunun çatışması, her fırsatını bulduğunda yazmaya çalışması, durmayan zihnine, aklına gelen fikirleri unutmadan yazmak istemesi ve o sırada hep başka bir işin çıkmasıyla bir türlü yazamayışı. Yazmak onun için elzem bir durum. Yazmak nefes almak gibi doğal bir ihtiyaç.

Oyundaki hikayeyi siz yaşadınız mı? Hepsi olmasa da bir kısmı hayatınızdan kesit gibi hissettim.

Oyundaki hikayeyi birebir yaşamasam da tabii benim hayatımdan izler de taşıyor. Ben bebeğimi pandemi döneminde büyütmeye çalıştım. Tüm sıkışmışlığı sonuna kadar hissettiğim bir dönemdi. Oyunda yer yer vurgulanan yalnızlık hissinin buradan da kaynaklandığını düşünüyorum. Bir kadının hayatının sadece ev işleri ve bebek bakımı arasında gidip gelmesi anneyi sonunda tüketecek bir yaşam biçimi. 

Bebeğin ilk dönemlerinde bakımında anne daha ön planda oluyor. Yeni anne olanlar fırsat bulup da bu oyuna geldiklerinde kendilerine dair çok şey bulacaklar. Babalar belki eşlerinden duydukları cümleleri üçüncü bir ağızdan duyunca daha çok empati yapacaklar. Katılır mısınız?

Kesinlikle katılıyorum. Oyun sonunda erkeklerden buna benzer geri bildirimler aldım. Gerçekten eşime haksızlık etmişim. Böyle mi hissediyorlar? Bu kadar yalnız mı kalıyorlar? Gerçekten orada değilmişim. Baba olanlar eşlerinin neler yaşadıklarını daha iyi anlıyorlar. Evlat olanlar annelerinin hislerini gözlemleme şansı yakalıyorlar. Herkesin kendinden bir parça bulduğu bir bölüm var.

Oyunda babanın çocuğuyla sembolik bir ilişkisi var. Nitekim günümüzde de büyük oranda durum bu şekilde devam ediyor. İşten eve yorgun gelen baba dinlemek istiyor. Evde bütün gün çocukla ve ev işleriyle ilgilenen anne ise eşinin işten gelip çocukla ilgilenmesini, böylece kendisine zaman ayırabilmeyi bekliyor. Sizce annelerin işleri yeterince ciddiye alınıyor mu? Küçümseniyor mu?

Annelik, ev işleri tam zamanlı ciddi bir iş. Yakınlarda hepimiz sosyal medyada bir video izledik. İki çocuğu olan bir anne ne kadar çok tükendiğini, yorulduğunu ve artık çalışmak istediğini gözyaşlarıyla anlatıyordu. İşe gitmek istiyorum, çocuklarımı çok seviyorum ama yeter ki işe gideyim saatlerce çalışayım diyordu. 

İşe gittiğinizde mesleğinizle ilgili yapacaklarınız bellidir. Odaklanacağınız şeyler, yapacaklarınız aynıdır. Belirli bir ücret alırsınız, terfi alırsınız, yükselirsiniz. Bütün bunlar yaptığınız işe göre değişir. 

Ama ev işleri ve annelik kimsenin görmediği, görünmez işler statüsünde. Ne kadar emek verirseniz verin her gün yerleri sildiğiniz ve tuvaleti hep temiz tuttuğunuz için kendinizi iyi hissetmeyecek, takdir edilmeyeceksiniz. Günün sonunda "Yapmasaydın" lafını da duyabilirsiniz. 

Ev işleri, çocuk bakımı bunlar sadece kadının sorumluluğu değil. Bunlar kocaman işler ve tek bir kişiye yüklenmemeli. Anne, baba ve çocuk herkesin ekip olduğu; ben değil, biz inancıyla çalıştığı aileler oluşmalı. Ekip ruhunu işyerlerinde, okullarda ve en çok da kendi evimizde oluşturmalıyız. Demokratik evler, paylaşılmış sorumluluklar, eşit haklar, bağımlı değil bağlılık dolu ilişkiler…

Çocuğu için kendi yaşamından feragat eden bir anne var karşımızda. Burada annenin yazar olamamasının sebebinin başında çevresel faktörler dikkat çekiyor. Fakat gündelik hayata baktığımızda doğum izni sonrası birçok kadın iş hayatına bir şekilde dönebiliyor. Bu farkı ne yaratıyor?

Doğum izinleri ülkelere göre farklılık gösterebiliyor ve bizim ülkemizde bu süre maalesef çok kısa. Yine bazı ülkelerde doğum sonrası eve bir yardımcı hizmeti var. Evin bütün işlerini, yemeğini yapan, sizinle ve bebeğinizle ilgilenen bir yardımcı gönderiyorlar. Bütün annelerin bayılacağı bir hizmet. Keşke bizde de olsa. 

Herkesin yardımcısı, annesi veya akrabası uygun olmayabilir, hayatta olmayabilir. Bence bunun profesyonel bir düzlemde olması, lohusaya kayınvalide veya anne bakar beklentisinden çıkılması herkesin hayatına bir rahatlık katar. 


Lohusa anneye nasıl davranılması gerektiğini bilmeyen bir toplumda yaşıyoruz. Annenin neye ihtiyacı olabilir, ona nasıl destek olabiliriz gibi bir yerden yaklaşılmıyor. Burada da organizasyon, yaklaşım problemleri var. Siz anneyi rahatlatın, ev işlerine yardımcı olun, anneyi pamuklara sarın o bebeğiyle zaten ilgilenir. Anne zaten sadece bebeğiyle temas kurmak, onu tanımak, onda rahatlamak istiyor. Anne, baba ve bebek, bu üçlünün onlara bilgece yaklaşacak, yardımcı olacak, sorun değil çözüm sunacak kişilere ihtiyacı var... 

Oyuna gelen annelerin tepkilerini merak ettim. Nasıl yorumlar aldınız?

Annelerden aldığım tepkiler hep aynı oluyor. Bizi anlatmışsın, biz de böyleydik, aynı şeyleri yaşadık. Ağlayanlar, gülenler, tam bir duygu karmaşası yaşanıyor. Ebeveynlikle ilgili konuşmak, tartışmak herkesi rahatlatıyor. Bu konuşulabilir, anlatılabilir bir şey. Bu günah değil. 

Ben bu oyunu yazarken başkaları da böyle hissediyor mu diye düşünerek ve belki de bu soruya cevap bulmak için yazmıştım. Şimdi diyorum ki yahu bütün anneler böyleymiş, ben yalnız değilmişim. Biz kadınların birbirimize anlatamadığımız şeyler var. Çekindiği, yargılanmaktan korktuğu, kötü anne diye damgalanmaktan sakındığı şeyler. Yorgun olmamız, tükenmemiz, sıkılmamız, sinirlerimizin bozulması, ağlama isteğimiz, tek başına kalma isteğimiz; bunlar suç değil. Bu duygular bizi kötü anne yapmaz, sadece insan yapar. Anneliği ne kadar kutsallaştırırsak o kadar insan olma hâlimizden, zaaflarımızdan utanır hâle geliyoruz. 

12 Mayıs Anneler Günü. Bir oyuncu, bir yazar gözüyle anneliği nasıl anlatırsınız?

“Annelik çok büyük bir kelime ve ben içinde debelenen küçük bir kız çocuğuyum” demiştim yıllar önce. O zamanlar yeni anneydim. Her şeyi kitaplardan okumuştum. Birçok anne ve çocuk görmüştüm. Benim de annem vardı, her yer annelerle doluydu. Ama kendimi kontrol edemez şekilde çaresiz hissettiğim zamanlar olmuştu. 

Bir sürü kimliğim vardı benim. Anneydim, eştim, evlattım, gelindim, teyzeydim, halaydım, oyuncuydum, drama öğretmeniydim vs. Katman katmandım. Bir gün birini, bir gün diğerini giyiyordum üstüme. Bazen küçük bazen büyük oluyorlardı bana. Bazen kayboluyordum içlerinde. Sonra sonra hepsine gülümsedim, çekiştirmeyi bıraktım.. Mükemmel değil, yeterince iyi olmayı seçtim. 

Kendimi suçladığım yerlerden şiirler, hikayeler çıkardım. Bir yandan içime ağlarken bir yandan tüm gülümsememle masallar anlattım. Oğluma sarıldıkça zamanı durdurdum, artık hiç ölmek istemiyorum dedim. Sonsuza dek yaşamalıyız hep birlikte. Anneliğin o deli gücü, o her şeye yetme hâli, o sevginin en saf hâli, içinde bitmek bilmeyen endişesiyle, umutlarıyla geldi ve kalbime kondu. 

Anneler hep güne yeniden başlar. Yüzlerce işi aynı anda halledebilen, zihinlerinde bitmek bilmeyen sorulara cevap veren, hep bir yapılacaklar listesi olan, şefkati, koşulsuz sevgisi hiç bitmeyen herkese ve her şeye yetişen, iyileştiren, düzenleyen, büyüten, güzelleştiren anneler hep güne yeniden başlayacak ve hayat var olduğundan beri orada olacaklar…



NEDEN YAZAR OLAMADIM

Yazan ve Oynayan: Arzu Çetinkaya
Yöneten: Adil Arslan – Esra Ergün
Afiş tasarım: Tayfun Çetinkaya
Giriş müziği: TNK / Yoz şarkı
Oyun müzikleri: Arzu Çetinkaya
Dramaturg: Sevrin Uysal
Işık: İrem Çelik
Yapım: Ekip42 Tiyatro



Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

YAZARLAR

Emrah Akbaş

Editör ve tiyatro yazarı.

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

İstanbul’da neden bir Doğu Roma müzesi yok?

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Şerif Yenen

·

04 Ağu 2026

İstanbul’da neden bir Doğu Roma müzesi yok?
Kent hakkı ve bellek: Kadıköy değişiyor, peki kimin için?

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.

Zeynep Sipahi

·

22 Tem 2026

Kent hakkı ve bellek: Kadıköy değişiyor, peki kimin için?
Sanasaryan Han: Vakıftan lüks otele uzanan yüz yıllık mülkiyet düğümü

Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Vartan Estukyan

·

17 Tem 2026

Sanasaryan Han: Vakıftan lüks otele uzanan yüz yıllık mülkiyet düğümü
Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

Ayça Örer

·

29 May 2026

Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu
Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

Gözde Keskin

·

28 Nis 2026

Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?