Anahtarlar

Bir şarkı, bir şiir, bir kitap; belki o filmin son dakikaları, belki o yolculuk... Yılın ilk gününde, her biri bir hissin anahtarı oldu.
Anahtarlar

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Bir çeşit huzur ve huzursuzluk 

29 Şubat 2020. Saat 9.12. Hava dışarıda 6 derece. İçeride biraz gürültü var; çatal bıçak sesleri, tonlamalardan anlamaya çalıştığım konuşmalar, bilmediğim bir dil kulaklarımda. Camdan dışarı bakıyorum; kaldırımda yavaş adımlarla yürüyen yaşlı bir çift görüyorum. Tarçınla karışık kahve kokusunu, yumurta kokusu bastırmak üzere. Huysuzlanıyorum. Biraz asabım bozuk; doğruya doğru. Dikkatimi dağıtmak için kitabıma dönüyorum: “Tragedyayı doğuran şey, dünyanın bizi değişime maruz bırakmasına izin vermektense onu katletmeyi yeğlememizdir.”  

Bugünkü planım yoğun. Bu yolculukta, şehirde son iki günüm. Hava soğuk, içimden tam anlamıyla hiçbir şey yapmak gelmiyor. Bazen olur öyle ve “içten” geleni dinlemem. Yine öyle yaptım. Günün sonunda hatırladığım “anlam veremediğim” bir kalp çarpıntısı ve nefes darlığı. O gün “kontrolü kaybettiğim” hissi (bugün biliyorum ki düşüncesi) damarlarımda ve bütün bedenimi ele geçirmiş gibiydi. Sanırım adı “hüsran”dı.

29 Kasım 2020. Saat sabah 6 civarı. Sessizliğin sesi, nefesimin sesi ve her şeyin bir bütünün parçası olduğunu anlatan o şarkı kulaklarımda. Hareketten ısınmış olduğumu hissedebiliyorum. Bedenim, şarkıda rüzgâra benzettiğim uğultuyla birlikte salınıyor sanki bir söğüt ağacı gibi. Bu defa içimi gözlemliyorum; ufak dalgalanmalar var nefesimde. Beklentisiz olmanın, arkadaşça çıkan her hissi görmenin ve kabul etmenin içimde yarattığı özgürleşme, “bir çeşit huzur ve huzursuzluk”. Dirençsizim. Sadece o an var. Ana ve onun sürekli değişimine kendimi teslim ediyorum. 

18 Aralık 2020. Saat 22.18. Ólafur Arnalds’ın some kind of peace albümü çalıyor. Dışarıdakileri bırakıp içeriye olan yolculuğum üzerine düşünüyorum. Şu sıra üzerine düşündüğüm tek yolculuk bu. Plansızım; dönüşüme direnmek ne de yormuş beni; fark ediyorum. Duruyorum; ama hislerim o kadar canlı ve özgürce oradan oraya gidiyor ki hiç olmadığım kadar dinamiğim. Mutlu ya da neşeli değilim; üzgün ya da öfkeli de. Huzurluyum da diyemem, huzursuzum da… Hepsi sürekli birbirini doğuruyor sanki. Her birini fark ediyorum, dönüşüme izin veriyorum. Bu yıl okuduğum bir kitaptan bir cümleyi arıyorum, bölümün adı “Hüsran”dı: “Kökeni çok eskilere dayanan bir hüsran sahnesi, bir dönüşüm sahnesidir. Her şey değişmemek adına neleri göze alacağımıza bağlıdır.” 

Elif Bayram

“Tekrar çal”

Elif’in hislerinin bir yöne doğru ağırlık göstermemesi, hepsinin birbirini doğurduğu benzetmesi bana Gorillaz’ın Clint Eastwood’unu hatırlatıyor. “Mutlu değilim, ama memnunum”... Ben de uzun zamandır hangi duygulara kapıldığımı tanımlayamıyorum. Çoğu zaman hepsini birlikte yaşadığımı fark ediyorum. Karşıma çıkan tüm ani hislerimi kabullenip çantama ekliyor ve yoluma devam ediyorum. Her gün yeni benle heyecanla tanışıyorum.

Bu denge kuramadığım duygu geçişlerinde bana en iyi gelenin filmler olduğunu fark ettim. Çoğu zaman film izleme anı kendinden kaçış mı yoksa kendini buluş hâli mi emin olamıyorum. Etkilendiğim filmleri izledikten sonra heyecanla ilk yaptığım şeylerden biri soundtrack’ine sarılmak oluyor. Güzel filmlerin müziklerinin de iz bırakması bir tesadüf olmamalı. Buruk bir şarap tadıyla biten bir filmin ardından kapanış müziği eşliğinde akan yazıları izlemeyi çok seviyorum. Bu, benim için bir nevi filmi sindirme hâli hatta bir ritüel, uğurlama. Yanımdaki biri alelacele kapat tuşuna bastığında istemsizce sinirleniyorum. Bunun bir filmi yarıda bırakmaktan farkı yok benim için. Bu dönemde yolumun kesiştiği Fish Tank, geç rastladığım ama birkaç kez izleyeceğime emin olduğum filmlerden biri. Filmleri tekrar izlemekten büyük haz aldığımı söylemiş miydim? Şimdilik California Dreamin'i tekrar tekrar dinlemekle yetiniyorum. İtiraf ediyorum, filmin benim için en etkili bölümlerinden olan, bu şarkının çaldığı dans sahnesini de özledikçe izliyorum. Bu satırları yazarken de hangi şarkının “tekrar çal”da takılı kaldığını söylememe gerek yok sanırım. 

Burcu Dimili

2020'den Artakalanlar 2

Yarıda bırakılmış bir film hissi

“Yanımdaki biri alelacele kapat tuşuna bastığında istemsizce sinirleniyorum.” diyor Burcu, “bunun bir filmi yarıda bırakmaktan farkı yok benim için.” Geride kalan bu tuhaf ve saçma yıl tam da bu tadı bırakıyor bende. 2020, çok güzel başlamış bir filmdi çünkü.

10 Şubat 2020. Saat sabahın beşi. Bir Oscar partisinde televizyon karşısında sabahlamış, sinemaya da Parasite’a da benim kadar âşık bir grup insanla el ele vermiş, tarihe tanıklık edeceğimize inandırmışız kendimizi. Tanık oluyoruz da… 19 Şubat 2020. Saatin önemi yok. Milano’da bir dilim pizza var elimde, kalbimse bir farklı çarpıyor. Ertesi gün o çok sevdiğim şehirden Berlin’e doğru yola çıkacak, bu diğer çok sevdiğim şehirde dünyanın en önemli film festivallerinden birinde art arda filmlere bırakacağım kendimi çünkü. Bugünlerde yılın en iyi filmleri listelerinde tekrar tekrar karşıma çıkacak First Cow’la gülümseyecek, Never Rarely Sometimes Always’le gerilecek, Undine’yle fantastik sulara dalacağım çünkü. Sadece filmler değil; parklar, heykeller, sokaklar, kulüpler ya da kafeler bile iz bırakacak çünkü. 4 Mart 2020. Saat dilimleri karışmış. Yaklaşık bir ay uzak kaldıktan sonra, Şikago’daki evime dönüyorum. Çok, çok uzun bir süre dışarı çıkamayacağımdan habersizim.

Biri alelacele kapat tuşuna basıyor sanki. Aylar boyunca, hayatımın hiçbir döneminde izlemediğim kadar film izleyeceğim belki ama asıl film yarıda kalıyor bir kere. 

Emre Eminoğlu

2020'den Artakalanlar 3

Naif midir değişmek?

Emre'nin çok sevdiği Berlin'i beni de 2015 yılına götürdü. 24 Aralık 2015, Berlin Alexanderplatz'da bir Noel pazarındayım. Berlin'e ilk gelişim ve içten içe tahmin ediyorum ki bu asla son olmayacak. Ne şanslıyım ki Berlin ile ilk tanışmam Noel’e denk gelmiş. Keşke şimdi orada olabilsem...

Son zamanlarda fotoğraf ve videolarıma bakınca kendimde alışık olmadığım mimikler fark ediyorum. Kimi yaş aldıkça yüzünde kırışıklık arar, bense bana ait olmadığını düşündüğüm mimiklerimi bir başkasında görür ve anlamını merak eder gibi izlemeye başladım. Anı yaşarken birden uzaklaşıp yabancılaşır, bir film sahnesini izler gibi olursun ya, işte öyle bir his sanırım. 

Bu kendine yabancılaşma hâli Sinem Keskinel'in Yaz'dan Sonra adlı kitabını getiriyor aklıma. Bu yıl içinde en heyecanla okuduğum kitaplardan biri. Anne olduktan sonra hayatı değişen bir kadını anlatıyor. Sinem, kitabın arka kapağında şöyle diyor: "Aklımı ele geçiren, dilimden düşüremediğim duamın kabul olduğu gün geldi çattı nihayet. Anne olduktan sonra hayatım değişti; eski ben yitip gitti; yerine yepyeni bir kadın geldi gibisinden edebî ya da metaforik falan da değil, bildiğiniz öldüm. Üstelik pisi pisine, kendime pek yakıştıramadığım bir şekilde." Anne olmaktan mı yoksa kendime yabancılaşmaktan mı korktuğum için kitabı bu denli içselleştirdim bilemiyorum. 

Belki de o kadar korkmamalıyım. Belki de Joe Dassin'in Salut şarkısındaki gibi naiftir değişmek. Ya da yine bu şarkının yer aldığı, bu yıl İstanbul Film Festivali seçkisinde karşımıza çıkan Martin Eden’deki gibi sancılı. Bilemiyorum.

Burcu Dimili

2020'den Artakalanlar 4

Döngüler başlamalı ve bitmeli

İstanbul, Milano, Şikago, Berlin… Başkalarının farklı şehirlerdeki adımlarını takip etmek, beni sonunda kendi adımlarıma getiriyor. 26 Şubat 2020, In Hoodies’in ilk Fransa konseri için ekipçe Paris’e varmışız. Nantes’a giden trene binmeden önce birkaç saatimiz var. Buraya 11 yıl önce Erasmus için geldiğimde zor bir kış geçirmiş, bir daha geri dönmemeyi düşünerek ayrılmıştım. Aradan geçen zaman, beni Paris için yeniden heyecanlanacak kadar değiştirmiş. 20’li yaşlarımın kafa karışıklığından sıyrılmış, 30’lu yaşların kafa karışıklığı içinde, buz gibi çiseleyen yağmurun altında birkaç saatte hızlı bir şehir turu atmaktan mutluyum. Bir döngü sonlanıyor gibi hissediyorum. Galiba 2020’de en mutlu olduğum gün bu. 

Fransa’da Covid-19 vakalarının görülmeye başladığı, ertesi gün otelin kahvaltı salonundaki televizyondan kulağıma çalınan, konser gününün hengâmesi içinde çabuk unutulan bir haber. In Hoodies, CASP ve Jakuzi art arda sahne alıyor, salon dolu. Bir salon dolusu insan, daha önce hiç izlemedikleri müzisyenlerle tanışmak için kalkıp gelmiş. Havada merak var. Hayatımızdaki birçok eksikliğin sebebi, bu merakın yokluğu diye düşünüyorum. Ne bunun 2020’de vereceğimiz son fiziksel konser olacağından haberim var ne de müzikle nefes alıp veren insanlar olarak, önümüzdeki aylarda dünyanın her yanındaki müzik sektörü çalışanları gibi darmadağın olacağımızdan. İstanbul’a dönüşümüzden kısa süre sonra yeni bir döngü başlıyor, hâlâ içinde olduğumuz. Bu da bizi zorlayarak, değiştirerek sonlanacak günün birinde. Dar günlerde aklıma Angel Olsen’ın Not Gonna Kill You şarkısı geliyor. “Bu seni parçalamayacak, sadece sarsacak” deyişine inanıyorum.

Artemis Günebakanlı

2020'den Artakalanlar 5

İstasyonlarda geçen zaman

Mart 2020’de tren istasyonundayız. Kısa bir yolculuğa çıkıyoruz arkadaşımla. Sanki bu yolculukta belirsizliği ve ani hisleri çantamıza alıp dönmüşüz. Eve kapanma dönemi başladığında, “Bildiğimiz tek şey yalnızlık / O bile şimdi ne oldu” diyen Ester’in söyledikleri çınlıyor kulaklarımda. Oysa bu yıla, onca zaman okumadığım (bir nevi kaçış oyununa dönen) Benim Adım Kırmızı’yı okuyarak başlamıştım. Bir süre sonra Elif’in bahsettiği “dönüşüme direnmek ne de yormuş beni” anını fark ettiğimde “Balkona çıkıyorum sürekli / Yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece / bir semtin ilk rengini alıyorum

Sonra zaman geçiyor, kaybolan sözcüklerimi ararken yine kaçtığım bir kitabı, Yanık Saraylar’ı okuyorum. İçimdeki tüm sözcükleri yakıyor. Aylar geçiyor, bu sefer başka bir istasyonda başka bir arkadaşımla buluştuğumuzda Sevgili Arsız Ölüm’den, İşe Yarar Bir Şey’den konuşuyoruz. Başka bir gün, yolculuğa çıktığım arkadaşımla Frances Ha’yı izlerken ona unutulmaz filmlerini soruyorum. Bense cevapsız kalıyorum. 

Zaman yine geçiyor ve yine ertelediğim Call Me By Your Name’i izliyorum. İstasyonların bu yıl hayatımda bu kadar önemli yer tutacağını bilmeksizin unutamayacağım filmlerimden birini bulduğumu yüzümdeki tebessümle fark ediyorum. 

Aralık 2020. Şimdi masamda başka bir İstasyon var. “OLUR, DEDİM, gelirim.” diyorum; artık yolculukların beni nereye götüreceğini planlamaksızın.

Muhammed Atalay

2020'den Artakalanlar 6

Ufak bir değişiklik

Uzun bir süre “Ben şimdi ne dinleyeceğim?” diye sordum kendime. Tüm o net cevapların önce güvenini kaybettiği sonra da en baştan hissederek geri döndüğü bir yıl geride kaldı. Ben yazarken kalmadı ama siz okurken 2021 gelmiş olmalı. Şu anda aradayım. Araftan iletiyorum bu sözleri. Yine ne dinleyeceğimi bilemedim. Neyse ki bir süre sonra nereden dinleyeceğimi öğrendim. Bazen soruları biraz değiştirince aynı amacı gören cevapları bulmak daha kolay hâle geliyor. Uzattım. Arkada NTS Radio’da Simon Raymonde’in babası Ivor Raymonde anısına kaydettiği özel bir programın kaydı çalıyor. Tam da biz Duende konukları olarak peşi sıra dizilmişken ve anılar iç içe geçmişken bu karmaşıklığa başka bir hikâye boşluğu açıyor. Tam içeri girmesem de kapıdan bakmak bile keyifli…

Elif’in Ólafur Arnalds ile dışarıdan içeriye doğru yaşadığı yolculuğa gidiyorum. Zihnim 15 Mayıs’a dönüyor. Bir yıl önce Ólafur Arnalds, Zorlu PSM sahnesinde. O günkü konsere dair hatırladığım pek çok detay var; fakat iki şeyden bahsetmek istiyorum. İlki; bu zamana kadar içinde yer aldığım en sessiz kalabalık olması. Konser sonrası yazdığım iki satır yazıda da bundan bahsetmiştim. Bir yıl sonra aynı tarihlerde eve kapanmış bir şekilde en sessiz yalnızlığım başladı. Bir yerlerde buluşuyor bu hisler. Nerede olduğu pek de önemli değil. Sadece buluştuğunu biliyorum. İkinci detay da konserin sonunda Ólafur Arnalds’ın hep yanında olan anneannesi anısına sahnesinin en köşesinde yer alan piyanosuyla yanı başındaki tek bir monitörden gelen cılız sesler eşliğinde gerçekleştirdiği performans. Koca bir yıl, içeriden dışarıya taşımaya çalıştığım, çoğu zaman bağırsam da sesimi duyuramadığım fakat ne olursa olsun bir sonraki güne ayak bastığım çabamı hatırlattı bana. Geride kalmadı tüm bunlar, sadece yanıma yaklaştı.

Geçen gün evde hiç oturmadığım bir yer buldum. Salonda daha önce çokça kez oturarak baktığım açının tam tersi. Fırsatı yakalamışken hemen oturdum. Minderle buluşmam sanki düğmeye basmak gibiydi. O açıdan çektiğim bir fotoğraf anında zihnime düştü. Kalabalığız. Ev halkı orada. İki kişi ve bir köpek var. Hava aydınlık ve sıcak. Işığın eve doluşmaya çalıştığı en güzel saatler. Gözümü kırptım. Şimdiyle karşılaştım. Ufak bir gülümsemeyle yerimden kalktım. Bu sefer ne dinleyeceğimi biliyordum. Keeley Forsyth’den Start Again’i açtım. 2020’nin son cumartesisi bugün. Ben bitsin istediklerime, başına son koyarak seslenirim. İlklerimi ise sevdiklerime saklarım. 

2021’in ilk cumasından herkese selamlar.

Taner Turna

2020'den Artakalanlar 7

Yürümeye özlem

60 gün boyunca evimden çıkmadığım bir yıl geride kaldı. Baştan böyle olacağını söyleselerdi, dünyayı kurtaran bir Hollywood yıldızı edasıyla her şeyi değiştirmek için elimden geleni yapardım. Olan hiç dışarıya çıkamadığm bu 60 güne oldu. Yürümeyi, geçtiğim sokaklarda bir yenilik var mı diye meraklı gözlerle baktığım günleri bol bol özlerken rafta bir süredir bekleyen iki kitaba ilişti gözüm.

Jean Jacques Rousseau’nun kaleme aldığı son kitap olan Yalnız Gezerin Hayalleri ve Henry Thoreau’nun Doğa ve Yürüyüş Üzerine bir nispet yaparcasına gözümün önüne geldi. Doğayla baş başa kalabileceğim bir ormana gidebilmek şöyle dursun; mahallemdeki parka dahi çıkamadığım bu bitmek bilmeyen günlerde yukarıda saydığım kitaplar o an hayatıma dokundu.

Her ne kadar Umberto Eco, o an okumayacağımız kitabı almamamız gerektiğini savunsa da “Nasılsa günün birinde ruhuma dokunacak” düşüncesiyle bu şekilde pek çok kitabımı edinmiştim. Eco, bir miktar haklı olabilirdi. Evet, bir kitabı hemen okumayacak olup onu edinmeyi arzulamak bir nevi metalaştırma olsa da geçirdiğim o zorlu 60 günlük karantinada Eco’nun dediğini yapmamak faydama oldu.

Tıpkı 2020 gibi bol bol hayal kırıklığıyla geçen ömrünün son günlerini Yalnız Gezerin Hayalleri kitabında sayfalara döken Jean Jacques Rousseau’nun naifliği ve bir o kadar da öfkesi beni derinden etkiledi. Koca bir yıla ve elimden kayıp giden, telafisi olmayan zamana dair hissiyatım da hemen hemen Rousseau’nunki gibi naif ve bir o kadar da öfkeli oldu.

Her uzun yürüyüşümün marşı olan I Still Haven’t Found What I’m Looking For’u daha fazla dinleyebileceğim bir yıl ol 2021…

İhsan Dindar

2020'den Artakalanlar 8

Bir kavuşma meselesi

“Bir şehre, bir sevgiliye, bir ağaca, bir renge… Hep bir kavuşma endişesi. Bilmem niye, hep bir özlem meselesi.” yazmışım 2017’de bir yaz akşamı defterime. İhsan yürümeye özlem deyince o yaz akşamına, “özlem meselesi"ni düşündüğüm ana gittim. Hatırlıyorum; Bolonya’da evimin yanındaki koca parkta bir söğüt ağacının altında gün batımını kaçırdığım ve sevdiklerimi özlediğimi en derinden hissettiğim anlardan biriydi. Özgürce salınmasına hayran kaldığımdan, tanıdığım üç-beş ağaçtan biri söğüt ağacı.Yakınında bir de manolya ağacı; kokusundan ve ihtişamlı parlak yapraklarından nerede görsem tanıdığım. Hayatımın en şen şakrak ve aynı zamanda özlemle dolu günlerinden hafızama kazınan ağaçlar. 

2020, bir yaz günü. Maçka Parkı’ndayım. Hiç oturmadığım bir yere oturdum, kitap okuyorum: “Her şey beklemede, her şey hazırlık içinde, her şey ince ince, şefkatle dürten bir oluş heyecanıyla düş kurmakta. (...)” Hemen karşımda bir manolya ağacı var. Taner’in mindere oturduğu an bastığı o düğme gibi; sadece bende görüntüler değil, hisler canlanıyor. İçim özlemle doluyor. Biraz da heyecan. Kalbimin sağ köşesinden başlayan ve mideme kadar uzanan, gıdıklayıcı bir his. Sonra kitabımı okurken art arda anılar geliyor aklıma; özlediğim insanlar, özlediğim şehirler, özlediğim renkler, manolya ağaçları… Oturduğum yerde yine hem tanıdık hem yabancı bir hisle karşılaşıyorum.

Bu yıl, uzak kaldığım onca şeye duyduğum özlem bir yana, kendime en çok kavuştuğumu hissettiğim dönemlerden biriydi zannediyorum. Üstelik, “bir yerlerden uzaklaştıkça” kendine kavuştuğunu düşünen biri olarak pek de beklemediğim bir kavuşmaydı; kendimi çok özlemiş olmalıyım. Şimdi kendimi o şehirlerle, o insanlarla, o renklerle birlikte özlüyorum. Dedim ya, “hep bir özlem meselesi.” Bir eksikle; o da “kavuşma endişesi”. Çünkü sanıyorum, özlemek zaten bir kavuşma meselesi. 

Özlemenin, uzaktan bakmanın ve uzak kalmanın nice ödülleri var; görüyorum ve yaşıyorum. Hermann Hesse’nin ağaçlara olan ilgisi, bilgisi ve kurduğu bağlantılardan büyülendiğim o kitap: Ağaçlar geliyor aklıma. “Bir süre yaşadığımız her yer, ancak orayla vedalaştıktan epey sonra belleğimizde biçim kazanır ve hiç değişmeyen bir imgeye dönüşür. Orada bulunduğumuz ve her şey gözümüzün önünde olduğu sürece, tesadüfi ya da kalıcı şeylere hemen hemen aynı önemi atfederiz, gereksiz ayrıntılar ancak çok sonra silinir gider. Belleğimizde sadece hatırlamaya değer olanlar kalır; öyle olmasaydı, hayatımızın tek yılına bile korkmadan, gözümüzü karartmadan bakamazdık!” 

Sadece yerler değil; insanlar, renkler, ağaçlar, anılar ve belki de her şey için geçerli Hesse’nin bu sözü. Yoksa o buz gibi Paris gününü, o özlemle dolu yaz akşamını, o uykusuz ve yorgun film gecelerini, o büyük yüzleşmeleri, o tren istasyonlarını böyle anabilir miydik? Bilmiyorum. Belki yakınlaşmadan önce, biraz uzaklaşmak gerekiyordur. Belki özlem, kavuşmanın kendisidir. 

Elif Bayram

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

NEREDE YAYIMLANDI?

DuendeDuende

BÜLTEN SAYISI

Anahtarlar

2020'den artakalanlar: Bir şarkı, bir şiir, bir kitap; belki o filmin son dakikaları, belki o yolculuk... Yılın ilk gününde, her biri bir hissin anahtarı oldu.

01 Oca 2021

Anahtarlar

YAZARLAR

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

Sıcak günlere eşlikçi kitaplar: Bu yaz ne okumalı?

Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Şeyma Ye

·

13 Tem 2026

Sıcak günlere eşlikçi kitaplar: Bu yaz ne okumalı?
DuendeDuende

HİKAYE

Pink Martini'den Storm Large: 'Türkiye’de çok güçlü bir müzikal hafıza var'

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Eda Solmaz

·

13 Tem 2026

Pink Martini'den Storm Large: 'Türkiye’de çok güçlü bir müzikal hafıza var'
DuendeDuende

HİKAYE

Bir hayatla yeniden tanışmak: Betül Bakırcı'nın gözünden Agop Arad arşivi

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.

13 Tem 2026

Bir hayatla yeniden tanışmak: Betül Bakırcı'nın gözünden Agop Arad arşivi
DuendeDuende

HİKAYE

Max Cavalera: 'İnsanoğlu hatalarından asla ders almadı'

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

Barış Akpolat

·

10 Tem 2026

Max Cavalera: 'İnsanoğlu hatalarından asla ders almadı'
DuendeDuende

HİKAYE

78. Primetime Emmy Ödülleri: Aday listesi bize ne anlatıyor?

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.

Emre Eminoğlu

·

10 Tem 2026

78. Primetime Emmy Ödülleri: Aday listesi bize ne anlatıyor?