Avrupa'nın ikilemi: Hem çiftçi hem iklim dostu olmak mümkün mü?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Bu yılın Ocak ve Şubat aylarında zirveye çıkan çiftçi isyanları hız kesmeden devam ederken başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupa Birliği’ne üye Belçika, Polonya, Portekiz, Yunanistan, İtalya ve İspanya gibi ülkelerin pek çoğu da eylemlerden etkileniyor. Bazı uygulamalar ülkeden ülkeye değişse de isyanın temelinde genel olarak artan üretim maliyetleri, azalan gelirler, güçlenen perakendeciler, çevresel kısıtlamalar, ucuz yabancı ithalat ve hantal bürokratik prosedürler bulunuyor.
Avrupalı çiftçiler neden eylemlere başladı?
Gösteriler geçen Aralık ayında Almanya’daki çiftçilerin, koalisyon hükümetinin tarım sektöründeki vergi ayrıcalıklarını kaldırma planını traktörleriyle protesto etmesiyle başladı.
Almanya'da Sosyal Demokrat Parti (SPD), Yeşiller Partisi ve Liberal Hür Demokrat Parti'den (FDP) oluşan koalisyon hükümetinin 2024 yılı bütçesindeki 17 milyar euroluk açığı kapatmak için sübvansiyonları ve harcamaları azaltma planı, çiftçi eylemlerinin fitilini ateşledi. Çünkü, bu planlar arasında vergi indirimlerinin kaldırılmasının yanı sıra tarımsal sübvansiyonların kesilmesi de vardı.
Vergi indirimlerinin kaldırılması, çiftçilere “savaş ilanı” olarak nitelendirilirken, Berlin’e traktörleriyle gelen 3 binin üzerinde çiftçi “Çok fazla, çok fazla! Artık bitti!” sloganıyla Brandenburg kapısı önünde toplanarak konvoy oluşturdu. Hükümetin, tarımsal mazot sübvansiyonunun kaldırılmasını ve araç vergisi muafiyeti planlarını protesto eden çiftçiler, istekleri karşılanmazsa “büyük protestolara” başlayacaklarını belirtti. Nitekim öyle de oldu.
Almanya’nın ardından en büyük protesto gösterileri Fransa’da başladı. Fransa’da başta başkent Paris ve çevresi başta olmak üzere birçok bölgede çiftçiler traktörleriyle eylem yaptı. Paris’in giriş-çıkışlarındaki güzergahlarda traktörleri ile yolları kapatan çiftçiler, hükümetten taleplerine yönelik etkili adımlar gelinceye kadar eylemlerini sürdüreceğini belirttiler.
Yol tabelalarını söküp ters çevirerek, “dünyalarının tersine dönmesine” atıfta bulundular; “Kafamızın üzerinde yürüyoruz” anlamına gelen “On marche sur les têtes” sloganını kullanmaya başladılar. Fransa'nın en büyük çiftçi sendikası FNSEA (Fédération Nationale des Syndicats d'Exploitants Agricoles), protestoların "gerekli olduğu sürece" devam edeceğini açıkladı.
Fransız çiftçilerin öfkesi de Almanya’daki çiftçilere benzer nedenlere dayanıyordu. Tepki, farklı politikalar ve fon kesintilerinden kaynaklanıyor. Sübvansiyonlar kaldırıldığı için mazotun daha pahalı hâle geleceğini, su tüketimi için yılda 47 milyon euro ekstra harcama ile karşı karşıya kalacaklarını ve karmaşık düzenlemelerin durumu iyice zorlaştırdığını ifade ediyorlar.
Onlara göre, çelişkili politikalar nedeniyle tarım endüstrisi hem gıda üretimini artırmaya hem de tarımın çevre üzerindeki etkisini azaltmaya çalışıyor. Fransa'yı beslemek için gereken gıdayı üretmeye çalışan insan sayısı da giderek azalıyor.
Hükümetlerle çiftçileri karşı karşıya getiren düzenlemeler neler?
Avrupa Birliği’nin sera gazı emisyonlarının yüzde 10’unu oluşturan tarım sektörü, Yeşil Mutabakat Anlaşması’ndan endişe duyuyor. İklim krizi nedeniyle zaten ekonomik kayıplarla karşı karşıya kalan Avrupalı çiftçiler, “çelişkili ve adaletsiz” olduğunu ve kendilerini gelecekle ilgili endişelendirdiğini söyledikleri yeşil politikalara ilk bakışta karşı çıkıyor gibi görünüyorlar.
Avrupa Birliği (AB), 11 Aralık 2019 tarihinde Avrupa Yeşil Mutabakatı’nı açıklayarak, 2050 yılında “karbon nötr” bir kıta olma hedefiyle, bu hedefe ulaşmak için yeni bir büyüme ve üretim stratejisi benimseyerek tüm politikalarını iklim krizi ekseninde yeniden şekillendirme taahhüdünde bulundu. AB, daha sürdürülebilir bir gelecek için bu anlaşma ile bir adım attı, ancak iklim kriziyle mücadele ederken iklim krizinden en çok etkilenen çiftçileri de hükümetlerle karşı karşıya getirmiş oldu. İklim kriziyle mücadelenin en büyük ikilemi bu olsa gerek.
Avrupa Komisyonu’nun iklim değişikliği ve çevre krizlerine yanıt niteliğinde geliştirdiği bir politika paketi olan Avrupa Yeşil Mutabakatı doğrultusunda 2050 yılına kadar ekonomik büyümeyi sürdürerek, net sıfır emisyona ulaşmak hedefleniyor. Bu hedefin gerçekleştirilmesi için yalnızca AB’nin değil, tüm ülke ekonomilerinin, siyasetin ve elbette toplumun köklü bir yeşil dönüşüm sürecinden geçmesi gerekiyor. Zira, bu paket kapsamında geliştirilen politikalar, iklimden enerjiye, endüstriden finansa, ulaşımdan inşaata birçok sektörü kapsıyor.
Covid-19 salgını ve Rusya-Ukrayna savaşı tarımda küresel tedarik zincirlerini olumsuz etkiledi. Buna cevap olarak üretim, tedarik ve tüketim boyutları bakımından tarımsal faaliyetleri etkileme potansiyeline sahip her türlü iç ve dış etkene rağmen işleyebilen, yeterli sağlıklı gıda tedarikini sağlayabilme imkanına sahip, rekabetçi, esnek ve sürdürülebilir bir gıda sistemi oluşturulması, giderek daha fazla ülkenin tarım politikasının merkezine yerleşti.
Avrupa Komisyonu, daha sürdürülebilir tarım ve gıda sistemleri inşa edebilmek için “From farm to fork” (Tarladan Çatala) başlıklı bir strateji belirledi. Bu stratejinin temelinde mevcut AB gıda sistemini sürdürülebilir bir modele dönüştürmek yatıyor. Hedefler arasında, 2030 yılına kadar pestisitlerin yarı yarıya azaltılması, gübre kullanımının yüzde 20 düşürülmesi, daha fazla arazinin tarım dışı kullanıma ayrılması ve organik üretimin iki katına çıkarılarak tüm AB tarım arazilerinin yüzde 25'ine ulaşılması yer alıyor.
Kimi çiftçiler, sulama ve hayvan refahı gibi alanlarda mevcut AB kurallarının çok katı şekilde yorumlandığından şikayet ediyor. Yeni getirilen yeşil politika uygulamalarının adil ve gerçekçi olmadığını, ekonomik olarak uygulanamaz olduğunu ve nihayetinde kendi kendini yenilgiye uğratacağını savunuyor.
AB - MERCOSUR Anlaşması’nın eylemlere etkisi ne?
Avrupa’daki çiftçi eylemlerinin bir diğer boyutu ise ithalat. AB ile Güney Amerika Ortak Pazarı (MERCOSUR) ülkeleri yaklaşık 20 yıllık müzakerelerin ardından 2019’da tarihî bir serbest ticaret anlaşması imzaladı. AB'nin bugüne kadar imzaladığı en büyük ticaret anlaşması olarak nitelendirilen anlaşma ile 770 milyondan fazla tüketicisi olan ve yaklaşık 18 trilyon avroluk bir pazar kuruluyor. Brezilya, Arjantin, Paraguay ve Uruguay'ın oluşturduğu MERCOSUR ortak pazarı dünyanın en etkili ortak pazarlarından biri olarak görülüyor.
Ancak bu anlaşma özellikle şeker, tahıl ve et gibi sektörlerde haksız rekabete yol açabileceğiyle ilgili endişe yaratıyor. Çiftçiler, Yeşil Mutabakat Anlaşması'nın getirdiği pestisit ve herbisit yasaklarıyla Brezilya ve Arjantin'den daha fazla sığır eti ithal edilmesini sağlayacak AB çapında yeni bir anlaşmaya da itiraz ediyor. Çiftçiler, hayvan refahı konusunda katı kurallara tabi olmadıkları için bu ülkelerle rekabet etmenin son derece zor olduğunu iddia ediyor.
Bu durum, Avrupalı çiftçilerin rekabet gücünü zayıflatırken ithal edilen ürünlerin AB’nin çevresel standartlarını karşılamaması ve Avrupa fiyatlarına baskı yapmasıyla çiftçilerin ithalata karşı hoşnutsuzluğunu da artırıyor.
Hem çiftçi hem iklim dostu olmak mümkün mü?
AB’nin bundan sonraki iklim uygulamaları ve tarım politikaları, hassas bir terazinin iki kefesi gibi olmalı. Avrupa’nın cevap bulması gereken en önemli sorular şunlar: Nasıl daha fazla ama daha iyi üretmeye devam edebiliriz? İklim değişikliğiyle mücadeleye nasıl devam edebiliriz? Haksız rekabeti nasıl önleyebiliriz?
AB'nin Yeşil Mutabakatı doğrultusunda gıda sistemlerini sürdürülebilir hâle getirmek için atmaya çalıştığı adımlar olsa da, özellikle küçük üreticilerin yeşil geçiş döneminde desteklenmesi gerekiyor.
Diğer yandan, çiftçileri iklim politikalarına karşı gibi göstermek de çok adil değil. Fransa’da yakın zamanda yapılan bir anket “çiftçiler iklimle mücadeleye karşıdır” argümanın yerle bir ediyor. Ankete göre, çiftçilerin yüzde 62'si ekolojik geçişin bir zorunluluk olduğuna inanıyor ve hatta yüzde 23'ü bunun bir fırsat olduğunu düşünüyor. Çiftçilerin yalnızca yüzde 15'i ekolojik geçişi reddediyor.
Ekolojik düzen, elbette köylü ve çiftçi dostu olmak zorunda, ayrıca iklim hedeflerini gevşetmenin kimsenin faydasına olmayacağını da görmek gerek.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
YAZARLAR

Pelin Cengiz
Gazeteci. Gazete ve televizyonlarda muhabir, editör, ekonomi müdürü, yazar ve programcı görevlerini üstlenen Cengiz, makroekonomi ve iş dünyası alanlarında haberler üretiyor. İkinci bir uzmanlık alanı olarak ekoloji alanında enerjinin finansmanı, iklim krizi, çevre mücadeleleri ve tarım ekonomisi üzerine çalışıyor.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir zamanlar hayatın akışı içinde kendiliğinden gerçekleşen karşılaşmalar giderek programlanan, paketlenen ve satın alınan hizmetlere dönüşüyor. Kiminle, nerede ve nasıl karşılaşacağımızı belirleyen sosyal altyapılar artık teknoloji şirketleri, hospitality sektörü ve üyelik sistemleri tarafından şekillendiriliyor. Peki daha pürüzsüz bir sosyal yaşam uğruna farklı olanla karşılaşma ihtimalinden tümden vazgeçiyor olabilir miyiz?

Bir zamanlar birbirimizin sesini duymak için telefon açıyorduk; şimdi aramadan önce mesaj atıyor, sesli mesajlarımızı telefona dikte ettiriyor, mesajı anlamayınca yapay zekaya soruyor, cevabı da ona yazdırıyoruz. İletişim hiç olmadığı kadar hızlı ve kolay hâle gelirken birbirimizi dinlemek külfete dönüşüyor; arada da makineler bizi dinliyormuş gibi yapmayı öğreniyor.

Akıllı saatler ve uyku takip cihazları, dinlenmeyi puanlanması, optimize edilmesi ve başarılı olunması gereken bir projeye dönüştürdü. Oysa ki uyku, insanın kontrolü elinden bırakmadan yapamadığı az sayıdaki şeyden biri: Kovaladıkça kaçıyor, ölçtükçe bozuluyor, üzerine titredikçe nevroza dönüşüyor.

Akdeniz bölgesi ağırlıklı olmak üzere Türkiye’de her geçen yıl plastik atık ithalatı sorunu büyüyor. Başta Birleşik Krallık olmak üzere Avrupa’dan ithal edilen plastik atık miktarı 500 bin tona ulaşırken sahillerdeki mikro plastik sorunu büyüyor. İlk kez 1989’da gündeme gelen ancak son yıllarda yaygın kullanılan “atık sömürgeciliği” kavramı The Guardian’da yer alan bir haberde Türkiye için kullanıldı.

Arkasında ailesinin beklentileri, sınıfsal konumu, yaşadığı yer, aldığı eğitim, aile sermayesi, geleceğe ilişkin endişeleri olan, tercih formunun üzerinde adı yazan kişiyi düşünelim. Tercihi yapan el onun olabilir; peki o eli yönlendiren hayal, arzunun ne kadarı ona ait? Hayallerimiz, tercihlerimiz, arzularımız ne kadar bizim? Soruyu daha kökensel bir yerden soralım: İçimizde tercih yapan o “kişi” kim?




