Bibliyoterapi'de bu hafta: Annelik çıkmazlarına kitap reçetesi

Annelik ilk günden itibaren her kadının kendi içinde yaşadığı bir çatışma. Bu süreçte kadınlardan çok önemli duygularını bastırmaları bekleniyor, paylaşmamaları, yok saymaları... Anneliğin ağır sorumluluğu altında yolunu bulmaya çalışanlara eşlik edecek, onlara yalnız olmadıklarını hissettirecek kitaplardan bir seçki...
Bibliyoterapi'de bu hafta: Annelik çıkmazlarına kitap reçetesi

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Bazen bir karakter, bazen bir kurgu, bazen de konusunda uzman bir yazar hiç beklemediğimiz bir anda yolumuzu aydınlatabiliyor. Bibliyoterapi'nin amacı da bu: Kitaplar aracılığıyla hayattaki dertlerinize deva olmak. 

Ne beklemelisiniz? Bu köşede edebiyat bölümü mezunu, yüksek lisansını psikolojide tamamlamış 20 yıllık bir yazarın biriktirdiği deneyimlerden yola çıkan, edebiyatı ve psikolojiyi dengede tutmaya çalışan kitap tavsiyeleri bulacaksınız.

Nasıl ulaşabilirsiniz? Sorularınızı [email protected] e-posta adresi ya da @bibliyoterapi_asliperker Instagram hesabı üzerinden, ister isminizle isterseniz de bir rumuzla gönderebilirsiniz.

Bu hafta okurumuz D.Ç.'den gelen soru annelik çıkmazlarına dair:

"Annelik bambaşka bir şey. Hem mucizelerle dolu, hem de sorumluluğu çok fazla. Bu durumları nasıl aşacağımı bilemiyorum, çıkmaza giriyorum, kitap önerileriniz var mı? D.Ç."

Sevgili D.Ç., bildiğim yerden sordunuz, teşekkürler. Ama zaten anne olan hangi kadın bu çelişkileri bilmez ki? Zira bana öyle geliyor ki annelik ilk günden itibaren aslında kadının kendi içinde de yaşadığı bir çatışma. Kimi bunun farkındadır kimi değil. Farkında olan bir nebze sıkıntısını nasıl çözeceğini düşünür, farkında olmayan yani toplumun ona yüklemiş olduğu rolü sevgiyle ve sabırla kabul eden kişi ise iç sıkıntısının adresini bulmakta zorlanır. 

Şimdi hiç vakit kaybetmeden konuyla ilgili dönüp Melanie Klein’a bakalım. Klein çocuğun doğduğu anda anneyi bir nesne olarak gördüğünü söyler ve bu nesne çocuk için hem iyi hem kötü olabilir. Bu teoriye göre annelik yükünü ise şöyle açıklayabiliriz: Anne çocuğun içinde her zaman idealize edilen, ama saldırılan ve suçluluk üreten bir figürdür. Annelikte suçluluk duygusu hem çok erken başlar hem de gitgide derinleşir. Kadın çocuğun iç dünyasında adeta bir savaş alanıdır. 

Çocuk onu sürekli bilinçdışı düzeyde idealize ettiği ama aynı zamanda öfkesini de ona yönlendirdiği için anne kendini yetersiz hisseder. Ona karşı olan saldırının farkındadır, ama düşünün ki bir insan olarak buna cevap verememektedir. Açıkçası benim gördüğüm kadınların anne oldukları andan itibaren onlardan insan olduklarını, herhangi biri, etten kemikten biri olduklarını unutmalarının beklendiği. Çok tuhaf değil mi? 

  • Artık hata yapamazsınız, gözünüz her an açık olmak zorundadır. Size karşı çocuğunuz tarafından yönlendirilen, zaman zaman zorbalamaya kadar varan davranışlara sabırla baş eğmelisinizdir. Kabul edelim, bu kimse için kaldırılabilir olamaz.

Üstelik bu noktada şikayet etmeye de hakkınız yok. Toplumda kutsal görevini yapmak istemeyen pozisyonuna düşmeniz an meselesi. Ben en başından beri şunu açıkça söylüyorum: Ben çocuğumu seviyorum ama annelik müessesesi çok zor ve sevilesi bir şey değil. 

Klein’a göre çocuğun bilinçdışı dünyasında sürekli “iyi nesne” olmak zorunda kalmak yorucudur. Belki de annelerden beklenen şey, hiçbir zaman “kötü anne” olmamalarıdır. Oysa çocuğun ruhunda bile anne iki parçalıdır. Yani bir anne kendisine atfedilen her görevi harfiyen yerine getirmiş olsa bile çocuk onun bazı anlarını kötü annelik olarak görebilir. 

Hâl böyleyken bizden beklenen aslında bir mucize. Yani çocuk da dahil her şey size karşı olacak, yükünüz ağır olacak ama siz buna hiç isyan etmeyeceksiniz, etmemekle kalmayıp bu işi çok seveceksiniz. Mümkün değil. Bu fikirle barıştığımız anda işlerin değişeceğini düşünüyorum sevgili D.Ç. Eğer ölümsüz değilseniz hissettiklerinizin çok doğal olduğunu, yükün ağır gelebileceğini, bunun iç dünyanızda sarsıntılara sebebiyet vereceğini kabul etmeniz doğal. 

Naçizane kendi deneyimimden bir parça da paylaşmak isterim. Ben çocuğuma bu konuda şeffaf davranıyorum. Yani onu çok sevdiğimi ancak onun kadar insan olduğumu, duygularım, kafa karışıklıklarım, insani ihtiyaçlarım olduğunu anlatıyorum ve gözlerinin içine bakıp (belki de nafile) anlamasını bekliyorum.

Oya Baydar'dan 'Hiçbiryer'e Dönüş'

Gelelim bize hangi kitaplar şifa olur? Hiç düşünmeden Oya Baydar’ın hemen hemen bütün romanlarını önerebilirim. Bilemiyorum kendisinin edebiyatına ne kadar hâkimsiniz ancak benim onda bulduğum en önemli tesellilerden biri bir anne olarak anlaşılma hissi. 

  • Oya Baydar kutsal anne formundan uzak durur, onun kadınları anne oldukları kadar etten kemikten insanlardır ve hatta direnişçilerdir. Doğru bulunsun bulunmasın kendi hayatlarını ön plana koyabilirler. 

Baydar deneyiminize (eğer okumadıysanız) Hiçbiryer’e Dönüş ile başlayabilirsiniz. Yıllardır sürgünde yaşayan devrimci baş karakterin Eylül adında bir oğlu vardır ve o devrim için savaşmanın doğurmaktan daha önemli olduğu yıllarda çocuğunu dünyaya getirmiştir. 

“Çocuk hayatımızın odağı, amacı değil, ekiydi. Tarihe, geleceğe, bütün insanlara, bütün çocuklara adanmış yaşamımızdan aslan payı istemeye hakkı yoktu. Peki neden doğurdum onu?” diye sorar ama kesin bir cevap veremez. Tek hatırladığı devrimcilerin düşüncelerine inat siyasi bir yaşam ve duruşla anneliğin bir arada götürülebileceğini göstermek için doğurduğudur. Ancak ikisini birlikte yürütememiş ve aslında oğlundan uzaklaşmıştır. 

Bana Baydar bu konuya biraz şüpheci bakar, okur kadar kendini de sorgular gibi geliyor, yani bu kadın kendi hayatını önceleyerek iyi mi yapmıştır kötü mü? Bu bir soru ama bence daha önemli soru şu, sürekli kendimize bunu sormak yani kendimizi iki seçim arasında bırakmak zorunda mıyız? Bu çelişkiyle yaşamak hiç kolay değil zira.

Elena Ferrante'den 'Sen Gittin Gideli'

İkinci romancımız Elena Ferrante. Ferrante, Napoli Romanları'nda da kesinlikle annelik meselesine eğiliyor ama benim burada tavsiye edeceğim kitabı Sen Gittin Gideli. 

Kurgusu fazlasıyla Sylvia Plath’in hayat hikayesini anımsatıyor. Olga adında bir kadın kocası tarafından terk edilince iki çocuğuyla kalır ve psikolojisi gitgide bozulurken hayatın zorluklarıyla da mücadele etmek mecburiyetinde kalır. Hayatın en büyük zorluğu da aslında bu debelenme hâlinde iki çocuğuna hâlâ annelik yapmaya çalışması ama bunun ona fazla gelmesidir. 

  • Burada anne kendi ihtiyaçlarına ve arzularına odaklanmak için çocuklarını geçici olarak terk etmiştir diyebiliriz. Fiziksel olarak oradadır ama ruhsal olarak kendi dünyası içinde büyük bir savaş vermektedir. Annenin  “mükemmel” insana dönüştüğü, kendini feda eden anne efsanesinin hâlâ çok yaygın olduğu düşünüldüğünde, bu anlatının reddedilmesini görmek güzel. 

Şöyle bir etrafınıza bakarsanız bunu zaten boşanmış çiftlerde kolaylıkla gözlemleyebilirsiniz. Erkek kolaylıkla çekip gider ve hayatına devam ederken kadın gidemez, çocuklarını terk edemez, hayat mücadelesine hiçbir şey olmamış gibi devam eder ama akıl sağlığını yitirebilir. En azından şunu düşünün, birinden ayrılmak, bir ilişkiden kopmak zaten zorken bunu bir de çocuğunuzun ruh sağlığını korumaya çalışırken yapmak daha da yıpratıcıdır. 

Adrienne Rich’den 'Kadından Doğma'

Gelelim üçüncü şifa kaynağımıza: Adrienne Rich’den Kadından Doğma. Rich’e göre kurumsallaşmış annelik, kadınlardan zeka yerine annelik "içgüdüsü", kendini gerçekleştirme yerine özverili olma, kendini yaratma yerine başkalarıyla ilişki kurmayı talep eder. Ve tahmin edin aslında bu düzeni kim kurmuştur? Tabii ki ataerkil toplum. 

İşin kötüsü bu düzenin yürümesi için de diğer kadınları polisliğe özendirmiş ve herkesten önce kadınları birbirlerini eleştirmeye teşvik etmiştir. Üstelik o ataerkil kontrolün nereden çıkacağı da hiçbir zaman belli değil. Kontrolcü sizin çok medeni görünen eşiniz de olabilir, profesör doktor babanız da. Kitaptan paylaşacağım alıntı sanırım konunun da özü. 

“Anneler: çocuklarını okuldan alıyor; veli toplantısında sıralar halinde oturuyor; süpermarkette bebek arabalarında huysuz bebeklerini sakinleştiriyor; işten sonra eve dönüp akşam yemeği hazırlıyor, çamaşır yıkıyor ve çocuklarla ilgileniyor; çocuklarına iyi bakım verebilmek ve uygun okullar bulabilmek için mücadele ediyor; ev sahibi tahliye tehdidinde bulunurken çocuk yardımı çeklerini bekliyor; zevk ve rahatlamanın tek yolu seks olduğu için yine hamile kalıyor; hassas iç organlarına uzun iğneler batırtıyor; dışsal olarak tamamlanmamış rüyalarından bir çocuğun ağlamasıyla uyanıyor—annelerin fantezilerine, gündüz rüyalarına ve hayali deneyimlerine bakabilseydik, öfkenin, trajedinin, aşırı yüklü aşk enerjisinin, yaratıcı çaresizliğin somutlaşmış halini görürdük, annelik deneyimini parçalayan kurumsal şiddet mekanizmasını görürdük.”

Bu üç önerinin size yalnız olmadığınızı hatırlatacağını düşünüyorum. Ne annelikten ilk yorulan sizsiniz ne de bunu itiraf etmekten ilk korkan. Bizden çok önemli duygularımızın bastırılması isteniyor, paylaşılmaması, yok sayılması.

Oysa biliyoruz ki “anne sabırlıdır,” “anne yorulmaz,” “anne sıkılmaz,” “anne şikayet etmez,” ve “anne her koşulda çocuğunu sevmekten haz duyar” iç sesi kolektif süperegonun sesidir ve bastırılan duygular öfke, sıkılma, kaçma isteği, yetersizlik duygusu ve belki de en kötüsü çocuğa karşı ambivalans (sevgi nefret döngüsü) davranış olarak kendini gösterir. 

Şimdi bu kitapların ışığında bir kez daha fark etmenizi umuyorum: Siz de herkes kadar etten kemikten bir insansınız. Reçete aşağıda, sevgilerimle. 

  • Oya Baydar, Hiçbiryer’e Dönüş, Can Yayınları, 223 syf. 
  • Elena Ferrante, Sen Gittin Gideli, Everest Yayınları, 232 syf.
  • Adrienne Rich, Kadından Doğma, Otonom Yayıncılık, 368 syf.  
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Aslı Perker

Lisansını Edebiyat, Yüksek Lisansını Psikoloji alanında tamamladı. Başkalarının Kokusu, Cellat Mezarlığı, Sufle, Eylülde Dört Yıl, Bana Yardım Et, Ayrılığın İlk Günü, Flamingolar Pembedir ve Kaybedilen Bütün Savaşlar isimli romanları bulunmaktadır. Sufle başta olmak üzere eserleri 33 dile çevrilmiştir. Çocuk edebiyatı eserlerinden Annepot 17 dilde yayımlanmış, diğerleri pek çok baskı yaparak binlerce çocuğa ulaşmıştır. Kısa öyküleriyle pek çok antolojide yer almış, makaleleri 1998 yılından beri Radikal, Yeni Binyıl, Sabah, Vatan, Milliyet, Oksijen gazetelerinde ve Milliyet Sanat, Roman Kahramanları ve Aktüel dergilerinde yayımlanmıştır. Perker, 2020 yılında yazmaya başladığı Bibliyoterapi yazılarından daha sonra aynı isimle bir podcast yaratmıştır. Aslı Perker Türkiye’nin en prestijli tiyatro ödülleri olan Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri’nde jürilik yapmaktadır.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi

Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

Aslı Perker

·

06 Kas 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

Ümit Alan

·

06 Kas 2026

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

Mehmet Sindel

·

06 Kas 2026

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Soner Can

·

04 Kas 2026

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

Aslı Ildır

·

03 Kas 2026

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti