Bibliyoterapi'de bu hafta: Bugünü erteleyenlere kitap reçetesi

İnsan, hayatını tek bir hedefe (örneğin bir sınava ya da başarıya) adadığında gerçekten yaşamakta mıdır, yoksa sadece gelecekteki bir an için kendini ertelemekte midir? İnsan bazen bir hedefe o kadar odaklanır ki yaşamın kendisi bir bekleme odasına dönüşür. Peki edebiyatın bize amaçlarımıza odaklanmakla anı yaşamak arasında sunduğu reçetede neler var?
Bibliyoterapi'de bu hafta: Bugünü erteleyenlere kitap reçetesi

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

"Merhabalar insan hayatını tek bir hedefe (örneğin bir sınava ya da başarıya) adadığında gerçekten yaşamakta mıdır, yoksa sadece gelecekteki bir an için kendini ertelemekte midir? Edebiyatta bu durumu yaşayan karakterler bize hayatın anlamı hakkında ne söylerler? Bize şifa olabilecek kitaplar nelerdir?"

Her şeyden önce aslında çoğumuzun kendisine sorduğu ya da sorması gereken bu konuya parmak bastığınız için çok teşekkür ederim. Belki de hayatımızın çoğunu erteleyerek geçirdiğimiz hakikat. Bunu kabullenmekse çok zor. Zira bunu kabullendiğimiz anda aslında bahanelerimizden de vazgeçmek durumundayız.

  • Önce şu eskizleri mükemmelleştireyim, sonra sayfayı gerçekten çizerim; önce şu şu şu kursları tamamlayayım, kendimi yetkin hissettikten sonra şu işe başvurayım gibi ertelemelerimiz aslında çok insani bir gerilimin yansıması. 

Böylelikle kaygılarımızı—ki bu genellikle başarısızlık kaygısıdır—yönetmiş oluruz. Peki hayat hazırlanılan bir şey midir yoksa yaşanan bir şey mi? İnsan bazen bir hedefe o kadar odaklanır ki yaşamın kendisi bir bekleme odasına dönüşür.

Tam bu noktada aslında hemen önerebileceğim bir kitap var. Dr. Seuss’un bir çocuk kitabı. Oh, The Places You’ll Go. Çok yakında Destek Çocuk etiketiyle Türkçesi yayımlanacak. Bir kısmı buraya hemen eklemek isterim. Kitapta bir bekleme odasından bahsedilmektedir. İnsanların hayatında bir noktada geleceği bir yerdir burası. 

“… Sadece bekleyen insanların olduğu odaya; bir trenin gitmesini ya da bir otobüsün gelmesini ya da bir uçağın gitmesini ya da mektubun gelmesini ya da yağmurun durmasını ya da telefonun çalmasını ya da karın yağmasını ya da bir evet ya da hayır duymayı ya da saçlarının uzamasını. Herkesin sadece beklediği bir dünya. Balığın oltaya takılmasını ya da rüzgarın uçurtmayı uçurmasını ya da cuma akşamını ya da belki Fatih dayılarını ya da çayın demlenmesini ya da daha iyi bir imkanı ya da bir sıra inciyi ya da bir çift pantolonu ya da kıvırcık bir peruğu ya da yeni bir şansı. Herkesin sadece beklediği bir oda.” 

İnsanın yüzüne çarpan, çocuğunuza okurken nerelerde beklediğinizi size hatırlatacak bir bölüm. 

Ama işte hayatımız karmaşıktır, kontrol edilemez, kırılgandır ve rastlantılarla doludur. Tek bir hedef koyduğumuzdaysa şunu hissederiz: En azından ne yapmam gerektiğini biliyorum. Bu yüzden bazen yaşamaktan çok hazırlanırız, bir gün başlayacak olan asıl hayatımız için prova yaparız. 

Çok sevdiğim Halim Şefik Güzelson’un şiirinde dediği gibi:

Benim dünyaya bu gelişimi lütfen saymayın, bu bir prova. 
Beni bir de öteki gelişimde görün, 
ayakta alkışlayacaksınız.

Tabii bu noktada en başından kimliğimizi nasıl oluşturmuş olduğumuz da çok önemli. Burada genellikle aile devreye giriyor. Ailelerimiz daha doğduğumuz günden itibaren bizim hayata yaklaşımımızda kritik bir rol oynuyorlar. 

Bizim kimliğimiz ne? Sınava çalışan, başarılı öğrenci miyiz, üretken insan mıyız, gelecek vadeden biri miyiz? Sorduğumuz soru şu oluyor, başarılı olursam daha mı değerliyim? Eğer bu kimliklerle hayata devam etmeyi öğrenmişsek zaten aslında bugünü kaçırdığımızı fark etmiyor bile olabiliriz. 

  • O çocuğun sonra şu kadar para kazanayım sonra gider o istediğim şeyi alırım diyen bir yetişkine dönüşmesi gayet normal. Peki ama hedefe ulaştığımızda o beklediğimiz tamamlanma duygusu kendiliğinden geliyor mu? Yoksa o hedef yıllarca sadece bir boşluğu mu doldurmuştur, boşluğun hissedilmesini mi ertelemiştir?

Ancak şimdi konunun diğer tarafından da bir bakalım. Pek çok felsefi, psikolojik ve hatta sanatsal geleneğe göre kendini tek bir amaca odaklamak, hayatın boyunca onun için çalışmak kesinlikle patolojik bir durum değildir. Hatta yaşamanın en anlamlı şekillerinden biridir. Burada sorulması gereken soru “Kendini tek bir şeye adamak iyi midir?” değil, daha çok “Kendini adadığın o şeyle senin arandaki ilişki nedir?”dir. 

Çünkü bir amaçla mutlu olmak ile bir amaca sığınmak arasında fark vardır. Öncelikle anlamanız gereken şey, siz bu amacı gerçekten istiyor musunuz, yoksa onun arkasına sığınıp yaşamayı mı erteliyorsunuz? Bu soruyu sizin nezdinizde herkese sormak isterim.

Günümüzün popüler söylemlerinden biri de anı yaşamak, hayatın her anının tadını çıkarmak. Ancak pek çok düşünür, bu kadar her yere saçılan bir hayatın derinleşemeyeceğini söyler. Tek bir şeye odaklanmadan her anıyla hayatı yaşamak bizleri derinleşmekten alıkoyabilir. 

  • Örneğin Nietzsche, tek bir amaca yönelmiş insanlara hayranlık duyduğunu söyler. Büyük bir sanatçı, bilim adamı ya da düşünür genellikle o insandır. Ve bazen böyle yüksek bir konsantrasyon hayata anlam katar. Yani derin bir adanmışlık illaki sağlıksızdır diyemeyiz.

Amacınız sizin hayat ile olan ilişkinizi derinleştiriyor mu yoksa hayattan kaçışınızı mı kolaylaştırıyor? Bu ikisi birbirinden çok farklı. Örneğin Mark Twain'in hayatına baktığımızda şunu net olarak görürüz: Hayatı boyunca kendi yazılarını yazabilmek için en sevdiği insanlarla bile görüşmelerini ertelemiştir. Onlarla buluşma çağrılarını reddetmiştir. 

Şimdi bu durumda gerçek tehlike, bir amaç sahibi olmak değildir. Buradaki tehlike, kendi amacını insan olmaktan kaçınmak için kullanmaktır ki bunun altında da genellikle yine psikolojik bir takım sebepler yatmaktadır. Mark Twain'in çok küçük yaşta kardeşini kaybetmesi ve onun üzüntüsüyle zaten yıllarca kendini insanlarla yakınlaşmaya kapaması gibi... 

Amacınızın dışında herhangi bir şeyi sevememe ihtimali yine bu tehlikelerden biridir. Burada yine ayrımı çok net yapmamız lazım. Amacınız dışındaki her şey size anlamsız geliyorsa, üretken olmadığım zaman kim olduğumu bilmiyorum diyorsanız tehlike çanları çalmaktadır; bu amaç sizi zenginleştirmez, kimliğinizi tüketir. 

Osanu Dazai’den İnsanlığımı Yitirirken

Gelelim kitap önerilerine. İlki Osanu Dazai’den İnsanlığımı Yitirirken. Kitabın başkahramanı Oba Yozo, çocukluğundan itibaren kendisini anlatmaya başlar. Son derece yalın ve insanı hemen içine çeken bir dille aslında hiç karakteri olmadığı hâlde etrafındakileri memnun etmek için nasıl onları güldürmeye çalıştığını anlatır. Oba her şeyi insana komik bir şekle getirerek onlar tarafından sevilmeye çalışır. 

Aslında insanlara hiç güvenmemektedir, hatta yaşadığı bazı kötü deneyimlerden ötürü insanlıktan kopuktur, sıradan normal insan hayatını anlamlandıramamaktadır, ancak sırf hedefine ulaşabilmek için, yani ileride sevilen bir insan olabilmek ve istediği hayatı yaşayabilmek için öyleymiş gibi davranır. 

Aslında sadece romanın giriş bölümündeki otuz sayfası bile tam olarak ne dediğimi anlamanız için yeterli olacaktır. Zira Oba sürekli kendi olmayı ertelemektedir. Roman boyunca sanki yaşayan biriyle değil, insan olmayı uzaktan taklit eden biriyle karşı karşıyayızdır. İşin doğrusu bu muhteşem romanını önermenin yeri geldiği için çok memnunum. 

Tolstoy’dan Ivan Ilyich’in Ölümü

İkinci romanımız Tolstoy’dan Ivan Ilyich’in Ölümü. Belki daha önce okudunuz, ama Bibliyoterapi'nin güzel yanı işte bu: Okuduğunuz kitaplara satırların altında yeni bir mana arayarak tekrar göz atmak. 

Ivan Ilyich bütün hayatını saygın bir şekilde yaşamış bir hakimdir, ancak ölümcül bir hastalığa yakalandığında gerçekten anlamlı bir hayat yaşayıp yaşamadığını sorgulamaya başlar. Anlamlı hayata en çok vurgu yapan psikiyatristlerden biri olan Irvin Yalom bu romanı boşuna çok önemsemiyor. 

  • Zira roman bize ölüm kaygısının insanı nasıl derin bir uykudan uyandırabildiğini gösteriyor ve kendi hayatımızı sorgulamaya mecbur bırakıyor. Ya hayatımı yanlış yaşadıysam sorusunu sorma ihtimaliniz olduğunu düşünüyorsanız ki bence hepimiz belki bir an düşünürüz, bu romanı okumalısınız.

Hermann Hesse'den Siddharta

Üçüncü kitabımız ise diğer bakış açımızı derinlemesine anlamamızı sağyacak çok önemli bir eser, benim hayatta en sevdiğim kitaplardan biri Siddharta. Siddharta sürekli bir hakikati aramaktadır ancak bilgeliğin bir hedef değil yaşanmışlıkta oluşan bir akış olduğunu öğrenir. 

En sevdiğim anlarından biri Siddharta’nın kendisini göle atılan bir taşa benzettiği andır. O taş ister istemez dibe çökecektir. O hiçbir şey yapmasa da hedefi onu kendine çekecektir, çünkü bu hayatın doğal akışında vardır. Anda kalmak, onun hakını vermek daha kıymetlidir.    

Umarım bu üç roman yolunuzu bulmakta size yardımcı olur. 

Sevgilerimle. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

Aslı Perker

Lisansını Edebiyat, Yüksek Lisansını Psikoloji alanında tamamladı. Başkalarının Kokusu, Cellat Mezarlığı, Sufle, Eylülde Dört Yıl, Bana Yardım Et, Ayrılığın İlk Günü, Flamingolar Pembedir ve Kaybedilen Bütün Savaşlar isimli romanları bulunmaktadır. Sufle başta olmak üzere eserleri 33 dile çevrilmiştir. Çocuk edebiyatı eserlerinden Annepot 17 dilde yayımlanmış, diğerleri pek çok baskı yaparak binlerce çocuğa ulaşmıştır. Kısa öyküleriyle pek çok antolojide yer almış, makaleleri 1998 yılından beri Radikal, Yeni Binyıl, Sabah, Vatan, Milliyet, Oksijen gazetelerinde ve Milliyet Sanat, Roman Kahramanları ve Aktüel dergilerinde yayımlanmıştır. Perker, 2020 yılında yazmaya başladığı Bibliyoterapi yazılarından daha sonra aynı isimle bir podcast yaratmıştır. Aslı Perker Türkiye’nin en prestijli tiyatro ödülleri olan Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri’nde jürilik yapmaktadır.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi

Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

Aslı Perker

·

06 Kas 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

Ümit Alan

·

06 Kas 2026

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

Mehmet Sindel

·

06 Kas 2026

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Soner Can

·

04 Kas 2026

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

Aslı Ildır

·

03 Kas 2026

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti