Bibliyoterapi'de bu hafta: İlişkilerde nezaketin peşine düşenlere kitap reçetesi

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
"İlişkilerde nezaket, utanç kayboldu. Herkes haklı, hep ben, ben. Güçlü olan uysal olanı itiyor. Tartışabilmenin, farklı duruşların zenginliği kayboldu. Kalbini dürüstlükle açana da kolayca vuruyorlar. Mütevazı duruyorsun, sahi sanıyorlar. Başkasının kanatları altında değil, birbirinin yanında durabilmenin güzelliğini yazın; ilişkilerde nezaketin renkliğini yazın da içimiz açılsın. (Her tür ilişki olur, iş, arkadaşlık, çeşitli topluluklar.)
Sevgi M."
Sevgili Sevgi Hanım, sanırım bu sefer kitapları size değil, herkese önermemi istiyorsunuz, daha güzel ve mutlu bir toplum için... Sanırım söylediklerinize ve isteğinize itirazı olan da yoktur. Tam olarak öyle yapacağım ama önce konuyu hem psikolojik hem sosyolojik olarak ele alalım derim.
Aslında şu an yaşadığımız durumun sebebi, birçok modern toplumun beraber yaşama kültüründen rekabetçi bireysellik kültürüne doğru kaymış olması. Başka bir deyişle, insanlar kendilerini birbirine bağlı bir dokunun üyeleri olarak değil, sürekli olarak kendilerini güvence altına almak, en iyi hâle getirmek, savunmak ve pazarlamak zorunda olan izole varlıklar olarak algılıyorlar. Bu da ilişkileri elbette derinden değiştiriyor.
Burada “sıvı modernite” kavramından bahsetmek isterim. Zygmunt Bauman’ın ortaya attığı bir kavram: Eski sosyal yapılar zayıflamakta, hayat daha akışkan, istikrarsız ve geçici hâle gelmektedir. Bu bizlere bir tür özgürlük vermekle birlikte kronik bir güvensizlik de yaratır. Ve insanlar kendilerini sosyal olarak başkalarıyla bağlantılı hissetmediklerinde ilişkiler sadece kimlik, onay, statü ve duygusal olarak hayatta kalmanın kaynakları hâline gelir.
- Aynı zamanda hepimizin neredeyse kendi kendini yöneten performansçılara dönüştüğümüz de aşikar. Hepimiz birer girişimciyiz. Kimliklerimizi düzenlemeli, çekici olmalı, arzulanabilmeli, zayıf yanlarımızı elimine etmeli ve en önemlisi kişiliklerimizi markalaştırmalıyız. Sosyal medya kültürü de zaten baştan aşağı bunu empoze ediyor.
İşte bu sebeplerle ilişkilerimiz artık bir şekilde işlevsel. Bir yandan bağ kurmaya can atıyoruz bir yandan da birine bağımlı olmaktan korkuyoruz. İşte şimdi tam olarak size bu mesajı yazdıran noktaya geliyoruz: Bütün bu yeni alışkanlıklar “savunmacı benlikler” yaratmamıza neden oluyor. Bir de içinde yaşadığımız dünyanın (sorunuzu yanıtladığım 22 Mayıs tarihini de özellikle kaydetmenizi isterim) ne kadar istikrarsız olduğunu hesaba katacak olursak vay hâlimize. Çünkü böylesine bir kaygan zeminde hayatta kalmak için yararlı özellikler nezaket, samimiyet ve sevgi değil.
Kentsel dönüşümlerle birlikte “bir artı bir” evlere tıkılmamız da elbette etkisiz değil. Mahalle kavramının bitmesi, tehlikeli sayılması, ortak toplanma alanlarının azalması, büyük ailelerin küçülmesi, sivil toplum kuruluşlarının zayıflatılması; bunların hepsi sabır mefhumunu ortadan kaldırıyor. İnsanlar daha kolay ortadan kaybolabiliyor. Birbirlerinin yerini daha kolay alabiliyor. İşte ilişkiler böyle tek kullanımlık olduğunda, insanlar da kibar olmaya ya da hatayı onarmaya zaman harcamıyor.
- Dijital-kapitalist kültür bize sürekli hızlı olmamız gerektiğini söylerken nasıl olacak da zaman isteyen derinlikli, iyi, vefalı ve en önemlisi şefkatli ilişkiler kuracağız? Bu sosyal yapıda şefkate ihtiyaç bile yok.
Artık biriyle tanışmadan önce orada var olabilmek için, orada hayatta kalabilmek, kontrolü elinde tutabilmek, savunmasız olmamak için neler yapabileceğimizi düşünüyoruz. O kadar “savunmadayız” ki benliğimiz artık korunması gereken bir kale. Her fikir ayrılığı da o kale için bir tehdit. Hepimiz her an küçük krallıkların sahipleriyiz ve onu ölesiye savunmalıyız.
Nezaket karşımızdakinin karmaşık duygularını tolere etmeyi, fikir ayrılıklarına izin vermeyi, aşağılamamayı, kızgınken bile bir başkasının haysiyetini korumayı gerektirir. Krallar, kraliçeler bunu yapar mı? Tarih bunu gösterdi mi?
Normal şartlar altında sürekli bir saldırı beklemek zorunda değiliz, üstünlük göstermeye çalışmak zorunda değiliz, her cümleyi bir silaha dönüştürmek zorunda değiliz ama maalesef biz artık ne bu ülkede ne de dünyada normal şartlar altındayız.
Ancak bu demek değil ki hepimiz aynı yolun yolcusu olacağız. Bunları yazarken ister istemez ben de düşünüyorum: O hâlde ne yapabiliriz? Gündüz Vassaf gibi daima kendimi bu soruyu sorarım: Ne yapabilirim? Güzel topluluklar oluşturmak, bireysellikten çıkıp birbirimize sahip çıkmak ilk koşul gibi geliyor.
Mary Ann Shaffer ve Annie Barrows’dan Edebiyat ve Patates Turtası Derneği
O zaman ilk ilacımızı yazalım: Mary Ann Shaffer ve Annie Barrows’dan Edebiyat ve Patates Turtası Derneği. Belki romanı, belki de romandan uyarlanan filmi hatırlarsınız. İkisinin de iyi geleceğine eminim. Zaten kitaplar ve yemek etrafında bir kurgu ne kadar kötü olabilir ki?
Romanımız 2. Dünya Savaşı sonrasında geçiyor ve aslında bizim bugün yaşadığımız koşullara çok uygun bir insan yaşantısından bahsediliyor. İçine dönmüş, başkalarına güvenini kaybetmiş, travmatize olmuş insanlar. Hepsi kendi yalnızlığının içinde bocalıyor. Ancak beraber yemek yiyerek, yaparak, okuyarak, konuşarak ve en önemlisi birbirlerini dinleyerek aydınlığa çıkıyorlar. Roman bize toplumum ideolojiden ya da mükemmellikten değil, ortak acılardan, korkulardan, korunma ihtiyacından oluştuğunu, birbirimize ve birbirimizin şefkatine ihtiyacımız olduğunu hatırlatıyor.
Amor Towles’dan Moskova’da Bir Beyefendi
İkinci önerim Amor Towles’dan Moskova’da Bir Beyefendi. Romanı okumaya başladığınız an neden önerdiğimiz anlayacaksınız diye düşünüyorum. Müthiş bir nezaket içerisinde geçen bir sorgulama ve gelişen olaylar... Elbette geçtiği dönem önemli, insanların birbirlerini suratlarına eldiven vurmak suretiyle düelloya davet ettikleri zamanlar... Ancak aslında belki de ihtiyacımız olan o dili nerede kaybettiğimizi anlamaktır. Roman nezaket, zarafet, mizah ve şefkatin yüzeysel davranış biçimleri değil, zor zamanlarda insan onurunu korumanın yolları olduğunu savunuyor.
Baş kahramanımız Kont her şeyini kaybetmiş bir adam, üstelik bir şiir uğruna, ancak yine de saldırgan bir adam kılığına bürünmeyi reddediyor. Ayrıca hayatımda okuduğum en iyi edebi eserlerden biridir dersem abartmış olmam. Her tasvirin bir diğerinden güzel olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.
Lev Tolstoy’dan Tanrının Krallığı Yüreğinizdedir
Üçüncü önerim biraz tuhaf gelebilir, zira dinî bir temeli var, ancak aslına bakacak olursanız yukarıda anlattığım her şeyin özeti gibi. Özellikle de nezaketsizliği yaymakta öncülük eden devletler düşünüldüğünde... Lev Tolstoy’dan Tanrının Krallığı Yüreğinizdedir.
Tolstoy bu kitabında şefkat, sevgi, şiddetsizlikten yana tavrını Hıristiyanlık üzerinden anlatıyor. Ancak şunu söylemeliyim ki hangi inancı esas alıyor olursanız olun söylediği şeyler aklınıza da kalbinize de doğru gelecek.
Tolstoy’a göre modern toplumlar (ki o yüz yıl öncesinden bahsediyor) psikolojik olarak şiddeti, kurumlar, hiyerarşi, sadakat duygusu üzerinden normalleştiriyor. O ise şunu soruyor: Organize güç nasıl gerçekten çözüm olabilir? Gerçekten Hıristiyan bir toplum nasıl böylesine bir çözüme güvenebilir?
- “İnsanlar, otorite, gelenek ve korku gibi nedenlerle kötü roller gerekliymiş gibi gösterildiği için kabul ederler” diyor. Yeminler etmenin, güç kullanımı gerektiren görevlere gelmenin ya da cezalandırma işlemlerine yardımcı olmanın bunların birer şekli olduğunu söylüyor. “Şiddete başvurmayı reddedenlerin sayısı arttıkça, devletin zorlama gücü, herhangi bir ayaklanma yaşanmadan azalır” diyor.
Ona göre değişim, ahlaki bir bulaşıcılıkla yayılır. Gelenekler yumuşar, savaşmak zorlaşır ve cezalandırma sistemleri meşruiyetini yitirir. Kaos öngörüleri reddedilerek gönüllü işbirliği, karşılıklı yardımlaşma ve yerel inisiyatifler, merkezî otoritelerden daha iyi bir şekilde insani ihtiyaçlar karşılanabilir. Adını İncil, Luka 17:21’den alan kitap Tolstoy’un vicdanı otoritenin üstünde tutma çabasını yansıtıyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Aslı Perker
Lisansını Edebiyat, Yüksek Lisansını Psikoloji alanında tamamladı. Başkalarının Kokusu, Cellat Mezarlığı, Sufle, Eylülde Dört Yıl, Bana Yardım Et, Ayrılığın İlk Günü, Flamingolar Pembedir ve Kaybedilen Bütün Savaşlar isimli romanları bulunmaktadır. Sufle başta olmak üzere eserleri 33 dile çevrilmiştir. Çocuk edebiyatı eserlerinden Annepot 17 dilde yayımlanmış, diğerleri pek çok baskı yaparak binlerce çocuğa ulaşmıştır. Kısa öyküleriyle pek çok antolojide yer almış, makaleleri 1998 yılından beri Radikal, Yeni Binyıl, Sabah, Vatan, Milliyet, Oksijen gazetelerinde ve Milliyet Sanat, Roman Kahramanları ve Aktüel dergilerinde yayımlanmıştır. Perker, 2020 yılında yazmaya başladığı Bibliyoterapi yazılarından daha sonra aynı isimle bir podcast yaratmıştır. Aslı Perker Türkiye’nin en prestijli tiyatro ödülleri olan Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri’nde jürilik yapmaktadır.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.




