Bir zamanlar aşk: Romantik komedinin yıllar içinde dönüşümü

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Bugün “Nerede o eski romantik komediler” diye hayıflanan biri, muhtemelen 90’lı yılların filmlerinden bahsediyordur. Halbuki o yıllarda, hatta öncesinde de “eski romantik komedileri” özleyenler vardı. Zira romantik komedinin tarihi 90’lardan çok daha geriye; Harold Lloyd’un 1924 yapımı sessiz filmi Girl Shy’a ve Buster Keaton’ın 1928 tarihli filmi The Cameraman’e kadar uzanıyor.
Dönemin “Amerikan rüyası”nı beyazperdeye taşıyan bu iki filmde erkek kahramanlar, hayallerinin peşinde koşuyor ya da kendilerini gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Kadınlar ya hayal edilen ya da hayale yön veren tarafta dururken kadının kalbini kazanmak için çabalayan erkekler ise rakiplerinin ya da yanlış anlamaların önlerine koyduğu engelleri aşmaya çalışıyorlardı. Bu filmlerde aşk ise kahramanın gelişimini tamamlamasının ardından gelecek bir ödül olarak ortaya konulmuştu.
1930’lu yıllarda ABD’de Büyük Buhran’la birlikte değişen ekonomik ve toplumsal koşullar, kadınların hem hayattaki hem de filmlerdeki konumunu değiştirdi. Hem romantik ilişkilerde hem de iş hayatında zekasını ve gücünü göstermekten korkmayan bağımsız kadın karakterleri daha sık görmeye başladık. Özellikle de romantik komedinin alt türlerinden screwball comedy, klasik romantizm formülleriyle birlikte cinsiyet rollerini de tersyüz etti.
Kadın-erkek ilişkisindeki dengenin ekonomik anlamda da sınandığı 1934 yapımı It Happened One Night, türün ilk örneklerindendi. Filmde zengin bir aileden gelen ve evlenmek üzere olan Ellie’nin yolu, işsiz gazeteci Peter ile kesişiyor ve ikilinin çekişmelerinden bir yakınlık doğuyordu. Bu süreçte de kadının esprili ve baskın karakteri, erkeğin önyargılarını aşmasını sağlıyordu.
- Bringing Up Baby (1938) ve bir aşk üçgeni etrafında gelişen The Philadelphia Story (1940) de türün öne çıkanları arasındaydı.
1950’ler ve 60’ların başında, romantik komedi sahnesine “büyük aşklar nefretle başlar” teması girdi. Bu türde ilk tanıştıklarında birbirlerinden pek hoşlanmayan kadın ve erkek, birbirlerini tanıdıkça romantik bir bağ geliştirmeye başlıyordu. Ne var ki filmlerin “mutlu sonu” aynı zamanda kadın karakterin kariyerinden vazgeçmesini de kapsıyordu. 1955 yapımı The Tender Trap ve 1959 yapımı Pillow Talk’ta aşkın “evinin kadını” olmakla sonuçlanması, kariyerini çok önemseyen kadın karakterler için bile hayatın doğal akışının bir parçası olarak gösterilmişti.
1960’lar ve 70’ler, ikinci dalga feminizm ve sivil haklar mücadelesindeki yükselişin etkilerinin romantik komedilerde de hissedildiği bir dönem oldu. Topluma ve ilişkilere dair eleştirel bakış açısı, bu dönemin romantik komedilerinde nihilist bir tonla yansımasını buldu. Örneğin Woody Allen’ın 1977 yapımı romantik komedisi Annie Hall, özgür ruhlu bir kadın ile nevrotik bir erkeğin mutlu sonla bitmeyen hikayesinde ilişkileri, modern yaşamın bir yansıması olarak ele alıyordu. Dönemin diğer filmleriyle birlikte Annie Hall da romantik komedi anlatısında ciddi bir kırılmaya yol açtı.
Fakat 80’ler ve 90’larda bu gerçekçilik, karşı anlatıyı da doğurdu. Bu dönemin romantik komedileri nostaljiden beslenmeye, klasik hikaye formlarına dönmeye başladı. Rastlantılarla örülen, zıtlıkların biraraya getirdiği aşklar, kavuşmalar, mutlu sonlar ve gözyaşları geri dönmüştü. Sally ve Harry’nin yıllar içinde arkadaşlıktan aşka dönüşen ilişkisini konu alan When Harry Met Sally, bu dönemin imzası diyebileceğimiz filmlerindendi.
When Harry Met Sally ile başlayan romantik komedi dalgasının başarısı, 90’lara damgasını vuran Four Weddings and a Funeral’dan Pretty Woman’a pek çok klasiğe ve Julia Roberts, Sandra Bullock, Drew Barrymore, Matthew McConaughey, Tom Hanks gibi yıldızların canlandırdığı unutulmaz karakterlere kapı açtı. Karakterlerin aşk için kendilerini dönüştürdüğü, tüm engellerin aşılıp her şeyin mümkünmüş gibi göründüğü bu dönemin filmleri, duygusal çıkmazlara da yer verdi ancak hemen hemen hepsi klasik bir kavuşma sahnesiyle izleyenin sinemadan mutlu ayrılmasını da garantiledi.
Bugün ise 90’ların romantik komedilerinin mirası, dizilerde sürdürülüyor. Artık çiftlerin ilişkileri, 2 saate değil sezonlara yayılıyor; izleyenlerin karakterlerle kurduğu bağlar da böylece derinleşiyor. Sinema dünyasında ise günümüz ilişkilerinin karmaşıklığı kendisini daha çok hissettiriyor. Tüm çeşitliliği ve kaosuyla bugünün ilişki ve ilişkisizlik formlarını işleyen sinema, izleyicilerin hayatta karşılaştığı sorunlara ayna olmaya devam ettikçe romantik komediler de hayatımızda kalmaya devam edecek gibi görünüyor. Tabii tarih boyunca olduğu gibi bugün de günün koşullarına adapte olduktan sonra…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
“Verilere dayalı gerçek, muhasebeciler içindir” diyen ve sadece nesnel gerçeği beyazperdeye yansıtmakla yetinen sinema anlayışını aşağılayan Werner Herzog'un çektiği tüm filmlerde, kurgu ve belgesel iç içe geçer. Her bir film projesi, lideri Herzog olan ekibin görevidir ve görev yerine getirilecektir. Görev süresince tüm ekip “dışarıdan gangsterler gibi görünüp, içlerinde papaz cübbesi giymiş azizler gibi” adanmış olacaktır.

Filozof Jonathan Barnes'ın kızı ve İngiliz yazar Julian Barnes'ın yeğeni Camilla Barnes, ilk romanı "Her Zamanki O Öldürme Arzusu"nda İngiltere'den Fransa'ya göç etmiş bir ailenin üç kuşaklık öyküsünü anlatırken zarif ve alabildiğine mizahi bir dil kullanıyor. Barnes’la, bu güçlü edebiyat ve felsefe geleneğinin içinde kendi sesini bulmayı, İngiltere’den Fransa’ya göçü, aile içindeki iktidar ilişkilerini, kuşak çatışmalarını ve yaş almayı konuştuk.

İstanbul kültür ortamının hızlanmaya başladığı dönemde, 2001 yılında kurulan Galerist, 25. yılını "Gönül İşi" sergisiyle kutluyor. Galerist Direktörü Müge Çubukçu ile sergiden yola çıkarak galerinin 25 yıllık hafızası, İstanbul sanat ortamının dönüşümü, sanatçı-galeri ilişkilerinin görünmeyen katmanları, sanat üretiminin güçlü kökleri ve geçmişin yarattığı gelecek üzerine konuştuk.

Geçen hafta Macklemore ile Ed Sheeran arasında patlak veren ve müzik dünyasını sarsan krizin ardından, günümüz endüstrisinde siyasetin müzikten ayrı tutulamayacağına artık emin olduk. Ed Sheeran gibi küresel bir pop devinin dahi tarafsızlık kalesine sığınamayacağını kanıtlayan bu kriz, toz pembe sahnelerin çok geride kaldığını ilan ediyor.

Korku komedisi "Widow’s Bay"in 14 ödülle rekor kırdığı 78. Primetime Emmy Ödülleri’nde Apple TV, HBO ve Netflix’i geride bıraktı; drama kategorilerinde "The Pitt", mini-dizi kategorilerinde "DTF St. Louis" öne çıktı.



