Blink Twice: Erkek, zengin ve kötü

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
“İyi vakit geçiriyor musunuz?”
Blink Twice boyunca tekrar tekrar duyup, dakikalar ilerledikçe artan bir endişeyle peşinden gittiğimiz soru bu.
Daha önce aktör, müzisyen ve elbette Lenny Kravitz ile Lisa Bonet’in kızı olarak tanıdığımız Zoë Kravitz’i ilk defa yönetmen şapkasıyla gördüğümüz Blink Twice, gerilim-komedi türüne yeni bir neredeyse blockbuster kazandırdı bile.
- 2017 yapımı Get Out ve 2019 yapımı Ready or Not bu türün diğer önemli örnekleri arasında sayılabilir.
Hikaye, kokteyl garsonu Frida (Naomi Ackie) ve en yakın arkadaşı Jess’in (Alia Shawkat), bir bağış galasında teknoloji milyarderi Slater King’le (Channing Tatum) tanışmasıyla başlıyor. Ne olduğunu bilmediğimiz bir “faul”ü sebebiyle cancellanmış, kamuoyundan özür dilemiş ve kendini affettirmek için hayır kurumlarına yüksek bağışlar yapmış King, hayatına özel adasında, teknolojiden uzak, kendi sözleriyle “daha basit” koşullarda devam ediyor. Bu yakışıklı ve güç sahibi erkeğin kendisine ilgi duymasına inanamayan Frida, King’in etrafındaki kalabalık grup ve en yakın arkadaşı Jess’le beraber birkaç günlüğüne adaya davet edildiğinde reddetmek için hiçbir sebep yok gibi görünüyor.
Slater’ın adadaki, daha doğrusu adadaki malikanesindeki hayatı, bir çeşit influencer fantezisi ve basına sunulduğu gibi “mazbut” olmaktan oldukça uzak: Bir tür kolonici geçmişe atıfta bulunan büyük bir ev, misafir odaları, bahçede salınan tropik bitkiler, bulutsuz gökyüzü, güzel bir havuz ve boş kalmayan şampanya kadehleri, elektronik sigara bağımlısı Slater ve misafirlerine gündelik hayatın stresinden uzaklaşmak için ihtiyaçları olabilecek her şeyi sunuyor gibi görünüyor. Zone of Interest’teki kadar görünmez ve “dilsiz” (ancak kadınları küçük görür tavırda) çalışanlar tarafından sihirli bir şekilde yapılan işler de malikaneyi bir tür cennet ikamesi yapıyor.
--Yazının bundan sonrası spoiler içerebilir--
Frida ve Jess’le adaya varan kadın misafirlerin odasındaki beyaz mayo, elbise ve pijamaların üniforma gibi bir şey olduğunu anlamamıza da, kadınların hepsinin Slater ve arkadaşlarıyla adaya gelmeden önceki gün tanıştıklarını öğrenmemize de biraz daha var.
Slater ve Frida’nın romantik bir ihtimal taşıyan ilişkisi, Frida adaya geldikten sonra biraz da antiklimaktik bir şekilde pek bir yere gitmiyor gibi görünüyor. Frida, Slater’la duygusal bir yakınlık kurmayı denerken sıklıkla onun “unutma” üzerine düşüncelerini dinliyor. Bu süreçte Slater’ın bir çocukluk travması sebebiyle hayatının ilk on yılını hatırlamadığından ve aslında bunu bir “hediye” gibi gördüğünden haberdar oluyoruz. Slater’ın ilk bakışta Dr. Oz zannettiğim terapistiyle (Christopher Slater) randevularının dışında herhangi bir yoğunluğu yok gibi görünüyor.
Malikanede, gündüzler genel bir boş vermişlik ve şaşmadan iç bayan muhabbetlerle geçerken, akşam yemeklerine her zaman özen ve heyecanla oturuluyor, ki nihayet filmin sırrına vakıf olduğumuzda bunun Cody’nin (Simon Rex) gurme starter pack heveslerinin ötesinde bir sebebi olduğunu da öğreneceğiz. (Spoiler: Her akşam yemeği yeni bir “av” ve cinsel şiddet sekansını başlatıyor.) Her gece, karanlığın içinde kim ya da neden kaçtıklarını unutmuş hâlde, beyaz elbiseleriyle çimlerin üzerinde koşan kadınlar, haftanın günlerini karıştırmaya başlıyorlar. Aralarından bir kişi eksilene kadar ne olup bittiğini sorgulayacak fırsatı da bulamıyorlar. Sonra hatırlamaktan intikam almaya giden bir yolculuğu izliyoruz. Filmin hayatta kalabilen iki siyah kadın karakteri, birinin elinde gyuto bıçağı, diğerinin elinde tabanca, intikam almaya giderken, Foxy Brownvari bir blaxploitation anı yaşanıyor.
Blink Twice, akmasını Whitney Houston’ın biyografi filminde de oynayan Naomi Ackie, (görmeyeli Zoë Kravitz’le nişanlanmış, aynı zamanda filmin prodüktörlerinden olan) Channing Tatum ve diğer oyuncuların performanslarına borçlu. Hatta oyunculukların senaryonun “güdük” taraflarını kapatır gibi olduğu söylenebilir.

Naomi Ackie and Alia Shawkat
Aynı blaxploitation referansları gibi 70’lerin sonu, 80’lerin başında gezinen bir gerilim filmi için beklenmedik sıcaklıktaki, biraz funky, R&B ve soul ağırlıklı film müzikleri de artı hanesinde.
- Paylaşmaya değer bir not: Altıncı His’teki çocuk olarak tanıdığımız Haley Joel Osment’ın da filmde yer alması interneti heyecanlandırmış.
Öte yandan, feminizm ya da sinemayla haşır neşir izleyici, film boyunca adını koyamadığı bir şey arıyor. Bu şeyin bir kısmını kaçınılamaz olarak Get Out’u tekrar düşünürken bulduğumu düşünüyorum: Get Out, janra bükücülüğünün ve sürükleyici olay örgüsünün yanı sıra satır aralarında çok güçlü söylemleri olan, derdini, yani ırkçılık konusunu sadece aksiyonla değil, her ses ve sessizlikte çok iyi anlatabilen bir filmdi. Blink Twice bu anlamda bana bir önceki yazın stüdyo yapımı “feminist” filmi Barbie’yi anımsattı. Benzer büyüklükteki White Lotus, Succession gibi yapımlar zenginlik ve güç konusunda akılda kalıcı bir şeyler söylerken, Kravitz’in filminde sınıfa dair bir yorum varsa çalışanlarla ev sahibi ve misafirlerin ilişkisindeki tuhaflığın ötesine geçemiyor.
Filmin feminizmle ilgili söylediği şeylerin tek boyutluluğu da Barbie’deki gibi usandırıcı bir ayan beyanlıkta. Özellikle Frida ve Sarah’nın, Slater’ın yaşlı kadın asistanını kurtarmaya çalışıp yardımı reddettiğinde onu da öldürdükleri anda kendime “Ben iki saattir bir ‘me too movement’ alegorisi mi izledim?” diye sordum.
Filmin sonunu spoil etmeyeceğim, ama Blink Twice’ın önemli bir mesajla randevusunu maalesef kaçırdığını düşünüyorum: Bundan 14 yıl önce feminizmi şu anki pop kültüre iten domino taşlarından biri, New York’taki The Hole galerisindeki “Future Feminism” sergisiydi. Beş sanatçının işbirliğiyle ortaya çıkan (ve bence bir tür kelebek etkisiyle Barbie’ye giden yolu açan) sergi, feminizmin geleceği için 13 ilke öneriyordu.
Bunlardan biri ilk gördüğüm günden beri kafamda yaşıyor: “Erkekleri koruyucu ve yırtıcı rollerinden kurtarın.” (“Relieve men of their roles as protectors and predators.”) Blink Twice’ta ideal bir geleceği sadece koruyucu ve yırtıcı rolüne bürünmekte bulan bir ana kadın karakterle baş başa kalıyoruz.
Yine de, tüm bunlara rağmen iyi bir ilk film ve yazın son, sonbaharın ilk günleri için keyifli bir 100+ dakika vadediyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
YAZARLAR

Büşra Erkara
Büşra Erkara, İstanbul'da yaşayan bir yazar. Kültür-sanat, yemek ve kurguyla diğer "şeylerden" daha çok ilgileniyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yazar, akademisyen ve arkeolog İsmail Gezgin ile belli başlı kitaplarının ışığında kadim zamanları, yakın geçmişi ve bugünü konuştuk. Sıra kitabı "Ötekilerin Arkeolojisi"ni irdelemeye gelince, İsmail Gezgin "Yoksulluk bir uygarlık icadıdır" diyor ve "modern zamanlar"ı yargılayıp mahkum ediyor.

Oynadığı filmlerin türleri değişir, çalıştığı yönetmenler değişir, sinemasal anlayışlar değişir; lakin “Isabelle Huppert sineması” hep aynı sorunun etrafında döner: İnsan, kendi arzusu, iktidarı, korkusu ve özgürlüğüyle baş başa kaldığında kim olur? Bu yüzden onun filmografisi, son yarım yüzyılın ahlak, arzu, güç, sınıf ve özgürlük üzerine kurulmuş, muazzam bir sinemasal düşünce laboratuvarıdır.

Christopher Nolan uzun süredir merakla beklenen Odysseia uyarlaması "The Odyssey"de hikayeyi sözcüklerden ziyade aksiyonla anlatıyor. Dolayısıyla kitapta çok daha kurnaz, kibirli ve hatta yer yer zalim bir karakter olan Odysseus, filmde içsel çatışma ve çelişkiden yoksun bir kahramana dönüşüyor.

Günümüzde bir müzisyen aynı anda içerik üreticisi, pazarlama ve sosyal medya uzmanı da olmak zorundaymış gibi davranılıyor. James Blake, müzisyenlerin şarkılarını duyurmak için görünür olma çabasıyla ilgili sesini yükseltti ve Türkiye'den Ceylan Ertem ve Jehan Barbur gibi isimler de onu destekledi. Peki sanatçılar, sosyal medyada yeterince görünür değillerse yok mu sayılıyorlar?

Beyazperdede yılın ilk yarısına Phil Lord ve Christopher Miller imzalı "Project Hail Mary" ve korku sinemasının yükselişi damga vurdu. 2026'nın ilk altı ayını geride bırakırken gişede ve festivallerde öne çıkan filmleri ve bazı keşifleri yeniden hatırlıyoruz.





