Büküldüğümüz yerden buluşmak: Anksiyete politik mi?

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.
Büküldüğümüz yerden buluşmak: Anksiyete politik mi?

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

“Herkes sağlıklı görünmeye çalışıyor.”

Cümleyi ben söylemiyorum. Bir araştırma hastanesinin bahçesinde tanıştığım Oli söylüyor. Aynı hastanenin psikiyatri bölümüne terapi için geliyor. Ben de terapi saatimi beklerken bahçedeki banklarda oturuyorum. Yanıma yaklaşıp meşgul olduğum şeyle ilgili bir şey sorarak muhabbeti derinleştirmek istiyor. Sonra oranın personeli olup olmadığımı anlamaya çalışıyor çünkü hasta gibi görünmüyorum.

Bir süre sohbet ediyoruz. Hastalanmadan önce ütücülük yaptığını, o dönem herkesin ona “cambaz” dediğini anlatıyor; ütü masalarının üstünde yürüdüğünden bahsediyor. Sonra başka insanlar geliyor yanımıza. Ben kendi hikayemi anlatmadan, onlara kendimi unutturarak terapi saatim geldiğinde içeri yöneliyorum. Tam o anda, Oli sanki beni ensemden yakalamış gibi sesleniyor:

“Herkes sağlıklı görünmeye çalışıyor.”

Sanırım uzun zamandır içinde yaşadığımız zamanı bundan daha iyi özetleyen bir cümle duymadım. Çünkü gerçekten de artık ne olduğumuzdan çok nasıl göründüğümüzle meşgulüz. İyi görünmek, güçlü görünmek, üretken görünmek, sağlıklı görünmek. Sanki bütün bunlar hâlâ mümkünmüş gibi.

Lauren Berlant buna “cruel optimism” diyor Türkçeye “acımasız iyimserlik” diye çevirebiliriz. Bir hayat fikrine, bir vaade, bir geleceğe tutunmaya devam etmek; ama o tutunduğun şeyin artık seni taşımıyor, hatta yavaş yavaş seni tüketiyor olması durumu. Berlant’a göre mesele yalnızca hayal kırıklığı değil; insanın iyi geleceğine inandığı şeyin, bir noktadan sonra kendi yaşamını sürdürmesinin önüne geçmesi. Arzu nesnesinin, aynı anda hem umut hem engel hâline gelmesi. 

  • Belki de bugün herkesin sağlıklı görünmeye çalışmasının sebebi biraz budur. Çünkü “iyi hayat” fikri çoktan çatlamış durumda ama biz hâlâ ona benzemeye çalışıyoruz.

Güvenceli iş, istikrarlı gelecek, güven duygusu, sevgiyle kurulmuş hayatlar, kendini gerçekleştirme vaadi, emeğin karşılığını alabilmek… Bunlar uzun süre modern hayatın temel vaatleri olarak anlatıldı. Şimdi o vaatlerin çoğu ya çözülmüş ya da herkes için erişilebilir olmaktan çıkmış durumda. Ama insanlar hâlâ o hayata uygun görünmeye çalışıyor. Belki de anksiyete tam burada başlıyor.

Çünkü Berlant’ın söylediği gibi kriz artık olağanüstü bir an değil; gündelik hayatın sıradan dokusuna yerleşmiş durumda. Kriz sadece haber bültenlerinde olup biten bir şey değil artık. Kriz market alışverişinde, kira öderken, geleceği düşünürken, işsiz kalırken, sokakta yürürken, kadın olarak eve dönerken, çocuk büyütürken bedenin içine sızıyor. Bir istisna değil; gündelik hayatın ta kendisi hâline geliyor. 

Beden alarm veriyor. Aslında zihinde sürekli dönüp duran ve çözümsüz, tekinsiz ve günün sonunda güvende olmadığını hissettiren düşüncelere karşı bedenin alarmı anksiyete. 

  • Bu kadar dışarısıyla ilgiliyken kaygının kişiselleştirilmesinin problemli olduğunu düşünüyorum. Yani zaten sağlıklı görün, kontrolü elinde tut diyen bir dünyaya karşı neden kırılgan olamıyoruz ve bir de oradan inciniyoruz.

Belirsizliğin sıradanlaştığı, gençlerin önünü göremediği, işsizliğin kronikleştiği, güven duygusunun aşındığı, kurumların işlevini yerine getirmediği bir zamanda insanın tetikte yaşaması yalnızca psikolojik bir problem değildir. Belirsizliğin kesinlik gibi olduğu bu zamanda kendimizi nereye koyacağız? Bu çöküş zaten başlı başına çok büyük bir toplumsal travma değil mi? 

Örneğin sürekli ayar verilen ve her an her şeyin olma ihtimalin hissettirildiği bir yerde Bilgi Üniversitesi’nde yaşanan üç günlük kapama-açma... Öğrencilerin, hocaların, çalışanların ve velilerin yaşadığı, tam da burada söylemek istediğim meseleyi gösteriyor: Bir gecede, emek verdiğiniz, geleceğinizi kurduğunuz, güvendiğiniz bir kurumun altınızdan çekildiğini düşünün. Böyle bir anda ortaya çıkan kaygıyı yalnızca bireysel bir mesele gibi anlatmak mümkün mü? 

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.

Güven duygusunun kaybolduğu yerde beden rahatlayamaz. Adaletin herkes için eşit işlemediği yerde insan gevşeyemez. Yarın ne olacağını bilmediği bir düzende zihin kendini sürekli bir tehlike hissine göre ayarlamaya başlar. Ama ilginç olan şu: Bütün bunlar olurken insan yine de iyi görünmek zorunda hisseder. Sanki dünya kontrolden çıkmamış gibi. Sanki kişi yalnızca biraz daha disiplinli, biraz daha güçlü, biraz daha dengeli, biraz daha pozitif olursa her şey düzelecekmiş gibi...

Belki de çağımızın en acımasız tarafı burada. Dışarıdaki kırılmayı içeride bir kişisel eksiklik gibi yaşamamızda. Dünya çatlıyor ama insan hâlâ kendini tamir etmeye çalışıyor.

Gülistan Doku’nun yıllardır bulunamamasını düşünelim. Bir kadının kaybolması, suçun cevapsız kalması, gücün kendini koruyabilmesi… Bunların bir kadının bedeninde kaygıya dönüşmemesi mümkün mü?

Doğrusal olan nedir? Ve bunu kim belirliyor? Normal olan nedir? Sakin olan nedir? Dengeli olan nedir? Bir insanın hangi koşullar altında “sağlıklı” sayılacağına kim karar verir? Belki de bizi asıl yoran şey bükülmek değil. Büküldüğümüzü gizlemek zorunda kalmak.

  • Bir taraftan herkese özel, güçlü, yaratıcı, dengeli ve kendinden emin olması söyleniyor. Bir taraftan dünya gittikçe daha güvensiz, daha hızlı, daha parçalı bir hâle geliyor. İnsan kırılırsa bunu göstermemesi, yorulursa dinç görünmesi, kaygılanırsa bunu yönetebilmesi bekleniyor.

Belki de bugün sağlıklı görünmeye çalışmamızın nedeni gerçekten sağlıklı olmamız değil. Belki de çöken bir dünyanın içinde hâlâ iyi olduğumuza dair bir estetik kurmaya çalışıyoruz.

Lauren Berlant’ın söylediği gibi bazen insanı ayakta tuttuğunu sandığı şey, aynı anda onu tüketmeye de başlıyor. Belki “iyi hayat” dediğimiz şeyin kendisi çoktan herkes için mümkün olmaktan çıktı ama biz hâlâ ona benzeyen bir yüzle dolaşıyoruz. O yüzden belki de anksiyete yalnızca bir bozukluk değil bu çağın bedende bıraktığı izdir. Ve mesele tamamen bükülmemek değildir.

  • Mesele, bükülmeyi utanç olmaktan çıkarmaktır. Çünkü bütün bu koşullar altında hâlâ hissedebiliyor olmak, hâlâ kaygılanıyor olmak, bazen bulanıklaşmak… Belki de insan kalabildiğimizin son işaretlerinden biridir.

Deniz Göktaş’ın "Ölü Deniz" gösterisi bunun çok iyi bir örneği. Kendini, kırılganlığını ve naifliğini ortaya koyarak, harika bir hikaye bükücü olarak, bildiğimiz kaba stand-up/erk dünyanın dışına çıkıp kendi yalnızlığı da dahil olmak üzere, bir anlamıyla var olduğu topluluklar içinde uyuşamama hâlini gösterisinde anlattı. Sağlıklı görünmek, güçlü görünmek, bilirkişi gibi görünmek gibi bir derdi yoktu. Ya da tepeden değil göz hizasından büküldüğü yerleri paylaşmış olması bu anlamıyla çok birleştirici. İnsan olduğu gibi göründüğü yerde parlıyor en çok, tıpkı Deniz Göktaş’ın sahnede parladığı gibi. 

Anksiyeteyi bastırmak yerine ortak bir dil, kırıldığımız yerlere bir söz, bir biçim bulmanın zamanıdır. Belki de ilacımız önce anksiyeteyi, yaralandığımız yeri sıkı sıkı elimizde tutmaktır ve kırıldığımız neresiyse, uyumsuz olduğumuz yer nasılsa onu konuşmaya başlamaktır. Anksiyeteyi utanç gibi yaşamamaktır. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

Nis Tuğba Çelik

2015 senesinde Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. 2012-2015 seneleri arasında Studio Oyuncuları Tiyatrosu’nda performatif oyunculuk, sahneleme ve sanat tarihi eğitimi aldı. 2016 senesinde Attis Tiyatrosu’nda Theodoros Terzopoulos yürütücülüğünde oyunculuk eğitimi aldı. Bağımsız filmlerde oyunculuk yaptı. Karanlıkta Kanto, Everest Yayınları’ndan 2023 senesinde çıkan ilk öykü kitabı.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst
∙

HİKAYE

Birlikte yaşamanın arkeolojisi #2 | Kovuk, çember, eşik: Birlikte yaşamanın sınırları nasıl çiziliyor?

İnsanın toplulukla birlikte özneleşmesi, topluluğun içinde erimesini gerektirmez. Tersine, kendi sesini koruyabildiği, başkalarının sesini duyabildiği, ortak hayatı dönüştürmeye katılabildiği ölçüde, ben ile biz arasındaki ilişki yeni olanaklarla zenginleşerek güçlenir. Öyleyse birlikte yaşamanın sorusu, birarada kalırken birbirimizin özgürlüğünü nasıl koruyacağımızı yönelik olabilir. "Birlikte yaşamanın arkeolojisi" serisinin ikinci yazısında "kovuk, çember, eşik" kavramlarından hareketle birlikte yaşamanın sınırlarının nasıl çizildiğine odaklanıyoruz.

Metin V. Bayrak

·

25 Eki 2026

Birlikte yaşamanın arkeolojisi #2 | Kovuk, çember, eşik: Birlikte yaşamanın sınırları nasıl çiziliyor?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Geleceğe hazırlıklı liderlik modeli: Değişimi anlatmaktan değişimin parçası olmaya uzanan yol haritası

Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?

Sinem Çelik

·

22 Eki 2026

Geleceğe hazırlıklı liderlik modeli: Değişimi anlatmaktan değişimin parçası olmaya uzanan yol haritası
AngstAngst
∙

HİKAYE

Etki Alanı #1 | Dolly Parton nasıl 'Book Lady' oldu?

İnsanların hikayelerini çoğu zaman başarıları, kazandıkları ödüller ve kariyerlerindeki dönüm noktaları üzerinden anlatıyoruz. Peki sahip oldukları imkanlarla başkalarının hayatında neyi değiştirdiler? "Etki Alanı" yazı dizisinin ilk bölümünde doğduğu bölgede binlerce insana geçim kapısı açan ve milyonlarca çocuğa kitap ulaştıran bir program başlatan country müziğin en tanınmış isimlerinden Dolly Parton var.

Zeynep Erdoğan

·

18 Eki 2026

Etki Alanı #1 | Dolly Parton nasıl 'Book Lady' oldu?
AngstAngst
∙

HİKAYE

İstanbul'un kayıp dereleri: Kent suyun yolunu nasıl kapattı?

İstanbul’da dere yatakları yıllar içinde beton, yol, sanayi tesisleri ve konutlarla kuşatılırken kentin doğal su yolları giderek daraldı. İmar kararları, plansız yapılaşma ve altyapı yetersizlikleri, şiddetli yağışları sel felaketine dönüştüren riskleri büyüttü. İstanbul’un kayıp dereleri, kentin doğayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini ve yağmur suyunun önündeki engellerin nasıl biriktiğini gözler önüne seriyor…

Pelin Cengiz

·

15 Eki 2026

İstanbul'un kayıp dereleri: Kent suyun yolunu nasıl kapattı?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Kabuk ile deniz arasında: Müşterekleşerek varolmak üzerine

Deniz kabuğunun derinliklerinde yankısını dinleyen özne, kendi sesiyle birlikte dışarıdaki dünyanın çok sesli çağrısını da işitmeye başladığında, artık ne tamamen içeridedir ne de tamamen dışarıda... Kabuk, hapishanesi olmaktan çıkar, bir köprü hâline gelir. Ve bu köprüden geçenler, içeride biriktirdikleri yankıyı yanlarında götürerek, onu müşterek bir dünyanın inşasında kullanmayı öğrenirler.

Eda Öztürk

·

14 Eki 2026

Kabuk ile deniz arasında: Müşterekleşerek varolmak üzerine