Bugünün konforu, yarının ızdırabı: Beş dakikada çözülebilecek konuları konuşmayı neden erteliyoruz?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Geçenlerde hem çalışma hem de özel hayatımda neredeyse her gün karşılaştığım fakat adını koymayı beceremediğim bir konu üzerine düşünmeye başladım. Psikoloji üzerine çalışan bazı dostlarımla görüştüm. Dinledim, ardından aldığım tavsiyeler üzerine bazı kaynakları araştırdım.
Okudum… Okudukça rahatladım mı, yoksa yüzleştiğim gerçekler yüzünden daha da çıkmaza mı girdim emin olamamakla beraber, kendime dedim ki “Her zamanki gibi önce bir konuyu kendince anla, durumu tanımla, ardından çözülür çözülmez bakarız.” Klasik olacak ama neyi tam olarak çözmüşüz ki? Ayrıca, çözdük sandıklarımızın da farklı formlarda karşımıza yeniden çıktığına az mı şahit olduk?
- Ancak öyle ya da böyle, hem özel hem de iş hayatıma dair net bilgiler edindim ve bunları kendimce analiz etmeye çalıştım.
Zihnimizi en çok meşgul eden döngü, genellikle çok basit bir anla başlıyor. Örneğin yapılması gereken, en fazla beş dakika sürecek zor bir konuşma var ancak o konuşmayı yapmak yerine ertelemek, konuyu zamana bırakmak ya da yumuşatıp geçiştirmek anlık olarak çok daha cazip geliyor. İnsan zihni bu anlarda çoğunlukla masum bir gerekçeye sığınıyor:
“Şimdi onu üzmeyeyim, aramızdaki ilişkiyi yıpratmayayım, ortam gerilmesin, aman ağzımızın tadı kaçmasın.”
Fakat meselenin arka planına ve bu alandaki araştırmalara baktığımızda, durumun yalnızca nezaketi tercih etmek olmadığını, aslında köklü bir psikolojik kaçınma mekanizması olduğunu fark ediyoruz.
Davranış psikolojisinde bunun çok net bir karşılığı var: Olumsuz pekiştirme (negative reinforcement). Zor bir konuyu açmamız gerektiğini düşündüğümüz an içimizi kaygı, suçluluk ya da karşı tarafı incitme endişesi kaplıyor. “Bugün konuşmayayım, yarın bakarım” dediğimiz anda ise vücudumuzdaki o gerginlik aniden düşüyor ve kısa vadeli bir ferahlama yaşıyoruz. Bu anlık rahatlama, kaçınma davranışını doğrudan pekiştirebiliyor. Sorun yerinde durduğu, hatta zamanla büyüdüğü hâlde faturayı geleceğe erteleyip bugünün konforunu satın almış oluyoruz.
- Tabii bu tip konular açıldığında çok iyi tanıdığımız o meşhur grup başlıyor şarkılarını seslendirmeye: “Ben kimseden lafımı esirgemem hocam, arkasından dolanmam, insanların yüzüne çatır çatır konuşurum.”
Bana kalırsa mesele asla bu kadar basit ve kaba bir pervasızlıkla çözülemeyecek derinlikte. Her aklına eseni "şeffaflık" paketine sararak karşı tarafın yüzüne söylemek bir meziyet olmadığı gibi, çoğu zaman ciddi bir had aşımı. O insan grubunun durup kendilerine şunu sorması gerekiyor:
“Benim düşündüğüm ne kadar doğru ki hemen dile getiriyorum? Ben neyin otoritesiyim de karşımdakine ders verir gibi konuşma hakkını kendimde buluyorum?”
Bazen durup beklemek bir zaaf veya korku işareti değil, karşı tarafın alanına saygı duymak, kendi gözlemimizin yanılabilirliğini hesaba katmaktır. Her aklına geleni boca etmekle gerçek bir konuşma yapmak arasında dağlar kadar fark var.
- Asıl konumuza geri gelelim: Gerçekten çözülmesi gereken ve sorumluluğumuz dahilindeki somut bir problemi dile getirmekten çekinmek.
İş hayatında ve ilişkilerde bu sessizliğin nasıl yerleşik hâle geldiğini Elizabeth Morrison ve Frances Milliken’in 2000 senesinde örgütsel sessizlik üzerine yaptıkları çalışmada görüyoruz. İnsanların ellerinde somut veriler ve çözülmesi gereken problemler varken dahi neden konuşmamayı tercih ettikleri inceleniyor. Milliken, Morrison ve Hewlin’in 2003 tarihli araştırması ise meselenin doğrudan insani boyutunu önümüze koyuyor: İnsanların zorlu konuları açmaktan kaçınmasının temelinde ilişkinin zarar göreceği korkusu, olumsuz algılanma endişesi ve etiketlenme çekincesi yatıyor.
Burada çok insani bir kimlik çatışması var. Özellikle bir ekip yönetiyorsanız ya da değer verdiğiniz bir ilişkinin içindeyseniz zihninizde iki farklı algı çarpışmaya başlıyor: “Ben anlayışlı, adil ve iyi bir insanım.” veya “Şimdi karşımdaki insanı hayal kırıklığına uğratacak veya canını sıkacak bir gerçeği söylemek zorundayım.”
Kişi çoğu zaman karşı tarafın tepkisinden ziyade, kendi zihnindeki o "iyi insan" imajının zedelenmesinden kaçınıyor. Ancak burada gözden kaçırılan çok temel bir paradoks var: Gecikmiş dürüstlük, karşı tarafa zaman geçtikçe daha ağır bir yük bindiriyor. Çalışma arkadaşınızın ya da partnerinizin üç aydır devam eden bir problemini ona üçüncü ayın sonunda söylediğinizde, o kişi haklı olarak şunu soruyor: “Bunu bana neden hemen söylemedin?”
O andan itibaren mesele sadece performans ya da davranış kusuru olmaktan çıkıp geriye dönük bir güven sorgulamasına dönüşüyor. Dolayısıyla karşı tarafı korumak adı altında yapılan erteleme, aslında çoğu zaman kendi anlık huzurumuzu koruma arzusundan ibaret kalıyor.
Bir de bu konuşmaların görünmeyen, masanın altına itilen çok insani başka bir boyutu daha var: Karşılıklı açıklarımız. Bazen o konuşmayı başlatmaktan çekinmemizin asıl sebebi, karşı tarafın da bizim eksiklerimizi çok iyi biliyor olması. Zihnimizden sessizce şu geçiyor: “Ben şimdi ona bunu söylersem o da bana kendi açığımı hatırlatır mı?”
Karşı taraf açısından ise durum daha da boğucu olabiliyor. Özellikle hiyerarşik bir ilişkide, karşıdaki insan sizin eksiklerinizi gördüğü hâlde pozisyonu gereği bunu yüzünüze söyleyemeyebiliyor. Dışarıdan başını sallarken içinden, “Sen kimsin ki bana bunu söylüyorsun? Sen sanki çok mu kusursuzsun? Daha geçen hafta şu konuda benzer hatayı sen yapmadın mı?” diye düşünüyor.
- İşte o an konuşma, yapıcı bir geri bildirim olmaktan çıkıp güvensizliğe ve bastırılmış öfkeye dönüyor. Konuşmayı yapan da dinleyen de kendini güvende hissetmediği gibi, o masada adil bir paylaşım yerine güç eşitsizliğinin getirdiği tek taraflı bir yargılama yaşanıyor.
Amy Edmondson’ın 1999 tarihli araştırmasında ortaya koyduğu psikolojik güvenlik (psychological safety) kavramı tam bu noktada dile getirilebilir. Edmondson, insanların zor meseleleri dile getirebilmesinin salt bireysel bir "cesaret" meselesi olmadığını gösteriyor. Asıl belirleyici olan, o ortamda kişisel bir risk almanın, bir hatayı veya endişeyi dile getirmenin cezalandırılmayacağına dair hissedilen ortak inanç.
- Psikolojik güvenlik, hatasız bir otoritenin çalışanına yukarıdan ders vermesi demek değil. Tam aksine, her iki tarafın da insan olduğunu, hata yapabileceğini ve kusursuz olmadan da birbirinin gelişimine dürüstçe ayna tutabileceğini kabul eden o ortak zemin.
Ha bir de tabii, bu konuşmaların neden yazılı mesajlarla değil de doğrudan yüz yüze yürütülmesi gerektiği meselesi var. Richard Daft ve Robert Lengel’in geliştirdiği Medya Zenginliği Teorisi (Media Richness Theory, 1986) yoruma açık, duygusal yükü bulunan ve belirsizlik içeren durumların daha “zengin” iletişim kanallarına ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyor.
Yüz yüze iletişimin en büyük gücü anlık onarım kapasitesi. Bugün 1986 senesine göre yazılı mesaj göndermenin çok daha pratik olduğunu biliyoruz, ancak özellikle kritik konularda karşı taraf yazdığımız cümleyi bambaşka tonlayabiliyor. “Varsayım” denen kavramın üzerimizdeki etkisini de hafife almamak gerek. Oysa aynı ortamdayken, hatta çevrimiçi bir toplantıda dahi ses tonu, duraksamalar ve mimikler çok büyük fark yaratıyor. “Bunu yanlış anladın, kastettiğim bu değil, bir dakika duralım, gel burayı birlikte netleştirelim” gibi anlık onarımları yapmak bu kanallarda mümkün. Mimik kısmını dışarıda bırakırsak, bu durum telefon konuşmaları için de geçerli.
Elbette her zor konuşmanın zamanı "hemen şimdi" değil. Sinirliyken ya da duygusal bir kriz anındayken durup beklemek stratejik bir olgunluk. Ancak beklerken kendimize sormamız gereken dürüst bir soru var:
“Beklediğim için bu konuşma gerçekten daha yapıcı mı olacak, yoksa sadece bugünlük ben mi rahat edeceğim?”
Bazen birini o an biraz tedirgin etmek ya da yüzleşmekten çekindiği bir gerçeği sakince paylaşmak, uzun vadede hem ona hem de ilişkiye sunulabilecek en içten ve yapıcı katkı oluyor. Belki de esas mesele, ne patavatsızca her şeyi ortaya dökmek ne de çekinip sessizliğe gömülmek… Nezaket görüntüsü altında kendi rahatımızı mı, yoksa karşı tarafın ve ilişkinin gerçek gelişimini mi düşündüğümüzü kendimize dürüstçe itiraf edebilmemiz gerekiyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
YAZARLAR

Cem Arıdağ
UNITE Edelman Başkan Yardımcısı olarak iş hayatında sorumluluk alan Cem Arıdağ, orta öğrenimini Saint Benoit Fransız Lisesi’nde, lisans eğitimini ise İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık Bölümü’nde tamamladı. New York Pace Üniversitesi’nde Medya ve İletişim üzerine yüksek lisans derecesi bulunmaktadır. Reklam ve kurumsal iletişim alanında çok sayıda ulusal ve uluslararası markanın stratejik süreçlerini yöneten Arıdağ, iletişimi veri ile psikolojinin kesişiminde okunan bir disiplin olarak görmektedir. İletişim deneyimini üniversitelerde verdiği derslerle genç iletişimcilere aktaran Arıdağ, akademiyle olan bağını doktora düzeyine taşımayı hedeflemektedir.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Antalya’da düzenlenecek COP31 İklim Zirvesi, Türkiye için sadece uluslararası bir zirveye ev sahipliği yapma meselesi değil. İklim finansmanı, adil geçiş, emisyon azaltımı ve çoktaraflı işbirliği başlıklarında somut ilerleme sağlanması, Türkiye'nin küresel iklim diplomasisindeki rolünün de önemli bir göstergesi olacak. COP31’in başarısını, açıklanan taahhütlerin sayısı değil, ülkelerin somut kararlar alıp bunları uygulamaya dönüştürme kapasitesi belirleyecek.

COP31’e günler kala, iklim diplomasisinin en önemli gündem maddelerinden biri yine finansman. Yeni düzenlemelerle birlikte Türkiye’de özel sektörün iklim finansmanında daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerekecek gibi görünüyor.

COP31'e doğru 2035 için belirlenen yıllık 1,3 trilyon dolarlık iklim finansmanı hedefi tartışılırken kaynakların hangi kanallardan sağlanacağı, ülkelerin katkısının nasıl paylaşılacağı ve finansmanın ne kadarının hibe olarak aktarılacağı belirsizliğini koruyor. Bakü–Belém Yol Haritası bu hedefe ulaşmak için bir çerçeve sunarken asıl sınav, finansmanın ihtiyaç sahiplerine hangi koşullarda ulaşacağı olacak.

Pandemi günlerinde bir adım geri atıp, yaşadığımız keşmekeşi çıplak gözlerle görünce, en çok da bizden nelerin esirgendiğini fark ettik. Ertelenen kitaplar okundu, filmler, diziler izlendi. Kimimiz sahiden de mutfakta becerikli olduğunu keşfetti, hemen herkes evde kendi ekmeğini pişirmeye başladı, bir kısmımız hızını alamayıp karnabaharı bile deterjanla yıkamaya soyundu. Ama ortak duygu şuydu: Çalışırken de kendimize vakit ayırabilirmişiz. Peki böyle bir hayat için illa küresel bir felaket mi yaşamamız gerekiyordu?

Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenleneceği için bu yıl özel bir önem atfedilen COP31’in ana gündem maddelerini, işleyiş ve iklim finansmanına ilişkin kritik konuları uluslararası iklim politikası, çevre hareketi ve iklim diplomasisi alanlarında 30 yılı aşkın deneyime sahip bir isim olan Jennifer Morgan ile birlikte değerlendirdik.




