Daniel Blumberg ile sohbet: Dâhi mi yoksa çılgın mı?

2025’te En İyi Orijinal Film Müziği Oscar’ını kazanan Daniel Blumberg ile 46. İstanbul Film Festivali kapsamında buluşuyoruz. Blumberg, film müziklerinin kayıt süreçlerini ve İstanbul’la bağını anlatıyor.
Daniel Blumberg ile sohbet: Dâhi mi yoksa çılgın mı?

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

46. İstanbul Film Festivali’nin konuklarından Daniel Blumberg ile Pera’daki bir otelin lobisinde buluşuyorum. Sanatçı, festivalde gösterilen Gianfranco Rosi imzalı Pompei: Bulutların Altında belgeselinin müziklerini yaptığı için şehirde. Blumberg röportaj sırasında ise bir kağıt üzerine gümüş kütlelerle çizimler yapıyor ve Paris’te bu teknikle yaptığı resimlerin sergisinden bahsediyor. Ama bizim konumuz dahilik ile delilik arasında bir yerlerde gidip gelen müziği.

The Brutalist'e yaptığı müziklerle de 2025’te En İyi Orijinal Film Müziği Oscar’ı kazanan Daniel Blumberg’in üretim sürecindeki farklı tekniklerini konuşmaya başlıyoruz...

İstanbul’la ilk bağını hatırlıyor musun? Buraya daha önce de geldin...

Yine bu festivaldeki Brady Corbet’ın Bir Liderin Çocukluğu filminin gösterimi için gelmiştim. O dönemki partnerim filmde rol alıyordu ve o yüzden buradaydık. Bir akşam yemeği sırasında sigara içmek için dışarı çıktığımda Gianfranco (Rosi) ile karşılaştım; tanışmamız tamamen tesadüftü.

Ertesi gün filmini izlememi söyledi. Daha önce adını hiç duymamıştım. Sanırım İtalyan Konsolosluğu’ndaki bir gösterimdi; hayatımda gördüğüm en etkileyici filmlerden biriyle karşılaştım: Fire at Sea (Fuocoammare). Rastgele tanıştığım bir adamın böylesine devasa bir iş çıkarmış olması beni büyülemişti. Tabii sonra gidip tüm külliyatını izledim ve zamanla dost olduk. Şimdi, 10 yılın ardından birlikte çalışmış olarak yeniden burada olmak çok güzel.

Peki, bu süreçte şehirdeki değişime dair neler gözlemledin?

Aslında buraya geleli sadece birkaç gün oldu. İstanbul’a dair en güçlü bağım 2020 yılına dayanıyor. Sanatçı Elvin Brandhi ile burada bir ay kaldım. İstanbul’dan yerel müzisyenlerle biraraya gelip birlikte bir şeyler üretiyorduk. Ama yaptığımız asıl şey bir freskti. Bu harikaydı çünkü o fresk üzerinde çalışmak için bir sanat okuluna gidiyorduk. Elvin sadece müzikteki yol arkadaşım değil; geçen yıl yer aldığım The Testament of Ann Lee filminde de büyük emeği var. İstanbul’da kendi müziğimizi yaparken, ikimizin de görsel sanat pratiği olduğu için notaların yanında çizimler de bize eşlik ediyordu. Hatta buradan trenle Bulgaristan’a geçmiştik.

'İstanbul’da tencere tava ile yapılan protesto seslerini kaydettik'

Rolling Stone’daki röportajında Hackney’deki evinin her köşesinin enstrümanlarla dolu olduğu bahsediliyordu. Nasıl bir çalışma alanın var?

Aslında enstrümanlar ve eşyalar konusunda oldukça minimalist bir yaklaşımım var. Kaldığım yer çok küçük; hem kayıt stüdyosu hem sanat atölyesi hem de yazım alanı olarak kullanıyorum. 16 yıldır oradayım, bu yüzden hâliyle çok fazla kitap ve benzeri şey birikti. Ama müzik yaparken genellikle sadece bir klavye kullanırım. Kayıt aşamasına geçtiğimde ise çok fazla mikrofon devreye girer. Bu arada, Hackney’de çok büyük bir Türk topluluğu var. Gianfranco ile Londra’da film üzerine çalışırken her gün öğle yemeğinde Türk yemekleri yiyorduk.

Birçok farklı mekanda kayıt yapan biri olarak mekan ve müzik arasındaki ilişki senin için ne ifade ediyor?

Bu ilişki benim için çok belirleyici. Doğaçlama müzikle ilk tanıştığımda, enstrümanlar arasındaki o dinamik beni çok etkilemişti. Performans sırasında yaylıların birbirinin içine geçmesi ya da o ses trafiği içinde kendilerine nasıl yer bulduklarını izlemeye bayılırdım. Turneye çıktığımda sadece oturmalı düzeni olan mekanlarda çalıyorum, bu da genellikle karşıma çok ilginç mimariler ve alanlar çıkarıyor. Özellikle İtalya’da birbirinden çok farklı, karakteristik mekanlarda çaldığım bir turneyi hiç unutamam.

Bir gece bir kilisede, ertesi gece bir işgal evinde ya da tiyatroda çalıyorduk. Hatta o yıl Milano’daki planetaryumda, yıldızların altında bir konser vermiştik. Tüm bu mekanların kendine has, eşsiz akustikleri var. Bu süreçte mikrofonlara ve mekanın dinamiklerine daha fazla ilgi duymaya başladım.

Türkiye’de hiç hamama gittin mi? Hamamların akustiği gerçekten inanılmazdır. 

Öyle mi? Gerçekten merak ettim. Aslında İstanbul’da düzenli olarak çalan, Berlin’de yaşayan yakın bir dostum var: Joel Grip. Kendisi bir kontrbasçı, The Brutalist ve Ann Lee projelerinde de birlikte çalıştık. İsveç’te bir festival düzenliyor ve orada saunada konserler veriyor. Hatta birlikte çalıştığım İsveçli bir klarnetçi, Joel’in festivalinde saunada çaldığını anlatmıştı. 

İstanbul kayıtlarınızda sadece enstrümanlar mı vardı, yoksa şehrin kendi sesi de işin içine girdi mi?

İstanbul’da olduğumuz dönemde sokaklarda tencere tava çalarak protesto yapan insanlar vardı. Elvin gittiği her yerde kayıt yapan biridir; o yüzden arka planda bu güçlü tencere tava seslerinin olduğu kayıtlarımız vardı. O dönemden kalma her türlü video ve ses kaydına sahibiz aslında ama daha hiçbirini yayınlamadık. Bir gün sunacağız. 

'Müzikte fazla süsleme yaparsan etkiyi sulandırabilirsin'

Mimar Adolf Loos’un ünlü bir sözü vardır, “Süsleme suçtur.” Senin müziğin de benzer bir tutuma sahip; saf ve süssüz. Dinleyiciyi duygu seline boğmak yerine tek bir hisse odaklıyorsun.

Kesinlikle, aynısını düşünüyorum. The Brutalist gibi işlerde çok net bir tavrımız vardı. Bazı anlarda müzik gerçekten sadeydi. Anlatılması gerekeni çok fazla dolandırmadan söylemeye çalışıyorum. Çünkü bazen fazla süsleme yaparsan, etkiyi sulandırabilirsin. Gianfranco ile çalışırken de müziğe bir şeyler eklerken çok hassastık. Zaten o normalde filmlerinde müzik kullanmaz. Ortaya çıkan çalışma oldukça incelikli oldu.

Aslına bakarsan, bence onun filmleri müzik olmadan da gayet iyi işliyor. Ben sadece kurguyu izlerken bazı ses tasarımlarının olduğu anlara odaklandım ve “Acaba burada kendi seslerimizi birlikte var edebilir miyiz?” diye düşündüm.

Yönetmenin yarattığı atmosfere mi hizmet etmeye çalıştın?

Ben her şeyden önce sıkı bir sinemaseverim; en sevdiğim filmleri izlerken daha önce hiç bulunmadığım bir boyuta geçtiğimi hissederim. Bu yüzden yönetmenin yaratmaya çalıştığı o atmosfere hizmet edecek, onu besleyecek müzikler üretmeye çalışıyorum. Özellikle Gianfranco gibi yönetmenlerle çalışırken bu çok önemli; çünkü onun el yazısını filmin her karesinde görebilirsin. 

Büyük ekiplerle çalışmaz, her şeyi kendi yapar. Bu yüzden filmlerinde onun varlığını çok güçlü bir şekilde hissedersin. Filmleri yaşayan özneler hakkında birer belgesel olsa da orada Gianfranco’nun ruhu da vardır. Gianfranco çok komik biridir ama aynı zamanda sınırsız bir meraka sahiptir. İzleyiciyi kendi keşfettiği dünyalara, kendi merceğinden geçirerek davet eder. Bence başarılı film yapımının özü aslında bu sadelik. 

'Londra’daki kayıtları İtalya’da suyun altındaki amfiye verdik ve su altı mikrofonuyla tekrar kaydettik'

Mubi’de de yayımlanan Pompei: Bulutların Altında için müzik kaydederken The Brutalist'teki gibi bir yol mu izledin? 

Gianfranco başlangıçta sadece filmin sonu için müzik yapmamı istemişti; kameranın suyun altına girdiği ve jeneriğin başladığı o kısım için. Orada bir şeylerin olmasını, bir duygunun geçmesini istiyordu. Bunu duyar duymaz aklıma daha önce bir sanatçıyla birlikte kullandığım o suyun içindeki özel mikrofonlar geldi.

Su altı mikrofonlarından mı bahsediyorsun?

Evet, hydrophone denilen, normalde bilimsel amaçlarla kullanılan su altı mikrofonlarıyla bazı deneyler yapmıştım. Bu “batık/suya gömülmüş ses” fikrinin iyi bir başlangıç noktası olacağını düşündüm. Pompei’deki o donup kalmış insan figürlerine baktığınızda, bir şeylerin yüzeyin hemen altında, derinde olduğunu hissediyorsunuz. O insanlar sanki bir kabuğun içine hapsolmuş gibi...

Başlangıçta Gianfranco bana telefonda bir şarkı mırıldanıyordu; böyle boğuk, derinden gelen bir ses... Ben de bunu “gömülü bir ses” olarak hayal ettim. Ve sonra şu fikri düşündüm: Bu kayıtları amfiye verip su altında tekrar çalmak...

Bu seslerin su altından geldiğini düşünmemiştim. Tamamen elektronik bir müzik ortaya koyduğunu sanmıştım...

O film müziğinde kesinlikle hiçbir elektronik öğe yok. Orada saksafonu çok farklı boyutlarda kullanan Seymour Wright ve John Butcher gibi iki isimle çalıştım. Saksafonun potansiyeli heyecan verici çünkü bir ortama sesi çok güçlü yayabiliyor. John Butcher’ın Resonant Spaces adlı bir serisi vardır, çok tuhaf mekanlarda kayıt yapar. Bizim durumumuzda, saksafon frekansları suyun içinden geçip gidebiliyordu. Londra’da kayıt yaptım, sonra bu kayıtları alıp Gianfranco’nun çekim yaptığı yerde, suyun altına yerleştirdiğimiz bir hoparlöre verdik.

Yani Londra’daki kaydı İtalya’da denizin altına mı dinlettiniz?

Tam olarak öyle. Gianfranco’nun asistanı Alberto ile turist sezonu olduğu için en sessiz vakit olan gece yarısı bunu yapıyorduk. Önce saksafon kayıtlarını suyun altına verdik. Sonra hydrophone'ları denize batırdık. Dalgalar mikrofonlara sürtünmeye başladı ve müzikle fiziksel olarak buluştu. Müzik gerçekten mekana fiziksel olarak tepki veriyordu. Rüzgar da vardı. Bir iskele bulduk; iskelenin suya tutunan direklerine mikrofonlar yerleştirdim. Ayrıca “jeofon” denen özel mikrofonlar kullandım. Bunlar deprem aktivitesini ölçmek için kullanılır. Ama aslında rüzgarın sesini de yakalar. Volkanik bölgeden gelen rüzgar müzikle birlikte hareket ediyordu.

Bazen kağıt üzerinde harika duran konseptler pratikte çalışmaz. Ama bu sefer ortaya çıkan ses gerçekten büyüleyiciydi. Kulaklıklarımızla dinlerken sadece “Vay canına!” diyebildik.

Müzikal tavrın hem dâhice hem de biraz çılgınca...

Londra’daki dairemde, mikrofonları küvete sokarak başladık; sonuçlar o kadar iyiydi ki! Hatta Gianfranco ile küvetin başında fotoğraflarımız bile var. Ama içimizden bir his bize bunu mutlaka Baia’da (İtalya’da antik batık kent) yapmamız gerektiğini söyledi. Mesela The Brutalist'te 80’lerde geçen bir sahne var ve orada sadece synthesizer kullandım. Efekt kullanmayı sevmiyorum. Kendi özgün sesimizi yaratmayı seviyorum.

'İşin Oscar kısmı ile çok ilgilenmiyorum'

Oscar heykeline her baktığında ne hissediyorsun?

Brady’nin (Corbet) filmiyle böyle bir takdir görmek çok gurur verici. Ben özellikle hiçbir beklenti içinde değildim. Sadece onun tam olarak istediği filmi yapmış olmasından dolayı çok mutluydum. Gianfranco için de aynısını hissediyorum; Venedik’te ödül aldığında çok sevinmiştim çünkü yıllar boyu hatırlanacak muazzam bir iş çıkardı. İnanılmaz işler yapan ama müziği ticari olmadığı için radyolarda çalınmayan, konserlerine az kişinin gittiği çok fazla müzisyenle çalışıyorum. İşin Oscar kısmıyla pek ilgilenmiyorum.

Klişe ama Oscar kazanmak kariyerinde neleri değiştirdi? 

Oscar’dan hemen sonra kendimi The Testament of Ann Lee filminin ortasında buldum. Bir müzikal olduğu için ses miksajından çekim anına kadar her saniye sette olmam gerekiyordu; devasa bir projeydi. O biter bitmez de Gianfranco geldi. Sadece çok daha fazla çalışmaya başladım. Değişen tek şey, sanırım yapım şirketinin Oscar’dan dolayı benden müzikal için daha fazla tanıtım yapmamı istemesi oldu.

21 yıldır müzisyenim. İnsanların müziğinizi bazen çok önemsediğini, bazen de hiç umursamadığını bilecek kadar uzun süredir bu sektördeyim. Asıl mesele işin kendisine ne kadar dahil olduğum ve o üretim sürecinden ne aldığım.

Seni sahnede canlı izleyebilecek miyiz?

Arka arkaya üç film projesinde yer aldım. O yüzden bu aralar çok yoğundum. Geçenlerde Mona’nın (Fastvold) filmi için yaptığımız şarkılardan oluşan birkaç konser verdik, harikaydı. Ayrıca Londra’da Freya ve Phil Minton ile tamamen doğaçlama bir set çaldık. O an fark ettim ki, aslında son zamanlarda canlı çalmayı biraz ihmal etmişim. Bu yüzden şimdiden yeni konserler ayarlamaya başladım. Ayrıca Paris’te büyük bir sergim vardı. O sergiye hazırlamak bile başlı başına devasa bir işti.

Londra’dayken hâlâ Cafe Oto’ya gidiyor musun?
Evet, Londra’da olduğumda mutlaka uğrarım. Geçen gece harika bir konser izledim; Cristabel Riley adında müthiş bir perküsyoncu. Müzik dinlediğim yer orası. Evde oturup plak dinleyen biri değilimdir.

Favori film müziğin nedir?

Kaneto Shindo’nun Naked Island filmi. Çok melodik soundtrack’i. Filmde bazen gizli melodik temalar olur. Naked Island’ın müziği çok güzel çünkü temanın geri dönüşü çok etkileyici. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Eda Solmaz

Müzik yazarı

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi

Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

Aslı Perker

·

06 Kas 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

Ümit Alan

·

06 Kas 2026

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

Mehmet Sindel

·

06 Kas 2026

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Soner Can

·

04 Kas 2026

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

Aslı Ildır

·

03 Kas 2026

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti