

Yeni dünya trendi: Deneyim ve anı biriktirme Dönüşüm ve devinimin oldukça hızlandığı bu dönemde trendlerde de bir ikilik görüyoruz. Bir konunun iki ucu da trend olabiliyor. Bir yanda klasik arabalar, retro tasarımlar, nostaljik müzikler diğer bir yanda otonom araçlar, uçtan uca dijital teknolojilerin entegre edildiği sanal dünyalar, BMW ’nin de “Retail Next” adını verdiği deneyim odaklı yeni nesil mağazacılık konsepti. İçinde bulunduğumuz bu ikilik bir metcezir hâli, bir dengelenme hâli adeta. Tüm dünyada yaşanan sürekli değişim, bireysel hayatlarımızı ve beklentilerimizi de etkiliyor kuşkusuz. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki tüketiciler artık bireysel hazdan ziyade; aileleri ve çevreleri için pozitif etki yaratmak, anlamlı bir hayat sürmek, dünya ile bağ kurmak istiyor. Araştırmaların bir diğer çıktısı da tüketicilerin dengeli bir yaşam sürmelerine yardımcı olacak markalara sadık oldukları. Tam da bu noktadaki asıl soru ise; sosyal ve kültürel konularda ilerlemeci bir dönüşüme markalar nasıl liderlik edebilir? Çok paydaşlı çözümler ve sistem düşüncesiyle pozitif etkiyi ön planda tutmak oldukça önemli bir anlam taşıyor. Müşterilerin hayat kalitesini artırma bakışıyla geçilen yeni iş modelleri şüphesiz deneyim ve anı biriktirme üzerine inşa ediliyor. BMW, farklı paydaşlarla anlamlı iş birlikleri yaparak bulunduğu sektörden başlayarak ekosistemin dönüşümüne öncülük ediyor. BMW ’nin sunduğu eşsiz deneyim, müşteri deneyiminin yanında yaşam deneyimi de sunmak. Tüm markaların da bu dönüşümün parçası olduğu, kimseyi arkada bırakmadan yeni dünyaya uyumlanmak mümkün. Değişimden korkmadığımız, değişimi kucakladığımız günlere.
Daha fazlasını öğren →
DünyahaliDünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!
Gıda temini insanlık açısından önemli bir sorun ve bu sorun bir yandan biz yeryüzününün sınırlarına dayandıkça, öte yandan da sayımız arttıkça daha da derin bir hale geliyor. Bu sorunun üç ana parçası olduğunu söyleyebiliriz. İlki, gün geçtikçe isteklerimiz de artıyor. Bundan çok değil, otuz sene önce yediklerimizle bugün yediklerimizi kıyasladığımızda oldukça şımarmış olduğumuzu görmek zor değil. Eskiden mevsimi dışında bulamadığımız çoğu sebzeyi ya da meyveyi artık neredeyse tüm sene boyunca tüketiyoruz. Bireysel olarak hayvansal gıda tüketimimiz abartılı biçimde arttı. Lütfen bana ''sen asgari ücretlinin boğazından ne kadar et geçiyor biliyor musun?'' demeyin, biliyorum ve sözüm zaten onlara değil. Sorunu yaratanlar günde üç öğün masasına et koyabilecek imkana sahip olanlar ve bu grubun sayısı oldukça yüksek günümüzde. Bunun hızla değişmesi gerekiyor çünkü beslenme alışkanlıklarımızın ciddi bir kısmı ne bizim için ne de gezegen için sağlıklı.
İkinci önemli parça da, gıda kayıpları. Gerek beslenme, gerekse de bu beslenmeye üretim yapmaya çalışan gıda sektörü açısından bakıldığında üretilen gıdanın önemli bir kısmı çöpe gidiyor. Bugün gıda üretiminin yarısından fazlasının kaybedildiği bir gezegende yaşıyoruz. Yani ''gıda kayıplarını önleyecek olsak 10 milyar kişiyi rahatlıkla besleriz'' söylemi doğru. Yaptığımız üretimi doğru biçimde sofraya ulaştırabilecek olsak, ve sofrada da israfı önlesek 10 değil 16 milyar kişinin doymasını sağlayabiliriz. Gıda kayıplarını ve bunların nasıl önlenebileceğini uzun uzadıya konuşabiliriz. Ama esas konumuz üçüncü parça.
Yeryüzündeki gıdanın tek kaynağı Güneş’ten gelen enerji.
Bitkiler bu enerjiyi alıp fotosentez ile besine çeviriyorlar. Gıda üretmenin en doğal ve en temel yolu bu. Ancak bu şekilde gıda üretimi aynı zamanda oldukça verimsiz. Yani, Güneş’ten gelen ışığı ve topraktan suyu alan bir buğday bitkisi bu kaynakların sadece yüzde 2’sini un yapacağımız buğday tanesine dönüştürüyor. Enerjinin geri kalanı ise ya tamamen boşa gidiyor, ya da besin üretimi olmayan işler için harcanıyor. Ama bununla mutlu olup hayatımızı devam ettirsek gene de epey hayırlı bir iş yapmış oluyoruz. Ne yazık ki biz burada durmuyoruz. Bu elde ettiğimiz besini kendimiz yiyeceğimiz yerde hayvanlara yediriyoruz.
Hayvanların verimi bitkilerden biraz fazla olsa da aldıkları enerjinin yüzde 90’ı bizim besin kabul ettiğimiz kısımlara gitmiyor. Bitkisel besinin onda birini biz hayvansal besin tüketerek geri alıyoruz en iyi ihtimalle. Bir de problemin çok daha kötü bir tarafı var; tüm bu bitkisel besini üretmek için kullandığımız tarım ilaçları ve suni gübrelerle doğaya inanılmaz ve neredeyse geri döndürülmez hasarlar veriyoruz. Tarım alanı olarak kullanmak üzere ormanları yaktığımız için de biyoçeşitlilik korkunç bir hızla azalıyor. Yani, evet, 16 milyar insanı besleyebiliriz, ama sürdürülebilir biçimde değil. Tüm gıda kayıplarımızı dikkate alacak olursak sürdürülebilir biçimde besleyebileceğimiz insanların sayısı bugün için birkaç milyarı bulmaz bile.
Tüm insanlığı sürdürülebilir olarak beslememiz mümkün mü?
Kesinlikle evet, ama bunun için tüm gıda üretimini ve tüketimini baştan yapılandırmamız gerekiyor, bu da öyle kolay bir iş değil. Öncelikle yukarıdaki ilk iki maddeyi unutmamamız gerekiyor. Protein almak için günde üç öğün et yemek zorunda değiliz. Bitkilerden de aynı proteini alabiliriz, hatta normal şartlarda gün içerisinde aldığımız proteinin neredeyse üçte ikisi bitkisel proteinden oluşuyor. Ama unutmayın, buradaki cümle ''günde üç öğün et yemek zorunda değilsiniz''. Bu ''bir daha ağzınıza et sürmeyin'' anlamına gelmiyor. Yiyin, yalnız, sürdürülebilir olarak üretilen et yiyin. Bu da endüstriyel hayvancılıktan uzak durmamız anlamına geliyor. Çayırda otlayan inekten ya da koyundan doğaya bir zarar gelmez, hatta bunların net karbon ayak izleri negatiftir. Ancak bugün tükettiğimiz miktarda eti çayırda gezen hayvanlardan elde etmemize de imkan yoktur, o nedenle de hayvansal gıda tüketimimizi onda birine düşürmek zorundayız, en azından.
Alternatif protein kaynakları nasıl olur peki? Mesela böcekler?
Üçüncü maddeyi unutmayın, hareket eden canlıların hiçbiri fotosentezle kendi enerjilerini üretmezler. Dolayısıyla hareket eden herhangi bir canlıdan protein elde etmek istiyorsak onlara önce tarımsal üretimden elde ettiğimiz gıdayı verip en az yüzde 90 kayba göz yummamız gerekir, bu inek için neyse çekirge için de benzerdir. O nedenle sırf doğayı korumak amacıyla alternatiflere yönelmeyin çünkü alternatifler asıllarından daha kötü bile çıkabilir.
Son olarak şunu unutmayın: artık bilim o derece gelişti ki doğadaki üretim faaliyetinin önemli bir kısmını bir test tüpünde gerçekleştirmek mümkün ve çoğu zaman da oldukça verimli. İneğin vücudundaki biyokimyasal reaksiyonların tamamını bir test tüpünde gerçekleştirip süt üreteceğimiz zaman çok yakın. Unutmayın, bu süte benzer bir sıvı değil, bildiğiniz ve alıştığınız inek sütü olacak, hem de inekten 5-6 kat daha az enerji ve su gerektiren bir yöntemle. Şimdilik bu yapay süt doğal sütten oldukça pahalı, ama kısa zamanda ucuzlayacak. İşte esas sorumuz o zaman ortaya çıkacak: Böylesi bir değişime hazır mısınız?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DünyahaliDünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!
NEREDE YAYIMLANDI?
Sürdürülebilir Beslenme, Biyoçeşitlilik Krizi, İklim Akrebi ve daha fazlası
22 Mar 2024

YAZARLAR

Dünyahali
Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!
İLGİLİ OKUMALAR
Bir teknenin motorunu değiştirmek mi daha sürdürülebilir, yoksa denizle kurduğumuz ilişkiyi mi?
17 Eyl 2026







