DÖNERCİ ŞAHİN USTA


Ne istediğini bilenlere özel: Schweppes Tonic Water ile Cafe Platonic
Schweppes Tonic Water ile Cafe Platonic Bugün apéro’nun mutfağında kahve, dostlar ve sohbet üçlüsüne Schweppes Tonic Water da dâhil oluyor ve sevdiklerimizle geçirdiğimiz güzel anlara Cafe Platonic ile yeni bir yorum katıyor. Cafe Platonic…
Daha fazlasını öğren →
Yazı: Ceylin Atay. Fotoğraflar: Kaan Walsh.
İlk kez kim sayesinde ya da ne zaman Dönerci Şahin Usta’yla tanıştığımı hatırlamasam da bu hikâyenin en az 10-12 senesi var diyebilirim. Çocukluğunda şeker ya da çikolatadan çok soğan yemeyi seven biri olarak Dönerci Şahin Usta’yla ilk anım bu şekilde kalmış: “Soğanlı döner”. Restorancılar için çiğ soğan iddialı bir gıdadır, mutfaktaki varlığı bile bazı müşterileri kaçırmak için yeterlidir. Oysa Dönerci Şahin Usta’nın dükkânın önünde saat 11.45’ten sonra başlayan uzun kuyruk bunun aksini iddia eder: “Soğan dönere çok yakışır.”

Soğanlı, sumaklı, pide içinde
Bu dosya için çokça dönerci gezdikten sonra dönerin sadece bir yemek değil, aynı zamanda güçlü bir kültür olduğunu iyice fark ettim. Bu nedenle bazı dönercilerde yediğim döneri beğensem de ilgi ve alakada zayıf kaldıklarından ötürü yediğimden pek bir şey anlamadım. Dönerci Şahin Usta’ya bir pazartesi sabahı uğradım. Dükkânın önü boş, içi kalabalıktı. Dükkân dediğime bakma, muhtemelen 4-5 metrekare bir yerden bahsediyorum, içinde kocaman bir döner parçası ve dört ustasıyla beraber… İçi gülen boncuk gözleriyle Akın Usta bizi karşıladı. Sonra sırasıyla dönerin asıl ustası Ali Usta, hemen sağ kanatta Metin Usta ve sol kanatta Savaş Usta vardı. Bu sıralamayı biliyorum çünkü satış saati başladığında hepsi kendi yerini alır ve bir armoni uyumuyla döner hikâyesi anlatılır.

Saat 10.30 suları, kılıçlar çekildi
apéro için röportaj yapmak istediğimi söylediğimde beni dükkânın hemen iki yan kapısından girilen bir odaya davet ettiler. Orada ikinci kuşak veliahtı Mehmet Rıfat Dinçer vardı. Kapalıçarşı esnafını küçüklüğümden beri bilirim, o yüzden hemen Mehmet Abi’ye geçtik. Sorularımı açtım ve ses kaydı almaya başladım. En merak ettiğim soruyla başlamak zorundayım: “En iyi döner etin neresinden yapılır?” diye hızlıca lafa girdim. “Etin en güzel yeri but ve kuzu boşluğundan yapılır.” diye cevap verdi ve ekledi “Biz bir tarafı kıyma, bir tarafı parça olarak işliyoruz ve döner dışında başka hiçbir şey satmıyoruz.” Çokça teklif gelmiş ancak ne bir franchise vermiş ne bir başka şubeyle genişlemiş. Tek bir yerde var o da Kapalıçarşı.

Açık ayran da geldi, booouuyyrun!
Dönerci Şahin Usta’da mesai sabah 06.00’da başlıyor, akşam 18.00’de son buluyor ve gün içinde sadece tek bir döner takılıyor. Döner, pişmeye başladıktan sonra çok fire veren bir ürün, içindeki kan, yağ ve su bir noktada pişen alanın tabanına akıyor. Dönerci Şahin Usta bu kısmı hiçbir zaman kestiği etle karıştırmıyor. 1969’dan beri hangi tarif uygulanıyorsa bugün de aynısına danışılıyor. Tırnaklı pideleri de aynı şekilde, 1961’de Mehmet Abi’nin babası Şahin Usta bir kebapçıda çalışırken nasıl bir tarif geliştirdiyse hâlâ öyle. Bu da zaman içinde yine “dönerli sandviç” konseptinin icadıyla sonuçlanıyor.

Döner, bir ekip işidir
Şahin Usta’nın sandviç dönerinin içinde sumaklı soğandan ve domatesten başka hiçbir şey yok. İsteyene yanında sadece bir kapta biber turşusu var. Tahmin edileceği üzere ayran kutuda değil açık olarak servis ediliyor. Ayranın tuzu ve yağı öylesine yerinde ki etin ağırlığını ve soğanın asiditesini kırarak midene kolay indirmene yardımcı oluyor. Eğer Dönerci Şahin’e ilk gidişinse hemen müdahale edip dönerin sarılı olduğu kâğıdı sıkıca kapatmanı öneriyorlar. Keza etin içindeki o lezzetli yağ yavaş yavaş parmaklarına oradan da kıyafetlerine doğru bir yolculuğa çıkıyor. Girişte olduğu gibi çıkışta da seni dört kişilik dev kadro güleryüzüyle selamlıyor.

Sona yaklaşırken
Bu da benim yemek sektörüyle ilgili verdiğim kararlardan bir tanesini tekrar tekrar teyit etmeme neden oluyor. Yemeğin içine katılan o “gizli” malzeme sevmekten değil, önce güleryüz ve saygıdan geliyor. Burayı seçtiğim için çok mutlu oluyorum. Böylece bu muhteşem deneyimle ben de dönerin tavşan deliğine girmiş bulunuyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Döner bizim, döner sizin, döner onların, döner hepimizin. Bu ay menüde döner var: döner için yapılan kilometreler, Türk-Alman kültüründeki füzyon dönerciler, 10 metrekarelik dükkânda hayatını koca bir et parçasıyla paylaşanlar ve dahası.
05 Eki 2022

YAZARLAR

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Batı Karadeniz’in iç kesimlerindeki Daday, deniz etkisinin azaldığı, yüksek rakımlı ve ormanlık bir coğrafyada yer alıyor. Ormanlar, meralar, tarım arazileri ve köyler birbiriyle iç içe. Üretim ise iklimin ve mevsimlerin çizdiği sınırlar içinde ilerliyor. İki gün boyunca ziyaret ettiğimiz çiftlikler, bu koşullarla kurulan farklı ilişkileri anlamak için iyi birer durak.

Bir zamanlar İstanbul’un takvimi deniz üzerinden tutulurdu. Palamutun, lüferin ve uskumrunun gelişi mutfakta neyin pişeceği kadar, kayıkların ne zaman suya ineceğini, balıkçı tezgahlarının görünümünü ve şehrin gündelik akışını da belirliyordu. Bazı şeyler hiç değişmiyor. Ekim geldiğinde İstanbul’da gözler hâlâ yeniden denize çevriliyor.

Londra’yı gastronomi üzerinden tanımak için her zaman şehrin en yeni restoranlarının peşine düşmek gerekmiyor. Bazen birkaç sokaklık bir rota, şehrin yemek kültürünün nasıl değiştiğini görmek için yeterli. Borough Market’tan Bermondsey Street’e kadarki bu bölge de bunun iyi örneklerinden biri. Emre Onar, sevdiği duraklar ve kendi deneyimleri üzerinden bu kısa mesafeyi adım adım anlatıyor; kahveyle başlayan rotayı pazar tezgahlarından restoranlara, oradan da Bermondsey Street’in sakinliğine taşıyor.

Urla’da sofraya giden yol, toprağın ve mevsimin sunduklarıyla başlıyor. WMF işbirliğiyle, Şef Dilek Yetkiner eşliğinde lavantalardan Ege otlarına uzanan bir hasadın ardından mutfağa geçtik. Doğada başlayan akşamı, uzun bir yaz akşamına yakışan sofrada, Bi’ Masa Akademi’de pişirdiklerimizle tamamladık.
05 Eki 2026

İki Michelin yıldızlı Villa Aida’nın kurucu şefi Kanji Kobayashi, Vakko L’Atelier’in “Guest Chef Dinner” serisi için İstanbul'daydı. Şef Kobayashi, sohbetimizde İstanbul’da karşılaştığı malzemeleri kendi mutfak diliyle yeniden düşünürken şehrin yemek kültüründe kendisine tanıdık gelen ve ayrışan noktaları anlattı.




