Dört yüz yıl arayla iki kadının hikayesi: Jodi Picoult'dan 'Adını Sen Koy'

Jodi Picoult’nun April Yayınları’ndan çıkan "Adını Sen Koy" romanı, yüzyıllardır değişmeyen "Farklı olanla ne yapıyoruz" sorusunu merkezine koyuyor. Bazısının doğuştan bir hak olarak sahip olduğu masadaki yerini, kadınların dişiyle tırnağıyla kazıyarak elde edememesini aynı soydan iki kadının dört yüz yıl arayla anlatılan hikayelerinde takip ediyoruz.
Dört yüz yıl arayla iki kadının hikayesi: Jodi Picoult'dan 'Adını Sen Koy'

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

“George Floyd cinayetinden sonra tiyatro dünyasında çeşitlilik olmaması gündeme geldi, bunun için masaya bir sandalye daha getirdiler. Bir tanecik sandalye, oysa yapmaları gereken masayı büyütmekti.”

Jodi Picoult’nun April Yayınları’ndan çıkan Adını Sen Koy romanını anlatmaya, hikayeyi iki cümleyle özetleyen bu alıntıyla başlamak istedim. Hikayenin elinin değdiği pek çok konu var fakat asıl mesele, yüzyıllardır değişmeyen; 1500’lü yıllarda da 2000’li yıllarda da tartıştığımız “farklı” olanın toplumdaki yeri. Daha da daraltmak gerekirse, bazısının doğuştan bir hak olarak sahip olduğu masadaki yerini, kadının toplumda dişiyle tırnağıyla kazıyarak hâlâ elde edememesi.

Ne yazık ki mesele sadece masada bir kişilik yer açmak ya da bir kadına, “farklı” olana lütfedip alan tanımaktan ibaret değil. Picoult, okuru dört yüz yıl arayla yaşayan, aynı soydan iki kadının, Melina ve Emilia’nın dünyasına sokarken asıl mücadelenin tanınmak, bilinmek, yalnızca var olma hakkına sahip olabilmek üzerine olduğunu gösteriyor.

Shakespeare ismi geçtiğinde bugünlerde çoğumuzun aklına Hamnet geliyor. Yakın zamanda vizyona giren film uyarlamasıyla pek çok ödül kazanan Maggie O’Farrell’ın Hamnet’i, ışığı Shakespeare’in gölgesindeki karısına, evinin içine tutuyordu. Picoult konuya biraz daha sert bir yerden giriyor. Emilia Bassano üzerinden, Shakespeare’in aslında bir yazar grubuyla çalıştığını ve bu insanların eserlerini satın alıp kendi adıyla yayımladığını iddia ediyor. 

Aslında bu edebiyat dünyasında yeni bir tartışma değil. Yıllardır üzerine yazılan tezler, kitaplar var. Shakespeare’i ne kadar seversek sevelim, dönemin şartlarını, hatta bugünü düşündüğümüzde bile, kadının dehasının geri planda bırakılması, aynı işi yapan bir erkeğin isminin arkasına gizlenmek zorunda kalması hiçbir kadına şaşırtıcı gelmeyecektir. Yine de Picoult’nun asıl meselesi de bu iddiayı kanıtlamak değil, tarihin kimin adını hatırlamayı seçtiğini sorgulatmak.

Kitapta tarihin iki ucundaki iki kadın oyun yazarının, 1500’lerin sonundaki Emilia ile günümüz New York’undaki Melina’nın dertleri, verdikleri mücadeleler, hayatlarına yön veren karakterler ve tavırları, aradan geçen yüzyıllara rağmen neredeyse aynı. Emilia, bir kadın olarak oyun yazmasının imkansız olduğu bir çağda sesini duyurmak için bir erkeğin isminin arkasına saklanıyor. Öyle ki âşık olduğu, oyunlarını sahnede hayranlıkla izleyen erkeğe bile aslında oyunları yazanın kendisi olduğunu söylemekten korkuyor. 

Melina ise modern tiyatro dünyasında hâlâ kendine masada yer bulmaya çalışıyor. Hâlâ ödül alan kadınların oyunları kendine yer bulamazken, kurulan sahnelerde erkek oyuncularla, erkek yazarların yazdığı oyunlar sahneleniyor; bu oyunlar yine erkek eleştirmenler tarafından değerlendiriliyor ve erkeklerin yönettiği medyada yayımlanıyor. İki karakterin hikayesi, “farklı” olanın vitrine yerleştirilip sistemin dışında tutulmasının ne kadar köklü ve tanıdık bir mesele olduğunu açıkça gösteriyor. Pek çoğumuzun kadın olduğu için, bazılarımızın da başka “farklı” yönleriyle oturduğu o küçücük masaya “hoşgörüyle” eklenen tek sandalye, sistemi minimum tavizle sürdürmenin makul bir yolu olarak beliriyor.

Picoult, çeşitli belgelerde ismi geçen, tarihin ilk kadın şairlerinden kabul edilen gerçek bir karakter olan Emilia Bassano’nun hikayesini arşivlerden çıkarıp kurgusunda canlı bir sanatçı olarak anlatıyor. O’Farrell’ın Hamnet’indeki sessiz ve yas tutan kadın figürünün aksine, yaratma tutkusuyla yanıp tutuşan ama dönemin şartları gereği kimliğini feda etmek zorunda kalan bir kadın var. Hikayede pek çok erkek karakter, dönemin sosyal şartlarında “yanlış” ya da “ahlak dışı” kabul edilen pek çok davranışı rahatça sergileyebiliyor. Fakat iki kadın karakter de hakları olanı bile talep etmeye çekiniyor. Bu durum ne yazık ki bize yüzlerce yıldır alışık olduğumuz ama kabullenemediğimiz, iyi ki de kabullenmediğimiz bu çelişkiyi yeniden hatırlatıyor.

Geçen günlerde sosyal medyada da epey konuşulan bir konu vardı. X’te, ünlü bir yönetmenin başarısının arkasında eşinin kendi hayatından vazgeçip onun kariyerini destekleme fedakarlığından minnetle bahsettiği bir video paylaşıldı. Bunun üzerine Aziz Nesin’den Gabriel García Márquez’e kadar pek çok ünlü erkek yazarın arkasında kalan, isimlerini bile bilmediğimiz kadınların hikayeleri yeniden gündeme geldi. 

Tersine pek az rastladığımız bu fedakarlık meselesi, kadın eşi için yaptığında görevini yerine getirmiş sayılırken, erkek için istisnai ve hatta hayranlık uyandıran bir özveri olarak anlatılıyor. Bu yüzden tarih çoğu zaman sahnenin kurulmasını sağlayanları değil, sahnede olanı hatırlıyor.

“En azından artık masada bir yerim var. Tiyatro dünyasında kadın olmanın nasıl olduğunu hiç bilmiyorsun.”

Tarih, kazanan erkeklerin yazdığı bir metin olduğu sürece, Emilia gibi, Melina gibi isimler her yüzyılda “başka bir isimle” var olmaya devam edecek. Picoult’nun romanı, bugün hayranlıkla izlediğimiz büyük eserlerin kaçının sessizliğe gömülen insanlar sayesinde sahneye çıktığını düşünmemizi istiyor. 

Melina ve Emilia’nın hikayeleri birleşince görüyoruz ki aradan geçen dört yüz yıla rağmen hâlâ aynı masanın etrafında o daracık alanı kapmaya çalışıyoruz. Oysa derdimiz o sandalyeye oturmak değil en başından herkesin sığabileceği bir masa kurmak olmalı.

Romanın sonunda, ütopik ama umut verici bir şey oluyor ve Melina’nın yolunu kesen oyun eleştirmeni ona bir şans veriyor. Hatta ondan aldığı ilhamla Melina ve diğer “farklı” olanlar için bir inisiyatif başlatıyor.

"Çok yavaşça Melina’nın eline uzandı. 'Masayı büyüttüm,' dedi sessizce. 'Ama sana ayırdığım sandalye boş kaldı.'"

Melina, değişimin bazen tek bir zihinle başlayabileceğini, ama orada kalmadığı sürece anlam kazandığını düşündü.

Adını Sen Koy, hem tarihî kurgu sevenlerin hem de eşitlik meselesine duyarlı olanların keyifle okuyacağı, okurken yalnız olmadığını hissedeceği bir roman. Kitabı bitirdiğinizde muhtemelen ilk yapacağınız şey, benim gibi şehrinizdeki tiyatro sahnelerinde kadın yazarların oyunlarına bilet aramak olacak. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Şeyma Ye

Editör ve çevirmen. Dublin’de yaşıyor. Kitaplar ve yollar üzerine okumayı ve yazmayı seviyor.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR