Sema Kaygusuz: 'Edebiyat başlı başına hezeyan alanıdır, derdin cisimleşmiş hâlidir'

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Sema Kaygusuz, yaklaşık 10 yıl aradan sonra yayımladığı yeni romanı Saf Canavar ile okuru bugünden çok da uzak olmayan, insanın yalnızca temel hak ve özgürlüklerinin değil, duyumsama ve hayal kurma yetisinin de denetim altına alındığı bir dünyaya götürüyor. Nisan 2026’da Metis Yayınları’ndan çıkan romanın ilk fikri, Kaygusuz’un 2019’da kaleme aldığı kısa bir distopik öyküye dayanıyor; yazar, daha sonra romana dönüşen metin üzerinde altı yıl çalıştığını anlatıyor.
Ancak Kaygusuz, Saf Canavar’ı yalnızca bir distopya olarak tanımlamaktan özellikle kaçınıyor. Çünkü ona göre romanda anlatılan rejim uzak bir geleceğin alegorisi değil, bugün içinde yaşadığımız dünyanın “abartılmış hâli”; hatta kendi sözleriyle “şimdinin kabusu, geleceğin enkazı”. Kemikten yeniden doğan Mira ve Keyvan’ın dünyasından hareketle Sema Kaygusuz’la insan merkezciliği, hafızayı, rüyaları, teknofaşizmi ve edebiyatın bütün bunların karşısında açabileceği özgürlük alanını konuştuk.
Saf Canavar’ın bir distopya olduğunu söyleyebiliriz. Fakat distopyanın tanımını da aşan bir kitap aslında umutlu olması açısından. Siz de bir röportajınızda, esere doğrudan bir tanım getirmek yerine kitaptakilerin aslında alegori değil, “gerçeğin abartılmış hâli” olduğunu söylüyorsunuz. Bugün Saf Canavar hangi gerçeğin abartılmış hâli sizce? Sizi bu kitabı yazmaya iten, Sema Kaygusuz’un gördüğü gerçek nedir?
Distopik roman derken aynı zamanda imtina ediyorum. Spekülatif kurmaca diye yeni bir kuram var edebiyatta. Anlatının tamamen kategorize edilmesi pek roman sanatının alanı değil; edebiyat bütün bunları aşmak, tartışmak ve yıkmak üzere kurulan dilsel bir alandır. Burada benim almış olduğum önlem aslında şu: Alegori dediğimizde gerçeği kendimizden uzaklaştırıyoruz ya da ona fantazma dediğimizde, dil alışkanlıklarımızdan ötürü o gerçekle aramıza sanki çok büyük bir düşsel mesafe varmış gibi yaşıyoruz.
Ama burada yalnızca temel hak ve özgürlüklere değil, insan olma özelliklerine de el koyan bir rejim var. İnsanın bir dil varlığı, düşsel bir varlık olması; sezmesi, ürpermesi, hayret etmesi, hayranlık duyması gibi özellikleri, kendi sinir ağlarının kesintiye uğrayıp yeniden kurulduğu anlar da bu rejimin müdahale alanına giriyor. Ve bu rejim aslında çok uzak bir rejim değil. Şu anda dünyanın her yerinde, Trump dünyasında, göçmen karşıtı bir dünyadan baktığımızda onlar böyle bir vatandaş istiyorlar. Ağızlarından çıkan şeyin yasa olduğu ve yasaya tam itaatin olduğu bir dünya istiyorlar. Buna da tekno-feodaller hizmet ediyor. Dolayısıyla bu bir gelecek tarifi değil, şimdinin kabusu, hatta geleceğin enkazı, bir bakıma bahsettiğim şey.
Distopik metinler sanki bir mühendislik ürünüymüş gibi; analitik bir bilgiyle o dünyayı kuruyor, okuru onun içinden geçiriyor ve dilin ikinci planda kaldığı hissini bırakıyor bende. Eğer zihin/duygu ya da düşünce/duygulanım ikiliği üzerinden bakarsak Saf Canavar'ı herhangi bir ikiliğin uç noktalarına koyamıyorum. Sanki “bir rüya gördüm” diye başlayan masalsı bir anlatı. Mekanı rüya; zamanı distopya gibi. Bilinçdışıyla yazan bir yazarsınız. Distopya yazmak size nasıl imkanlar yarattı ya da bu fikir nasıl ortaya çıktı?
Aslında yalın bir yoldan gittim. Distopik metinlerin çoğunda panoptik bir şey vardır. Dikey dünya ve ona egemen bir kahraman anlatısı; kahraman her şeyi değiştirir, dönüştürür ve bir kurtuluş ümidiyle belirir. Bireylerin psişesi ve şeylerle/dünyayla kurduğu ilişki söylemsel ya da lineer bir anlatısallıkta kalır. Ben her şeyin içkinliğini aradım. Ne yazayım da içkinliğin bulutu her yerimizi sarsın ve hiçbir şey dışsal, dışarıdan anlatılmasın, daha içkin bir yerden anlatalım diye düşündüm.
Tabii orada da Mira yardım etti. Mira neredeyse içkinliğin kanıtı gibi. Aşkın bir devlet anlayışı var. Dikey, başka bir doğa yaratıyor, bir replika, artık doğa bile değil, kendi hükmünde numuneyi ürüne çeviren bir devlet varken yazınsal olarak biz Mira sayesinde doğadan aldığı polenlerle içkinliğe doğru adım atıyoruz. Mira varlığı ile içkinliğin atlasını serdi.
Mira, dişten diriltilmiş; Keyvan ise kaburgadan diriltilmiş bir varlık. Kitabınızda kemiklerden yeniden doğmanın yaşandığı bir rüya zamanındayız. Ve kitabın belli bölümlerinde tarihsel anekdotlara da yer veriyorsunuz. Mesela yüzyıllar önce yaşamış Polonyalı bir piyanistin kafatasını Shakespeare Kraliyet Topluluğu’na bağışlamasını anlatıyorsunuz. Bu hikaye gerçekten çok özel bir yerde duruyor; kemiğiyle yeryüzünde kalmayı hayal etmiş birinden bahsediyoruz. Mira ve Keyvan da aslında böyle bir fikirden mi çıktı? Bilimsel önemi bir tarafa, kemikler kitabın da omurgası. Bunun sebebi nedir? Kemik kadim dünyamızda ve bilgimizde nereye yerleşiyor?
Her şey gitse de kemik kalıyor geriye. Bazen rastlıyorum mesela sosyal medyada, bir kemik bulunuyor ve sonra modelleniyor, insan ayağa kalkıyor ve yürüyor. Kemikten yeniden gelme fikri modern bir fantezi değil, tek tanrılı dinlerin, kıyam, ayağa kalkma, ahirette dirilme, kemiklerin eklenip yapışması gibi anlatıları zaten mitlerimizde var. Bir de insan diriltmeye, insan üretmeye karşı fikirlerimiz de yüz yıldır var. Lenin döneminde İlya İlyanoviç diye bir bilim insanı var ve işçi insan üretmek için Fransız Kongosu’na gidiyor ve bir şempanze spermi ile kadın rahmindeki yumurtayı döllemeye, insan yaratmaya çalışıyor. Çin’de denemeleri var. Amerika’da bir üniversitede var, 1950’lerde kapatıyorlar. Zaten öjeni hareketi, bedene yapılan müdahale, bunun gibi şeylerin hepsi yüzyıllık bir fantezi, insan bunun peşinden gidiyor ve bir yerlerde de organ nakli yapılmasın, direkt organ yerleştirelim diye şu an organ üretiyor mesela Çin. Çok yakın bir zamanda insan üretilecek zaten, yeter ki etik tartışmalar bir açıklamasını bulsun, köklensin.
Kemik meselesine gelince, kemik yeryüzünde kalabilen tek kalıntı. Hele ki diş, diş kemikten de kuvvetli. Dental antropoloji diye bir alan var, bir dişi bulduklarında yaşam süresi içinde birey ne zaman travma yaşadı, aç kaldı, uykusuz kaldı, bunları anlayabiliyorlar. Yazılı bir metin gibi. Kemiğe göre çok daha da sağlam olduğu için ve mineralleri, yapısı da tamamen farklı, kemikler gibi değil. Kemik kaybolabiliyor, mesela bir parçası kalabiliyor ama diş bütünüyle kalıyor. Öyle ki işte Mira’nın bu yüzden hafızaya bile ihtiyacı yok, ondaki hafızanın kapsamı duyumsamanın kendisi. Dolayısıyla Mira geçmişi çağıran biri değil, şu anın, şimdiyle geçmişin bir küre olduğu, lineer zamanın dışına sıçrayıp zamanı bir küre gibi yaşatan bir varlık aslında.
Bir yerde anlatıcı Keyvan için şöyle diyor: “Onlar bizim gibi değil. Kemikten geldikleri için sözcüklerin değerini iyi biliyorlar.” Saf Canavar’da kemikler ve sözcükler arasında nasıl bir ilişki var? Sözcükler yalnızca hikayeyi anlatan araçlar değil, metnin ritmini ve dünyasını da kuruyor. Mira’nın dünyayla kurduğu ilişki de sanki kelimeler üzerinden gelişiyor. Bu bağlantısallık sizin yazma biçiminizi nasıl belirledi?
Nasıl sinestezi diye bir şey varsa, insanın kelimelerle olan ilişkisine de bağlantısallıktan bakabiliriz. Atomculuktan çıkıp her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu düşünürsek, kelimeler bu bağlantısallığın öbeğidir. Her bir kelime bir tarihi, coğrafyayı, kokuyu içeriyor. “Kemik” dediğimizde de kemiğin tarihini, içeriğini, sosyokültürel bağlarını içeriyor aslında. Kemiği bu bağlamından ayıklamaya çalıştığımızda atomsal davranmış oluruz. Ama bağlamsal düşündüğümüzde o aslında bir yaşamın ucu, yaşamın yeniden peydah olduğu bir uç. Özellikle “kök” demek istemiyorum çünkü Mira kök aramıyor; hiçbir özcü yaklaşım yok. Oradan oraya dolaşarak, bir kayayı tanıyarak diğer kayayla ilişkilenmesi, diğer kayayla arasındaki farktan onu tanıması; bunların hepsi bağlantısal.

Sinir bilim epey üzerine okudum. Az önce bahsettiğin ikiliği aşmak için de ruhumuza, kılcal damarlarımıza işlemiş olan şu ayrımları düşündüm: Ruhu bedenden ayırmak, bedenle kalbi ayırmak, insanla ormanı ayırmak… Türcülüğün ve cinsiyetçiliğin neredeyse köken ideolojisi hâline gelmiş bir düşünce rejimi bu. Bu düşünce rejiminden çıkmanın bir yolu da duyumsallığı ve bağlantısallığı bir zihin olarak merkeze koymaktı. Ben de oradan yola çıktım. Merkezde bağlantısallık durursa, ben de o bağlantısallığa göre yazarım. Dolayısıyla yazıdaki döngüsellik; aynı hikayeye tekrar gelip uğramak, araya bir mitsel hikaye ya da enformatif bir bilgi girmesi ama bu bilginin bütüne çalışması benim için önemliydi.
Saf Canavar’da insan merkezci düşünceye güçlü bir itiraz var. Aydınlanma, ilerleme fikri ve insanın kendisini dünyanın merkezine yerleştirmesi arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?
İnsan merkezciliğin kökeni de aydınlanma, o yüzden aydınlanma ile bir derdim hep oldu. İnsanın her şeyi kendisiyle tarif etmesi, her yerde kendi özünün olduğunu düşünmesi bir meseledir. Oysa insan sadece bir parça; değerli, önemli bir parça ama bir parça, bir unsur. Unsur olmaya tahammül edemeyen bu kibir bütün mitlere baktığımızda yok mu? Ya Gılgameş’le ölümsüz olmak istiyor ya da kıyamette ancak her şey ölürse ben de ölürüm diyor. Her şeyi kendiyle tarif eden medeniyet anlayışıyla benim sorunum var. Aydınlanma da bunun başlangıç noktası gibi geliyor bana.
Biz Batı mitine çok aitiz. Elon Musk, çağdaş bir Japon sanatçının yaptığı uber modern Nuh’un Gemisi eserini paylaştı, çünkü kendisini Nuh ile özdeşleştiriyor. Bu yüzden mitleri ve masalları hafife almayalım. Kimileri miti eski ve tamamlanmış bir anlatı sanıyor. Halbuki şunu unutuyorlar: Mit burada, şu anda, kendini gerçekleştirmeye devam ediyor. Giydiğimiz Nike ayakkabı, Peugeot araba, insanların aldığı kripto paralar; hepsinin ismi bir tanrıdan, antik dünyadan geliyor. Mit şu an burada canlı, esin aldığımız bir şey. Zaten kadim bu demek; eski demek değil, ezeli ve şu anda burada mevcut olan demek.
Bir röportajınızda “Rüyalar kurtarıcıdır” diyorsunuz. Bunu, rüyaların taklit edilemeyeceğini; yapay zeka gibi araçlarla çoğaltılamayacağını ve ele geçirilemez tek yer olduğunu düşündüğünüz için mi söylediniz?
Evet, tam olarak böyle; bilinçdışının bize, nörolojinin de sinir bilimin de tastiklediği gibi büyük bir armağanı. Onunla dürüst bir ilişki kurarsak -çünkü rüya dürüstlük isteyen bir yerdir- kendimize de dürüstleşiriz . Yani rüyaya gelecek atamazsak, işaretler ağı olarak bakmazsak şimdiki bilinçdışımızın bizimle söyleştiği, “Bir ben vardır benden içeri” diyen Yunus’tan doğru bakarsak, evet bir dil var orada ve o dil bağlantısal bir dil. Dünyadan azade bir dil orası. İnsanın şiir kapasitesi, benliğindeki en derin katmandır. Şair derken şiir yazan insan demek istemiyorum, mevcudiyetimizi belirleyen birer dil varlığı olarak diyorum. Sadece kronolojik düşünmeyen, dili yalnızca iletişim aracı olarak görmeyen, kendi öz dilimizde de benliğin dilinde de yaratıcı varlıklar olduğumuzun aşikar olduğunu söylemeye çalışıyorum. Nihayetinde rüya gören bir varlık… İnsanın rüya gören tek canlı olduğunu iddia etmiyorum elbette. Belki ağaçlar da rüya görüyordur, kendi dillerince. Görüyoruz, kedileri, uykusunda koşturan köpekleri, ama biz rüyamızı dile vurabiliyoruz. Büyük olasılıkla eksik anlatıyoruz. Tercüme ediyoruz. Tercüme ederken rüyadan kayıp veriyoruz. Kayıp verdiğimiz dildeki potansiyel çok güçlü bir potansiyel değil mi!
Saf Canavar aynı zamanda bir hafıza kitabı. Mira bir katliamın anısını taşıyor ama bu geçmiş onu sabit bir kimliğe hapsetmiyor; dişten canavara, canavardan leopara dönüşebiliyor. Mira’nın bu akışkanlığı üzerinden hafıza ve hatırlama hakkında ne söylüyorsunuz?
Son zamanlarda akademi hafıza çalışmalarını çok yaptı ve çok okudum hafıza üstüne. Etnik hafıza, dilin hafızası, yok edilen dillerin hafızası vs. Şöyle bir tehlike gördüm, hafızayı bir kapsül olarak alırsak eğer bu tanımlı hafızayı bir kök, bir bütünlüklü hikaye, sınırları belli bir kapsülün içine koymuş oluyoruz; halkları, doğayı, dilleri ve her şeyi bir şeyin içine koyup sabitlemiş oluyoruz. Ama şunu unutmayalım, varlık akışkandır. Mira’nın bu gelişinde evet onun bir katliam anısı var ama bu anıyla şu anda ne yapıyor? Bu anıyla düzen dışı bir dil kuruyor. Dünyanın dışında var olan, dünyanın içinde bir varlık olarak koyuyor. Kendini bir leoparla değiştirebiliyor. Mesela kimi okurlar Mira’nın ölmesine içerlemiş, insan merkezci bir bakışın küçük yası yani bu. Ama yaşayan bir leopar, yuvada kalan bir hayvan var. Mira’nın hafızası kapsülleştirilmiş bir hafıza değil. Şu anda burada olan bir küre, zamanla kurduğu ilişki neyse hafıza ile kurduğu ilişki de öyle. Hafıza bugün, şu an kuruluyor, geçmişten kurulan bir şey değil, o dili kendine göre evirdikçe, dili devşirdikçe şekilleniyor. Dolayısıyla hafıza da, tıpkı rüya gibi, güdülenebilir bir şey değil.
O tarihin dışında düşünüyor, ad verilmesi, tanımlanması, işaretlenmesiyle ilgili, üstelik bunu zihinsel bir pratikle yapmıyor. Varoluşsal bir felsefi tutum içerisinde yapıyor. Yani ideolojik ya da politik bir yönsemesi yok onun. Kitabın kendisi politik, Mira değil.
Son olarak, edebiyat bugün bir yaraya derman olabilir mi? Yazılarınız yalnızca travmayı görünür kılmıyor; aynı zamanda onun içinde bir iyileşme ihtimalini de arıyor. Sizce edebiyat gerçekten bir şifa alanı açabilir mi? Mira’nın sürekli değişebilir olması zaten bir umut alanı yaratabilir mi?
Edebiyat adına, bu kadar kurumsallaşmış, bu kadar güçlü bir literatür adına konuşmak çok zor. Ama ben okuduğum metinler sayesinde güne uyanma gücü bulabiliyorum. Yazabilme kuvvetini harmanlayabiliyorum. Edebiyat bireylerin dünyasında yansımalar yaratır; sonra o bilinç kuşaklar boyu aktarılır; o yüzden hepimizde bir Yunus vardır. Âşık Veysel akar bizde, o yüzden bunun çok bireysel ve öznel alanlar olduğunu düşünüyorum. Elbette öznelliğin kolektifi dönüştürdüğüne inanarak.
Kitlesel, hep bir ağızdan söylenen, kitleleri dönüştüren bir yerden değil de bizim zihin dünyalarımıza nakşeden bir etki olarak görüyorum edebiyatı. "Oblomovizm" diyoruz; bir roman kahramanı insanı yıkan atalete ad veriyor yani varlığıyla. Dr. Frankenstein’ın yarattığı canavar da öyle, “Bir melektim ben, senin yüzünden canavar oldum” diyor, onun sızısı da şu anda mevcut. Edebiyat bize böyle düşsel bir ısı verir; kıymetini bilirsek. Onun yüklediği tereddütleri, kaygıları kabul edersek ve yazıdan kaçmazsak, edebiyat dönüştürür. Çünkü edebiyat başlı başına hezeyan alanıdır, derdin cisimleşmiş hâlidir. Uyutmaz, peygamber dili kullanmaz, tanrı dili konuşur, hep bir dünya hayal eder, bunu hezeyandan, yıkımdan doğru yapar ve çağırdığı bütün varlıklar, kurgusal varlıkların hepsi burada, nefesi ılık ılık yüzümüze vuran varlıklardır. Tadını çıkartırsak eğer, sayesinde öznel alanımızı tekrar tekrar inşa edebileceğimiz şifalandırıcı bir gücü de vardır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Nis Tuğba Çelik
2015 senesinde Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. 2012-2015 seneleri arasında Studio Oyuncuları Tiyatrosu’nda performatif oyunculuk, sahneleme ve sanat tarihi eğitimi aldı. 2016 senesinde Attis Tiyatrosu’nda Theodoros Terzopoulos yürütücülüğünde oyunculuk eğitimi aldı. Bağımsız filmlerde oyunculuk yaptı. Karanlıkta Kanto, Everest Yayınları’ndan 2023 senesinde çıkan ilk öykü kitabı.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.




