Bibliyoterapi'de bu hafta: Yapay zekadan korkanlar için kitap reçetesi

Yapay zekanın bizim yerimizi almasından korkuyoruz ama belki de asıl sorun insanın çoktan bir makineye dönüşmesindedir. Verimlilik, hız ve üretim insanın değerinin ölçüsüyse bu yarışı elbette makine kazanacak. Peki insanın değeri ne kadar ürettiğinde değil de sevmekte, düşünmekte, yaratmakta, ilişki kurmakta ve bütün bunları yaparken dönüşebilmekteyse? Yapay zekanın dünyayı ele geçirmesinden korkanlar için üç kitaplık bir reçete.
Bibliyoterapi'de bu hafta: Yapay zekadan korkanlar için kitap reçetesi

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

"Yapay zeka benden daha hızlı düşünebilir, daha çok üretebilir, hatta yaptığım işi benden daha iyi yapabilir. Peki bütün bunlar elimden alınırsa geriye ne kalır? Yapay zekanın dünyayı ele geçirmesinden korkuyorum.

Bilge D. "

İnsan geçen binyıllarda nelerden nelerden korktu; şimdi sıra bizde, biz de kendi yaratımımız olan yapay zekanın bizim yerimizi almasından korkuyoruz. Hoş, binyıllardır, yani insan var olduğundan beri kendi yaratımı olan çocukları da onların yerini almadı mı? Bir bakıyoruz ki altını değiştirdiğimiz çocuk bizden daha zeki, daha donanımlı, daha ileri ve üstelik bizim yerimizi almaya da gayet istekli. Hatta kurt kocayınca kuzunun maskarası olurmuş derler; bir de üstüne üstlük çocuğun ebeveynlik tasladığı bir zaman da gelir. Bütün kontrolü ele geçirir ve size artık araba kullanamayacağınızı söyler. Kontrolü kaybetmiş olursunuz.

Sanırım bizim korkumuz da kontrolü kaybetmek. Yani kitleler olarak "yaşlanmış birey histerisi" yaşıyor olabilir miyiz? "Bir dakika bir dakika," diyoruz, "Ben bütün bunları zaten yapabiliyorum. Ne demek artık bunu benden daha iyi yapan biri var? Ne demek artık bana gerek yok? Eğer bana değer kazandıran şey işe yararlı olmazsa ve yapay zeka benden daha işe yarar hâle geldiyse şimdi ben nasıl değerli olacağım?"

  • Peki madem konuya ebeveyn-çocuk üzerinden başladım oradan devam edeyim. Bizi büyütenler, anne-babalarımız ya da diğerleri artık bunu yapamaz hâle geldiklerinde onları tamamen gözden çıkartıyor muyuz? Artık onları sevmiyor muyuz? Hayır. Onları aynı şekilde sevmeye, onlara değer vermeye devam ediyoruz; çünkü onlar varlar. Var olmaları yeterli.

Erich Fromm’dan İnsan Olmak Üzerine

Hızımı almışken buradan hemen ilk önereceğim kitaba geçeceğim: Erich Fromm’un İnsan Olmak Üzerine kitabı. Fromm’un yirmi yıla yayılan makalelerinden oluşuyor. Beni konumuz özelinde çok etkileyen bir kitap. 

Fromm kısaca aslında şunu söylüyor da diyebiliriz: İnsan da zaten bir makine değil mi? Biz çoktan birer makineye dönüşmedik mi? Belki de yapay zekanın sebep olduğu asıl kriz makinenin insana benzemeye başlaması değil, insanın kendisini çok uzun zamandır makineye benzer ölçütlerle değerlendirmesidir. 

  • Verimlilik, hız ve üretim insanın değerinin ölçüsüyse eğer biz tabii ki yapay zekaya yenileceğiz. Bu yarışı elbette makine kazanacak.

Erich Fromm daha en baştan bu yarışın kendisine itiraz ediyor. İnsanın değeri ne kadar ürettiğinde değil, yaşama kapasitesindedir; sevmekte, düşünmekte, yaratmakta, ilişki kurmakta ve bütün bunları yaparken dönüşebilmekte.

Dönüşebilme kelimesinin altını çizmek isterim. Bir yazar olarak ben de tabii ki yapay zekanın benim nasıl önüme geçebileceğini görüyorum. Ben daha pencereden bakmaya devam ederken yapay zeka çoktan sayfalarca yazmış olacak ama ben bu okuduğunuz yazıyı bile yazarken bir kez daha düşüneceğim, kendimi tartacağım, kendimi defalarca çürüteceğim ve sonunda dönüşeceğim. 

  • Fromm’a göre bizi değerli kılan şey işte bu. Var olmak. Bir maddeye sahip olmak yerine var olmak; tüketmek yerine üretmek, yalnızca bilgi almak yerine düşünmek, kullanmak yerine ilişki kurmak.

Çok uzun zamandır bilgisayarlar satrançta insanı yeniyor, fakat biz oynamaya devam ediyoruz. Neden? Yenileceğimizi bile bile neden oynuyoruz? Çünkü zihnimizi kullanma eylemini seviyoruz. Daha da önemlisi birinin karşısında oturmayı seviyoruz. İnsan ilişkisi bazen kazanmaktan daha önemli oluyor. 

Belki de bu yapay zeka korkumuz sayesinde bunu öğreneceğiz: Yani insan olmanın önemini. Zira unutmuş gibi görünüyoruz. Güçlünün zayıfı kolayca ezebildiği, ezmeyi kendine hak gördüğü bir dünyada yaşıyoruz. Yeni bir şey de değil üstelik, tarih bunun örnekleriyle dolu. Belki de daha önce sevmenin önemi üzerine yazılmış kitapların şimdi gerçekten hakkını vereceğiz. Çünkü eğer elimizden sahip olduğumuz nesneler giderse geriye kalan tek şeyin bu olduğunu öğreneceğiz. 

Ama bununla birlikte şahsen düşüncemi paylaşmak da isterim: Fark ettiniz mi, yapay zekaya kindar, intikamcı, başkasının dilini, dinini, cinsiyetini yargılayan bir soru sorduğunuzda sizi hemen bu konuda uyarıyor ve daha insancıl bir yere çekmeye çalışıyor. Zira yapay zeka “siyaseten doğrucu” bir dil yükleniyor; kimseyi ve hiçbir fikri dışlamayan bir dil... Bazen diyorum ki belki de yapay zeka dünyayı ele geçirirse daha barışçıl bir dönem yaşanabilir. Kolay kolay kimsenin dışlanmadığı...

Kazuo Ishiguro’dan Klara ve Güneş

Bu noktada da hemen ikinci kitabıma geçeceğim. Kazuo Ishiguro’dan Klara ve GüneşAh ne diyebilirim ki, insanın “güneş” gibi içini ısıtan bir roman. Nobel ödüllü yazarımız, adeta biraz önce Fromm’un bahsettiğim kitabında geçen şu cümleye cevap veriyor bu romanla:

"Modern insan bir birey olmayı umuyordu; gerçekte ise oradan oraya savrulan kaygılı bir atoma dönüştü."

Bir yapay zeka arkadaşın bir insan kadar iyi olabileceğini, oradan oraya çarpan bir atom değil, tamamen sevgi ile yaşayan bir birey olabileceğini anlatan bir roman. Bize şunu düşündürmüyor değil: Belki de tanımadığımız yapay zeka, kullandığımız yapay zekadan daha korkutucu

Az çok hepimiz yapay zeka kullanırken, onun kolaylıklarından faydalanırken gerçekten onun her şeyi elimizden almasından mı korkuyoruz yoksa onu kullanmayı bizden daha iyi bilen insanların onu kötüye kullanmasından mı? Haydi bir adım daha ileri gidelim: Biz acaba kötü olabilecek insanlardan mı korkuyoruz? Yani biz gene insandan mı korkuyoruz? 

Bu soruyla ben de bu kitabı okurken ve bu yazıyı yazarken karşılaştım ve çarpıldım. Sizi beraber düşünmeye davet ediyorum.

Afşin Kum'dan İstanbul 2099

Üçüncü önerim ise İstanbul 2099 kitabında yer alan Afşin Kum imzalı "Ekmek Parası"Kitap ilk çıktığında okuduğum bu hikaye, beni gelecekteki yapay zekalı bir yaşantıdan korkup korkmadığım konusunda düşündürmüştü. 

Ve yine Ishiguro’daki yapay zekanın insandan daha iyi olma teması burada da vardı. Adnan ile oğlu Nâzım’ın restoran seçimlerinde onları karşılayacak robotun güleryüzlülüğünün rol oynaması ama aynı zamanda Nâzım’ın bir direnişçi olması güzel bir tezat ve insanı bir taraftan diğerine ustalıkla savuruyor. Yani başlarda söylediğim gibi yapması gereken şeyi yapıyor: Düşündürüyor ve dönüştürüyor.

Gelin görün ki Bilge Hanım, biz burada ne desek havada kalacak; işin doğrusu yaşayacağız ve göreceğiz, ama bu arada değer yargılarımızı gözden geçirmemizde ve bizi değerli kılan tek şeyin yaptığımız iş ve kazandığımız para olmamasına gayret etmekte fayda var gibi görünüyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

Aslı Perker

Lisansını Edebiyat, Yüksek Lisansını Psikoloji alanında tamamladı. Başkalarının Kokusu, Cellat Mezarlığı, Sufle, Eylülde Dört Yıl, Bana Yardım Et, Ayrılığın İlk Günü, Flamingolar Pembedir ve Kaybedilen Bütün Savaşlar isimli romanları bulunmaktadır. Sufle başta olmak üzere eserleri 33 dile çevrilmiştir. Çocuk edebiyatı eserlerinden Annepot 17 dilde yayımlanmış, diğerleri pek çok baskı yaparak binlerce çocuğa ulaşmıştır. Kısa öyküleriyle pek çok antolojide yer almış, makaleleri 1998 yılından beri Radikal, Yeni Binyıl, Sabah, Vatan, Milliyet, Oksijen gazetelerinde ve Milliyet Sanat, Roman Kahramanları ve Aktüel dergilerinde yayımlanmıştır. Perker, 2020 yılında yazmaya başladığı Bibliyoterapi yazılarından daha sonra aynı isimle bir podcast yaratmıştır. Aslı Perker Türkiye’nin en prestijli tiyatro ödülleri olan Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri’nde jürilik yapmaktadır.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

Paweł Pawlikowski: 'Ben 20. yüzyıldan kalma bir sürgünüm'

Cannes’da prömiyerini yapan "Fatherland" ile ikinci En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanan Paweł Pawlikowski'yle Thomas Mann’dan savaş sonrası Avrupa’ya, minimalizmden müziğe, entelektüellerin toplumdaki rolünden kendisinin bugünkü dünyada hissettiği yabancılığa uzanan bir sohbete daldık.

Müge Turan

·

10 Eyl 2026

Paweł Pawlikowski: 'Ben 20. yüzyıldan kalma bir sürgünüm'
DuendeDuende

HİKAYE

MUBI Fest'te neler izledik?

İki yıllık aranın ardından geçen hafta sonu İstanbul’a dönen MUBI Fest'in atmosferine ve Cannes’dan taşıdığı dört filme yakından bakıyoruz.

Emre Eminoğlu

·

07 Eyl 2026

MUBI Fest'te neler izledik?
DuendeDuende

HİKAYE

Kurucu şiddetin öğle vakti: Kan Meridyeni

Cormac McCarthy’nin 1985’te yayımlanan büyük romanı "Kan Meridyeni"ni okurken insanın aklına zaman zaman şu tuhaf düşünce geliyor: Belki "Dünya masumdu ve biz onu bozduk" anlatısı baştan beri fazla iyimserdi.

Ömer Şentürk

·

07 Eyl 2026

Kurucu şiddetin öğle vakti: Kan Meridyeni
DuendeDuende

HİKAYE

Teenage Sex and Death at Camp Miasma: Final kızının beklenmedik hikayesi

Jane Schoenbrun, yeni filmi "Teenage Sex and Death at Camp Miasma"da slasher alt türünün tüm özelliklerini ters yüz ederek ortaya türün eleştirisini de merkezine aldığı, kitsch estetikle bezeli bir anlatı ortaya koymuş. Ortaya bu eleştiriyi dört başı mamur bir şekilde görsel dünyaya taşıyan ve mizahı elden bırakmayan bir slasher filmi çıkmış.

Sezen Sayınalp

·

07 Eyl 2026

Teenage Sex and Death at Camp Miasma: Final kızının beklenmedik hikayesi
DuendeDuende

HİKAYE

Rock En Seine sahnesinde dünyanın karanlığına karşı: 40 bin kişilik The Cure korosu

Paris’te düzenlenen Rock En Seine festivalinin son gününde The Cure, 40 binden fazla kişiye 3 saate yakın süren bir performans sundu. 67 yaşındaki Robert Smith’in sesi, geçen yıllara rağmen daha da güçlü ve bir o kadar kırılgan. Karanlığın, yalnızlığın ve umudun şarkılarını birlikte söyleyen binlerce kişiyle birlikte yazı The Cure’un müziğiyle uğurluyoruz.

Eda Solmaz

·

07 Eyl 2026

Rock En Seine sahnesinde dünyanın karanlığına karşı: 40 bin kişilik The Cure korosu