Dr. Gülcan Özer: İlişki birlikte yürümek değil, birlikte tökezlemektir

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Yazı: Ebru Değirmenci Dedeoğlu
İlişkiler, çift olma hâli, öğrenilmiş çaresizlikler, konuşulmamış kırgınlıklar ve kör noktalar söz konusu olduğunda akla gelen ilk isimlerden biri, Türkiye'nin önde gelen psikiyatrlarından Dr. Gülcan Özer'in gazeteci-yazar Yenal Bilgici'nin sorularına verdiği yanıtlardan oluşan Bu İlişkiyi Konuşmalıyız, Kronik Kitap’tan çıktı.
Dünyaya gözümüzü açtığımızda ilk gördüğümüz ilişki örneği ailemizden flörte, partnerimizi ararken düştüğümüz tuzaklardan yolların neden ayrıldığına, aşkın midemizde kelebekler uçurtan hâlinden vefasızlığına, kayınvalide-erkek çocuk-gelin sarmalından hiç konuşulmayan cinsellik bahsine kadar, ilişkiler söz konusu olduğunda bu kitapta her okur kendinden bir kesit bulabiliyor. Editörlüğünü gazeteci ve yazar Yenal Bilgici’nin yaptığı kitap, ilişkilerimizin haritasını çıkarırken yalnızca neyin yanlış gittiğini değil, neyin mümkün olduğunu da gösteriyor. Özer’in şu cümlesi ise kitabın merkezinde yer alıyor:
“Ruhsal ihtiyacını sen önce kendi kaynaklarınla karşılamakla mükellefsin. Senin dolduramadığın yeri dünya dolduramıyor.”
Dr. Gülcan Özer, yalnızca bilgi sunmuyor; çözüm sunuyor, gerçekle yüzleşmeye çağırıyor. Onu izleyen, duyan, okuyan herkesin yüreğine dokunuyor. Açmazlara çare buluyor. "Sırrı ne?" diye düşündüğümde, aklıma hep aynı kelimeler geliyor: Hakikat, deneyim, gerçek samimiyet. Gerçekleri doğrudan, analitik bir dille söylüyor. Strateji değil, iyilik ve hoşgörü esas. Lafı dolandırmadan, açık ve doğrudan konuşuyor; nezaketini hiç kaybetmeden. Kimseye torpil yapmıyor. Herkese eşit mesafede. Yatay dayanışmayı savunuyor. Karşılıklı güvene inanıyor. Ama’ları sevmiyor. Çünkü ama ile başlayan cümlelerin sonunu tahmin ediyor. Cinsiyet ayrımı yapmadan, hak ve adalet odağında çözüm arıyor. Farkı da tam burada başlıyor. İhtiyacı olan kadınlara ulaşıyor, ekibiyle birlikte karşılıksız destek sunuyor.
Bu İlişkiyi Konuşmalıyız, yalnızca romantik ilişkiler değil; arkadaşlık, iş ilişkileri ve aile bağlarını da anlatan bir kitap. Kitaptaki şu ifade ise ilişkilerde zamanla yaşanan değişimlerin etkisini net bir biçimde ortaya koyuyor:
“Aşk sevgiliye, hayata, her şeye bir büyüteçle bakmaktır. Ama o büyütecin camı normale dönmeye başladığında, yani ilişki kendi olağan hâline geçtiğinde irtifa kaybı yaşanır.”
Ghosting, gaslighting, love bombing gibi çağın ilişki problemleri de kitapta adı konularak ele alınıyor. Bu kavramların çoğu zaman “anlamlandırılamayan duygular” üzerinden ilerlediğini belirten Özer, bu tanımların Z kuşağı için yol gösterici olabileceğini düşünüyor. Nitekim Z kuşağına özel bir güveni ve sevgisi de var. Bu genç kuşağın boşanmayı zorlaştırmadan yaşayabileceğine, kendi evlilik ve ayrılık kültürünü kurabileceğine inanıyor. “Bu nesil boşanmayı öğrenmek zorunda, çünkü ileride çok daha sık boşanacaklar” diyor. Ama bunun için önce sağlıklı bir evlilik kültürünün inşa edilmesi gerektiğini vurguluyor.
- Özer’in anlatımı, her yaştan okurun kendi ilişki hikayesine ayna tutmasını sağlıyor. Kitap, yalnızca bireysel hikayeleri değil, toplumsal dönüşümü de ilişkilere yansımalarıyla birlikte ele alıyor. Çünkü dediği gibi, "Hayat aşkı her zaman yener.”
Bu İlişkiyi Konuşmalıyız'da dikkat çeken kavramlardan biri de “samimiyetli mesafe.” Özer’e göre bir ilişkide çok yakın olmak kadar, çok uzak olmak da boğucu. “En sevdiğimiz insana en hoyrat davrandığımız yer, mesafenin kaybolduğu yerdir” derken, ilişkiyi ayakta tutan şeyin flörtü sürdürebilmek, nezaketi gündelik pratik hâline getirebilmek olduğunu hatırlatıyor. “Flört etmek, ilişkinin oksijenidir,” diyor. “Evli kaldıkça değil, flört etmeye devam ettikçe ilişki yaşar.”
Kitapta ayrıca kişilik yapılarına göre ilişki örüntüleri de tartışılıyor. Narsist yapılar, onaylanma ihtiyacıyla hareket ederken, mükemmeliyetçi kişilikler hata toleransı gösteremiyor. Bu kombinasyonlar, ilişkileri başlatan ama sürdüremeyen tuzaklara dönüşüyor. “Aşk, insanın yalnızlığına protestodur” diyor Özer. Ancak bu protesto sonsuz değil, ya evrilir ya da biter.
Sadakat ise nostaljik değil; dinamik bir sorumluluk biçimi olarak tanımlanıyor. “Sadakat bir ilişkinin bedelidir ve testidir” diyen Özer, bu kavramı nostaljik bağlılık yerine güncel bir etik mesele olarak ele alıyor. Yenal Bilgici’nin yönelttiği “Bu insana neden âşık oldunuz?” sorusuna verdiği yanıt, kitabın merkezine yerleşiyor: “Olmasaydım değil; neyine âşık oldun? Bildiklerin, hatırladıkların ne?” Bu yalnızca romantik seçimi değil, geçmişten gelen izleri ve arzuları da sorgulatan bir cümle.
Milyonların izlediği TEDx İstanbul konuşması “Evliliğin Yedi Büyük Günahı”nda da dile getirdiği gibi, ilişki bir akış hâli. Orada kalmak değil, birlikte kalabilmek değerli. Ve hâlâ kulağımda yankılanan bir cümlesindeki gibi: “İlişki dediğin, iki kişinin birlikte yürümesi değil, birlikte tökezlemeyi öğrenmesi.”
Bu İlişkiyi Konuşmalıyız; “Her ilişkinin bir ömrü vardır” diyebilen, boşanılacaksa helalleşerek ayrılmayı bilen, yaşadıklarından öğrenen, flörtün önemini unutmayan, kendiyle tanışık, her rüzgarda savrulmayan kişilerden olabilme umuduyla yazılmış bir rehber; yalnızca neyin yanlış gittiğini değil, nasıl daha sahici, daha duyarlı ve daha dayanıklı ilişkiler kurulabileceğini anlatan bir kitap. Gülcan Özer’in kendisi gibi: Dürüst, etkili ve iyileştirici.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ölüm’ün hikayesi, İzmir’den The Strokes’un ön grubu olarak çıktıkları Red Rocks sahnesine uzanıyor. Türkçe sözlü saykodelik rock grubu Ölüm’ün arkasındaki isim olan Aykut Özen; Los Angeles’taki hayatını, 70’lerin parlatılmamış çiğ ruhunu ve ABD müzik sahnesinde ses getiren kırılma anlarını anlatıyor.

İlki 2018’de düzenlenen Bergama Tiyatro Festivali bu sene 7-8-9 Ağustos’ta yapılacak. Peki kendi kaderine terk edilmiş bir Ege kasabası nasıl tiyatroya, kolektif emeğe, yeni ihtimallere ve yerelden yükselen umudun ta kendisine dönüştü?

"İşe Yarar Bir Hayalet", daha ilk dakikalarında bütün derdini anlatıyor. Bir sanat merkezinde, Tayland toplumunun kolektif belleğini temsil eden bir rölyefin yapımını izliyoruz. Keşiş, asker, işçi, köylü, öğrenci, atlet, çocuk, keçi... Bir toplumun hafızasını oluşturan figürler tek bir yüzeyde buluşuyor. "İşe Yarar Bir Hayalet"te kabul görmenin ölçüsü kim olduğunuz değil, kimin işine yaradığınız. Filmin adındaki ironi de tam burada yatıyor.

Spider-Man’in radyoaktif örümcek ısırığından gizli kimliğine, kayıplarından kendini kabullenme mücadelesine uzanan hikayesi, farklı hisseden herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği bir büyüme anlatısı aynı zamanda. "Brand New Day" ise Peter Parker’ın yetişkinlikte de değişmeye, bedel ödemeye ve şu soruyla yüzleşmeye devam ettiğini gösteriyor: İnsanlar gerçek benliğiyle tanışsalar onu yine de severler miydi?

'Çizgili Pijamalı Çocuk'un yazarı John Boyne, dört kitaplık "Elementler" serisinde insan ruhunun karanlık ve fırtınalı topografyasını çıkarıyor. Boyne, her biri bir solukta okunabilecek serisinde, dijital çağın üzerimize yağdırdığı sosyal virüslerin cirit attığı ortamda travmalara ve insanlığın kurtuluş reçetelerine değiniyor. Her romanda "suç"u farklı bir yönüyle ele alıyor, birbiriyle iç içe geçmiş metinleri birbirinden özgür kılarken bir yandan da her birini ötekine sımsıkı bağlıyor.



